Spoiler içeriyor
Jack London’ın Martin Eden romanı, bireyin içsel devrimini, sınıf atlamanın hayalini ve varoluşun hayal kırıklığını anlatırken; gerçekliğin dişlileri arasında un ufak olan bir adamın romanı. Bunu kabul ediyorum. Hikâye güçlüydü, karakter çizimi yerindeydi, sonu ise öylesine çarpıcıydı ki kitabın kapağını…devamıJack London’ın Martin Eden romanı, bireyin içsel devrimini, sınıf atlamanın hayalini ve varoluşun hayal kırıklığını anlatırken; gerçekliğin dişlileri arasında un ufak olan bir adamın romanı. Bunu kabul ediyorum. Hikâye güçlüydü, karakter çizimi yerindeydi, sonu ise öylesine çarpıcıydı ki kitabın kapağını kapattıktan sonra bile zihnimde uzun süre yankılandı. Özellikle son cümle o son cümle boğazıma düğümlenen ve hâlâ tam olarak içinden çıkamadığım bir şey bırakıyor.
Roman üçüncü şahıs anlatımıyla yazılmış, bu anlatım biçimi ise bana göre Martin’in iç dünyasına girerken bir adım uzakta durmak gibi. Ben daha çok birinci ağızdan, zihnin kendi kendine konuştuğu, kahramanın gözünden akan bir anlatımın içine düşmeyi severim. O yüzden bu anlatıcı, yer yer beni kitaptan uzaklaştırdı. Martin’in çöküşünü okurken oradaydım ama onun zihninde değildim. Pencereden bakıyordum ama cama dokunamıyordum. Belki de bu yüzden verdiğim puan “8”. Belki anlatıcı Martin olsaydı, o finaldeki dalgaları ben de ciğerlerimde hissederdim.
Ama bu tercihin bilinçli olduğunu da görüyorum. London, Martin’i bir sembole dönüştürürken onun bireyselliğini değil, bir sınıfın, bir fikrin, bir inancın çöküşünü anlatmak istemiş olabilir. Martin tek bir insan değil de “yükselmek isteyen herkesin trajedisi” olmalıydı belki de. Ve bu yüzden araya bir mesafe koydu, bir anlatıcı duvarı ördü. Sonuç olarak, Martin Eden hem bir yükselişin hem de bir inkârın romanı. Hikâye muazzam, düşünsel çatısı sağlam, dili ise dönemiyle birlikte düşünülünce başarılı.
Ancak benim gibi daha içerden anlatıları seven bir okur için, üçüncü tekil anlatım kimi yerlerde duygunun yüzeyinde kalmaya neden olabiliyor. Ama bu, o son cümleyi unutacağım anlamına gelmez. O cümle, hâlâ zihnimde karanlık bir yerin dalgası gibi çırpınıyor.
Spoiler içeriyor
20 Yaşıma Mektup ismiyle karşılaştığımda, daha kapağını görür görmez içimde büyük bir beklenti oluşmuştu. Çünkü böyle bir başlık insana umut veriyor; hem samimi bir iç döküş hem de geleceğe ya da geçmişe bırakılmış güçlü öğütler hayal ettiriyor. Düşünsenize, farklı kalemlerin…devamı20 Yaşıma Mektup ismiyle karşılaştığımda, daha kapağını görür görmez içimde büyük bir beklenti oluşmuştu. Çünkü böyle bir başlık insana umut veriyor; hem samimi bir iç döküş hem de geleceğe ya da geçmişe bırakılmış güçlü öğütler hayal ettiriyor. Düşünsenize, farklı kalemlerin kendi 20 yaşlarına döndüklerinde yazacakları mektuplar… Her birinde hayat tecrübesinden süzülen bir ders, bir iz, bir dokunuş olmalıydı.
