Arkadaşlar yazdığım kısa hikâye denemelerini paylaştığım bir blog hesabım var. Şu anlık 3 adet hikâye var içinde. Boş vaktiniz varsa okuyup eleştirilerinizi ve fikirlerinizi yazmanızı çok isterim. Linki profile sabitledim.
Sırça: Camdan yapılmış olan. Fanus: Nesneleri tozdan korumak için üzerlerine kapatılan yarımküre biçiminde cam kap. Sırça bir fanusa hapsolmak demek hayatla aranda şeffaf bir tabaka olması, her şeye tanık olmak ama hiçbir şeye temas edememek demektir. Her şeyi algılayabilmek ama…devamıSırça: Camdan yapılmış olan.
Fanus: Nesneleri tozdan korumak için üzerlerine kapatılan yarımküre biçiminde cam kap.
Sırça bir fanusa hapsolmak demek hayatla aranda şeffaf bir tabaka olması, her şeye tanık olmak ama hiçbir şeye temas edememek demektir. Her şeyi algılayabilmek ama hiçbir şeyi doğru düzgün hissedememektir. Çevrenizdeki insanları gözlemlersiniz. Aşklarını, kavgalarını, dertlerini, sevinçlerini, mutluluklarını… Ama siz bunları kendi hayatınızda hissedemezsiniz. Hatta insanların neye neden değer verdiklerini, neyi neden hissettiklerini bile anlayabilirsiniz ama yine de onların hissettiklerini hissedemezsiniz işte.
Sylvia Plath; yazmayı intiharından kısa süre önce bitirdiği romanı Sırça Fanus’ta o fanusu resmen üstümüze kapatır. Esther Greenwood ile birlikte o fanusun içinde havasızlıkla, temassızlıkla ve yalnızlıkla mücadele ederiz.
Esther, aslında hepimizin tanıdığı o başarılı, burslu ve her işin altından kalkan üniversite öğrencisidir. New York’un ışıltılı dergi ofislerinde staj yapan, en yüksek notları alan, herkesin "geleceği ne kadar da parlak" dediği o genç kadındır. Fakat bu başarı tablosu, fanusun dışından bakıldığında görünen bir illüzyondur sadece. O, bir yandan derslerine yetişip bir yandan şık davetlerde boy gösterirken; iç dünyasında, sırtındaki bu "potansiyel" yükünün altında ezilmektedir. Okul, kariyer, evlilik ve toplumun ondan beklediği tüm o "ideal kadın" rolleri, onun için birer hedeftir ama aynı zamanda birer prangadır. Prangadır çünkü neden o ideallere sahip olduğunu bilmez lakin bunlar aynı zamanda hedefidir çünkü Esther bunları açlıktan ölmek üzere olan birinin olgunlaşmış bir inciri istediği gibi ister. Bu bağlamda esther aslında içinde bulunduğu durumu İncir Ağacı Analojisi olarak adlandırılan bir metaforla tasvir eder:
Esther, hayatını dalları meyve dolu devasa bir incir ağacı olarak hayal eder. Her bir incir, ona el sallayan parlak bir gelecektir: Bir incir mutlu bir yuva ve çocuklardır; bir diğeri ünlü bir şair, öteki başarılı bir profesör, bir başkası ise dünyayı gezen bir seyyah... Hatta dalların ucunda, henüz ne olduğu bile tam anlaşılamayan ama ışıl ışıl parlayan daha nice incirler vardır.
Esther bu ağacın dibinde oturmuş, açlıktan ölmek üzeredir. Hangi inciri koparacağına bir türlü karar veremez; çünkü birini seçmek, diğer tüm ihtimallerin parmaklarının arasından kayıp gitmesi, onları sonsuza dek reddetmek demektir. O, hepsini aynı anda istemenin iştahı ve hiçbirini feda edememenin korkusuyla donup kalmıştır.
Zaman acımasızca akar. O karar veremedikçe, o muazzam incirler birer birer kararır, büzüşür ve Esther’in ayaklarının dibine, kara toprağa çürüyerek düşer. Sonunda ağaç çıplak, Esther ise açlıktan ölmek üzeredir.
Bu açıkçası oldukça trajik bir tablodur. Birazcık psikoloji mürekkebi yalamış herkesin fark edebileceği gibi İncir Ağacı Analojisi aslında mükemmelliyetçiliğin şairane bir tasviridir çünkü mükemmeliyetçilik burada sadece 'en iyiyi yapma' arzusu değil, aynı zamanda 'yanlış olanı seçme' korkusunun eylemsizliğe dönüşmesidir. Esther için bir yaşamı seçmek, geri kalan yüzlerce yaşamın cenazesine katılmak gibidir. O, her şeyi aynı anda elde edemeyeceği gerçeğiyle barışıp elindeki en iyi inciri seçmektense, hiçbir şeye sahip olmamanın o steril ve güvenli kederine sığınır. İşte **Sırça Fanus**, bu mükemmeliyetçiliğin camdan inşa edilmiş hapishanesidir. Fanusun içindeki hava giderek azalırken, dışarıdaki incirler birer birer çürür ve kişi belki de ömrünü ziyan eder.