Ben de bu düşünceyle büyük bir heyecanla kitaba başladım. Ama ne yazık ki kitap beklentimi karşılamadı. Evet, bazı yazarların yazıları gerçekten çok güzeldi. İçinde samimiyet vardı, okurken insanı düşündüren, kendi hayatına dönüp bakmaya zorlayan cümleler vardı. Özellikle o satırları okuduğumda gerçekten kitabın hakkını verdiğini hissettim. Öğütleri, uyarıları, içten gelen tavsiyeleri çok kıymetliydi. Bu bölümler olmasa belki kitabı tamamen yarım bırakabilirdim.
Fakat işin olumsuz tarafı daha ağır basıyor. Birçok yazar sanki sadece ben de varım demek için yazmış gibi. Yazılar öylesine, sırf sayfa doldurmak için kaleme alınmış hissi veriyor. İki sayfalık boş cümleler, hiçbir detay barındırmayan, okura hiçbir şey katmayan metinler… Bazıları o kadar sıkıcıydı ki gerçekten yarım bırakmak zorunda kaldım. Çünkü okudukça bir şey öğrenemiyor, bir duyguyla baş başa kalamıyor, sadece vakit kaybettiğimi hissediyordum. Dahası, kimi yazılar neredeyse tamamen yazarın kendini tanıtmasına dönüşmüş.
Hani bir özgeçmiş yazar gibi; doğdum, büyüdüm, şurada okudum, şunu yaptım… Ama ben bir yazarı tanımak istesem zaten internetten açar bakardım. Burada aradığım şey bu değildi. Aradığım şey, onların kendi 20 yaşlarına dönüp bana da yol gösterecek sözleriydi. Yani kitap, başlığında vaat ettiği amacından sapmış, hatta bir noktada tamamen başka bir şeye dönüşmüş.
Sonuç olarak, 20 Yaşıma Mektup çok güzel bir fikirden doğmuş ama uygulanışta harcanmış bir kitap olmuş. İçinde çok değerli, çok dokunan satırlar yok değil, ama bütününe bakıldığında dağınık, amacından uzaklaşmış ve çoğu yerde sıkıcı bir eser çıkmış ortaya. Benim için kitabın belki üçte biri güzeldi, geri kalanı ise ya boştu ya da sıkıcıydı. Büyük bir hevesle başladığım bu kitabın bana kattıkları çok sınırlı kaldı. O yüzden puanım 10 üzerinden 4. Çok daha güzel bir eser olabilirdi, ama maalesef ki harcanmış bir konuya dönüştü.
Spoiler içeriyor
Ariel ve Seçme Şiirler’i okuduğumda sanki kitap değil de bir insanın kendi ölümüyle hesaplaşmasını izledim. Sylvia Plath kelimeleri öyle yazmış ki, şiir değil, ruh parçaları gibi. Her dizeyi okurken, onun nefesini son kez verirken duyuyormuşum gibi geldi. Bazı şiirler çok…devamıAriel ve Seçme Şiirler’i okuduğumda sanki kitap değil de bir insanın kendi ölümüyle hesaplaşmasını izledim. Sylvia Plath kelimeleri öyle yazmış ki, şiir değil, ruh parçaları gibi. Her dizeyi okurken, onun nefesini son kez verirken duyuyormuşum gibi geldi. Bazı şiirler çok sertti; özellikle babasına yazdığı satırlarda bir kız çocuğunun öfkesiyle bir kadının yıkımı birbirine karışıyordu. “Lady Lazarus” mesela, ölümü alaya alırken bile içindeki intiharı saklamıyordu.
“Ariel”de atın koşusu özgürlük gibi görünse de aslında hızla yok oluşa giden bir nefesti. Onun ölümü beni en çok bu yüzden çarptı. Çünkü bu şiirleri sadece bir şairin hayal gücüyle değil, kendi hayatının en karanlık anlarından süzerek yazdığı belli. Plath için ölüm bir ihtimal değil, sürekli yanı başında duran bir hakikat. Ve biz onun satırlarını okurken, aslında kendi vedasını fısıldadığını fark ediyoruz. Bu kitabı bitirdiğimde içimde tuhaf bir boşluk kaldı.
Ne tamamen hüzün, ne de sadece hayranlık… İkisinin arasında, ağır bir yankı gibi bir şey. Sanki kendi içimdeki karanlıkla yüzleşmek zorunda bırakıldım. Plath bana şunu öğretti: bazen edebiyat bir güzellik değil, insanın kendi acısını başkasına bulaştırma biçimi. Ve ben o acıya yakalandım. O yüzden bu kitabı unutabileceğimi sanmıyorum. Bitirdiğimde elimde bir kitap değil, bir kadının ölmeden önceki son nefesleri kaldı. Bazı satırları okurken içimden sadece “işte tam burada Sylvia kendini ifşa etmiş” dedim.
Mesela “Lady Lazarus” şiirinde şu dize beni yerle bir etti: “Ölmek bir sanattır, ben bunda çok iyiyim.” Ölümü bu kadar sıradanlaştırması, hatta sanki sahneye çıkar gibi anlatması beni hem ürküttü hem de büyüledi. O an anladım ki onun için intihar bir ihtimal değil, neredeyse bir yaşam biçimiydi. Bir başka yerde, “Daddy” şiirinde babasına hitap edişi içimi ezdi. O şiir boyunca bir kız çocuğunun öfkesini, kırgınlığını, korkusunu ve nefretini aynı anda duydum. “Seni öldürdüm sonunda, kara ayakkabılı baba” dediği satır, bana sadece bir babaya duyulan öfkeyi değil, kendi içindeki karanlığı öldürme çabasını da düşündürdü.
Bu şiiri okurken onun yaralı çocukluğunu hissettim; ölümü belki de sadece babasının gölgesinden kaçmanın başka bir yoluydu. Ariel şiirinde ise özgürlüğün ve ölümün nasıl aynı şeye dönüştüğünü fark ettim. Atın koşusunu anlatırken bir yandan da hızla yok oluşa giden bir bedeni hissettirdi. O dizelerdeki hız, aslında hayattan kopuşun temposuydu. Beni en çok etkileyen şey buydu: Plath ölümü bir sona değil, bir tür özgürlük kapısına benzetiyordu. Bütün bu şiirleri onun ölümüyle birlikte okuyunca, her şey daha da ağır geliyor. Satırların altında gizli bir vasiyet, kelimelerin arasında duyulmaz bir vedâ var.
O yüzden bu kitabı elimden bıraktığımda sadece bir şairi değil, bir kadının içsel çöküşünü taşıyor gibi hissettim. Belki de bu yüzden çok etkiledi beni; çünkü Plath acısını sadece yaşamamış, bize de bulaştırmış. Ve ben o acının içinde hem kayboldum hem de kendimi buldum.
Kitap kısa ama anlattıkları, vermek istedikleri mesajlar çok güzel. Aile, aidiyet, yalnızlık… Hepsi öyle sade ama etkili bir şekilde işlenmiş ki insanı içine çekiyor. Yani okurken dokunuyor, düşündürüyor. Ama itiraf etmeliyim ki, hikaye biraz daha uzun olsaydı, karakterleri ve olayları…devamıKitap kısa ama anlattıkları, vermek istedikleri mesajlar çok güzel. Aile, aidiyet, yalnızlık… Hepsi öyle sade ama etkili bir şekilde işlenmiş ki insanı içine çekiyor. Yani okurken dokunuyor, düşündürüyor. Ama itiraf etmeliyim ki, hikaye biraz daha uzun olsaydı, karakterleri ve olayları daha iyi sindirebilir, mesajlarını daha uzun süre akılda tutabilirdik. Yine de kısa oluşu kendi tarzını yansıtıyor; ama ben bir tık daha uzun olmasını isterdim, böylece daha kalıcı olurdu. Yine de tavsiye ederim, hissettirdikleri ve anlattıkları çok değerli.
Bu kitap, lisede okuduğum ve elimden düşürmediğim nadir eserlerden biri. Jean-Paul Sartre’ın Bulantı kitabı, okuduğum ilk andan itibaren beni içine çekti ve her kelimenin altını çizmeden geçemedim; neredeyse her sayfada bir not bıraktım, düşündüğüm şeyleri yazdım. Hatta psikoloğuma da gösterdim,…devamıBu kitap, lisede okuduğum ve elimden düşürmediğim nadir eserlerden biri. Jean-Paul Sartre’ın Bulantı kitabı, okuduğum ilk andan itibaren beni içine çekti ve her kelimenin altını çizmeden geçemedim; neredeyse her sayfada bir not bıraktım, düşündüğüm şeyleri yazdım. Hatta psikoloğuma da gösterdim, o da çok etkilenmişti. Kitap, bir hikâye anlatıyor gibi görünse de, aslında insanın kendi varlığıyla ve dünyayla olan ilişkisini sorgulatan derin bir metin. Antoine Roquentin’in Strasbourg’daki yaşamını, çevresindeki nesnelere karşı hissettiği bulantıyı ve dünyaya duyduğu yabancılığı izlerken, insanın varoluşsal yalnızlığı ve anlamsızlıkla yüzleşmesini hissediyorsunuz.
Sartre’ın dili, bazen sert ve keskin; bazen de neredeyse fısıldayan bir tonla düşünmeye zorluyor. Karakterler tek tek derinlemesine işlenmiş olmasa da, bu seçilmiş uzaklık, Roquentin’in hissettiği boşluk ve yabancılaşmayı daha etkili kılıyor. Kitap kısa ama etkisi uzun sürüyor; cümleler o kadar güçlü ki, okurken zaman zaman durup üzerine düşünmek, altını çizmek ve not almak zorunda kalıyorsunuz. Kendi dünyanızı ve hislerinizi sorgulamanıza yol açıyor.
Ben bu kitabı çok sevdim çünkü sadece bir roman okumak değildi; bir deneyimdi. Her sayfasında kendi içimde bir şeyler keşfettim, sorguladım ve düşündüm. Mesajları, karakterin hisleri ve varoluşsal sorgulamalar hâlâ aklımda. Bence bu kitap, sadece felsefeyi sevdirmek değil, insanın kendi varoluşunu fark etmesini sağlamak için yazılmış. Klasik okumaya başlamak isteyenler için de harika bir başlangıç; hem düşündürüyor hem de okuma deneyimi boyunca insanı sarsıyor. Hâlâ benim en sevdiğim kitaplardan biri ve okuduğum ilk sıraya koyduğum eserlerden.
Spoiler içeriyor
Kitabı genel olarak sürükleyici ve etkileyici bulsam da bazı mantık hataları göze çarpıyor. Eftelya, tamamen baskıcı ve tehlikeli bir sistemde babasının avukatı olarak son derece rahat hareket edebiliyor; bu gerçekçi değil. Hakimi öldürdüğü sahne ise mantık dışı; bir insanın ilk…devamıKitabı genel olarak sürükleyici ve etkileyici bulsam da bazı mantık hataları göze çarpıyor. Eftelya, tamamen baskıcı ve tehlikeli bir sistemde babasının avukatı olarak son derece rahat hareket edebiliyor; bu gerçekçi değil. Hakimi öldürdüğü sahne ise mantık dışı; bir insanın ilk cinayetini işlemesi normalde büyük bir travma yaratır ve bunu gizlemesi neredeyse imkânsızdır. Üstelik işin komik tarafı, hakimi öldürdüğünde hiçbir kamera kaydı veya güvenlik önlemi bunu tespit edemiyor; sadece Tugay’ın bunu bilmesi ise tamamen absürt ve inandırıcılıktan uzak. Eftelya gibi geçmişi travmalarla dolu bir karakterin, tüm bu yaşadıkları ve zihinsel yükleri bir kenara bırakıp, hiç belirti göstermeden cinayet işleyip çıkabilmesi akıl alır gibi değil. Tugay karakteri ise aşırı kusursuz ve her şeye hâkim bir lider olarak sunulmuş; gerçekten poh pohlanmış ve abartılmış bir yücelti söz konusu. Örgüt içindeki ciddi ortamın gereksiz şaka ve komik sahnelerle bozulması, dramatik tonla çelişiyor. Eftelya’nın yaşadığı travmalar, aile içi şiddet ve diğer trajediler üst üste gelince hikaye dramatik olmaktan çok yorucu ve abartılı bir hâl alıyor. Bu detaylar, kitabın sürükleyiciliğine rağmen eleştirilmesi gereken yönler arasında. Yani Eftalya daha ne yaşayabilir ki falan dedim artık o kadar çok yaşamış ki, hatta Kerem eftalya'ya şiddet uygularken annesi izliyordu. Babası hiç mi dememiş ben bu kadınla nasıl evlendim yani çocukken mesela annesi eftalya'ya bir sürü Psikolojik şiddet bir sürü bir şeyler yapmış kıza mesela adam hiç mi dememiş ya benim çocuğuma ne yapıyorsun sen diye. Garip.
Spoiler içeriyor
Jean Teulé’nin Dansa Davet kitabını okurken bir hikâye değil, bir çöküş yaşadım. Kitapta anlatılan sadece bir dans değil; Strasbourg’un tozlu sokaklarında açlık, yoksulluk ve çaresizlik içinde yaşayan insanların çırpınışı, ölüme yürüyüşü var. Teulé bunu süslemeden, doğrudan anlatıyor. Cümleler kısa ve…devamıJean Teulé’nin Dansa Davet kitabını okurken bir hikâye değil, bir çöküş yaşadım. Kitapta anlatılan sadece bir dans değil; Strasbourg’un tozlu sokaklarında açlık, yoksulluk ve çaresizlik içinde yaşayan insanların çırpınışı, ölüme yürüyüşü var. Teulé bunu süslemeden, doğrudan anlatıyor.
Cümleler kısa ve sert; her biri okura bir şey çarpıyor, sarsıyor. Dans eden insanlar delirmedi, sadece akıl sessiz kaldığında beden konuştu. Kitap rahatsız edici olabilir, çünkü gerçek böyle; bazı sayfaları okurken kendini zor tutuyorsun. Karakterler tek tek derinlemesine işlenmemiş belki, ama bu, toplumsal bir çöküşü göstermek için doğru bir tercih. Birbirine benzeyen yüzler, aynı yerden yaralanan insanlar, hepsi bir grubun sessiz çırpınışı olarak hissediliyor.
Orada ölenler, dans edenler ve izleyenler bir bütün oluşturuyor; tek bir kişinin hikâyesi değil bu, bir toplumun çöküşü. Kitap kısa ama etkisi uzun sürüyor; bitince rahatlama yok, düşündürüyor ve sarsıyor. Okurken zaman zaman mide bulandırıcı, bazen de gözünü kapatmak istiyorsun ama sayfaları bırakamıyorsun. Teulé hiçbir şeyi gizlemiyor: acıyı, pisliği, korkuyu olduğu gibi sunuyor. Karakterlerin sesi az, belki onlardan biri daha çok konuşsaydı, dansın ritmiyle daha derin bağ kurabilirdin ama belki de yazarın amacı bu değildi.
Belki de kolektif bir çöküşü göstermek istedi, bu yüzden her birey biraz silik kalıyor. Bu siliklik, toplumsal bir sessizliğe, herkesin aynı acıyı hissetmesine işaret ediyor. Kitap kısa ama içine sızıyor; cümleleri bedene çarpıyor, düşündürüyor, sindiremiyorsun. Ben sevdim çünkü kolay bitmiyor, hemen unutulmuyor. Çünkü hâlâ aynı dünyada yaşıyoruz ve bu çöküş, geçmişin bir hatırası değil, hâlâ devam eden bir şey. Her sayfa, hâlâ dans etmeye zorlayan bir çağrı gibi.
Spoiler içeriyor
Bu kitapta beni en çok etkileyen şey, karakterlerin taşıdığı semboller oldu. Her biri insan ruhunun farklı bir yönünü temsil ediyordu: Basil masumiyeti, Dorian güzelliğin yozlaşmış cazibesini, Lord Henry ise zehirli fikirlerin en sofistike hâlini. Basil Hallward, bu hikâyedeki en saf…devamıBu kitapta beni en çok etkileyen şey, karakterlerin taşıdığı semboller oldu. Her biri insan ruhunun farklı bir yönünü temsil ediyordu: Basil masumiyeti, Dorian güzelliğin yozlaşmış cazibesini, Lord Henry ise zehirli fikirlerin en sofistike hâlini.
Basil Hallward, bu hikâyedeki en saf karakterdi. O, Dorian’a bir insan olarak değil, bir sanat eseri gibi bakıyordu; onda güzelliğin ilahi bir parçasını görüyordu. Basil’in Dorian’a duyduğu hayranlık neredeyse bir dua gibiydi; içinde hiçbir kötülük, hiçbir çıkar yoktu. Dorian’ın portresini çizerken yaşadığı o tutku, aslında hem bir sanatçının hem bir dostun en samimi hâliydi. Ve bu yüzden, Dorian’ın Basil’i hayatından itişi, bana göre kitabın en trajik kırılma noktasıydı. Çünkü Basil, Dorian’a gerçek dost olabilen tek insandı. Onun ölümünü okurken sadece üzülmedim; içimde bir öfke hissettim.
Ve Lord Henry… Ona dair duygularım başından sonuna kadar öfke ile hayranlık arasında gidip geldi. Çünkü bir insanın kelimelerle bu kadar tehlikeli olabileceğini, bir hayatı sadece cümlelerle mahvedebileceğini bu romanda gördüm. Henry, başından beri hiçbir şeye inanmayan, ama herkese bir şeyler inandırmaya çalışan bir adamdı. Ahlakı, vicdanı, sevgiyi küçümsüyordu. Ona göre hayat, sadece haz ve deneyimlerden ibaretti. Bu düşünceyi Dorian’a öyle ustaca fısıldadı ki Dorian, Basil’in temsil ettiği masumiyeti bir kenara atıp Henry’nin zehirli düşüncelerine sarıldı. Henry, kendi hayatında hiçbir risk almayan ama başkalarının hayatını riske atan bir kukla ustasıydı.
Kitap boyunca Dorian’ın değişimini izlerken asıl şeytani olanın portrede değil, Henry’nin fikirlerinde saklı olduğunu düşündüm. O fikirler, Dorian’ın gençliğini lanetleyen, onu sürekli daha fazlasını aramaya zorlayan bir zehirdi. Bu yüzden Henry’ye nefret ettim. Çünkü o, hiçbir şey yapmadı ama her şeyi bozdu.
Romanın sonunda, Dorian’ın çöküşü bana şunu hatırlattı: İnsan bazen kötülüğü kendi elleriyle seçmez; ona süslü cümlelerle, zekice felsefelerle ikram edilir. Oscar Wilde, güzelliğin cazibesini, hazcılığın tehlikesini ve fikirlerin gücünü öyle ustaca işlemiş ki kitap bittiğinde hem büyülenmiş hem de rahatsız olmuş hissettim. Basil için derin bir üzüntü, Henry için derin bir öfke, Dorian içinse hem acıma hem nefretle doluydum.
Bu romanı çok sevdim. Çünkü sadece bir hikâye anlatmadı; beni düşündürdü, sorgulattı ve hatta kızdırdı. Bence Wilde’ın asıl başarısı da burada: Okurunu hem mest eden hem de rahatsız eden bir eser yaratmak.
bu ülkede beni korkutan tek şey şu: devlet bir gün öyle bir canavarlaşacak ki, en küçük bireyler ayaklar altında ezilecek ve artık yaşamanın hiçbir değeri kalmayacak.