Not: Sırça fanusun bir kendi kültürümüzdeki karşılığını görmek için Oğuz Atay'ın, Yusuf Ayılgan'ın karakterlerini inceleyebiliriz. Bireyin yalnızlığı ve psikolojik bozuklukları romantize etmesi evrenseldir.
Verdiği mesaj ve anlatmak istedikleri de çok sağlam olmasına rağmen sinematografisine, karakterlerine, hikâyeyi doğal anlatmasına âşık oldum filmin. Adeta bir Hakan Günday romanı izlediğimi hissettim. Bu tarz "yeraltı" karakterlere, olay örgütlerine ve sinematografisine sahip film önerileriniz var mı?
Bukowski okumak isteyenler için okuma rehberi: Bukowski'yi, edebiyatını ve karakter gelişimini anlamak için otobiyografik özellikler taşıyan bu dört kitabı okuyabilirsiniz: 1. Ekmek Arası: Çocukluk yılları 2. Factotum: Gençlik yılları 3. Posthane: Yetişkinlik dönemi 4. Kadınlar: Genel olarak Bukowski'nin hayatında iz…devamıBukowski okumak isteyenler için okuma rehberi:
Bukowski'yi, edebiyatını ve karakter gelişimini anlamak için otobiyografik özellikler taşıyan bu dört kitabı okuyabilirsiniz:
1. Ekmek Arası: Çocukluk yılları
2. Factotum: Gençlik yılları
3. Posthane: Yetişkinlik dönemi
4. Kadınlar: Genel olarak Bukowski'nin hayatında iz bırakan kadınlarla ilişkilerinin anlatıldığı kitap.
+BONUS
5. Pulp (roman) (şiddetle önerilir)
Ayriyeten benim sevdiğim ve okumanızı önerdiğim kitaplar. Bu kitaplarda rasgele yazılmış yazılar var belli bir sıraya bağlı gitmenize gerek yok:
Kapalı bir kapıdır cehennem
Aşk
Türkiye standartlarında yalnızca iyi👍 bir dizi olmasına rağmen Türkiye'nin gelmiş geçmiş en iyi dizisi olan ve kendisine en yakın olan diğer dizilerden bile en az birkaç gömlek üstün olan Kurtlar Vadisi'yle kıyaslanması, hatta Kurtlar Vadisi'nden daha iyi olduğunun (tövbe haşa)…devamıTürkiye standartlarında yalnızca iyi👍 bir dizi olmasına rağmen Türkiye'nin gelmiş geçmiş en iyi dizisi olan ve kendisine en yakın olan diğer dizilerden bile en az birkaç gömlek üstün olan Kurtlar Vadisi'yle kıyaslanması, hatta Kurtlar Vadisi'nden daha iyi olduğunun (tövbe haşa) iddia edilmesiyle insanın sinirlerini hoplatan yapım.
Ezel tamamen süslü ambalajı bir olan ama içi bomboş bir yapımdır. ‘’Türk suç dünyasında bir adamın akıl oyunları ve manipülasyonlar kullanarak yükselmesi sonra intikam alması’’ güzel bir temadır ama iyi işlenmemiştir. Altı bomboştur. Dizi boyunca birileri sürekli dayının fedaisi, has adamı falan çıkıp dayı için canını verir ama dizi neden bize bu kadar adamın dayının fedaisi olduğunu göstermez "öyle oldu iste yeğen 😝" yapıp geçer. Bu da gizem yaratmaktan ziyade iyi düşünülmemiş ve altı doldurulmamış bir senaryo olduğunu hissettirir.
Karakterlerin gri olduğu söylenir ama aksine karakterler siyah beyaz karisimi sikko karakterlerdir. Cengiz "Para için senin hayatini siktim bi de gidip hayat aşkına tecavüz ettim ama knk'yiz di mi 👉👈🥹" yapar ve Ezel de kabul eder. Oysa dizi intikam hikâyesi anlatma vaadiyle başlar ama dizi boyunca tek bir intikam bile alınmaz. Karakterler kendi motivasyonları ve çatışmaları olan gerçekçi bireylerden ziyade sırf senaryo ilerlesin diye zorlama hareket eden zorlama tiplerdir. Ezel dizi boyunca aşırı pasiftir.
Dizi evreninin inandırıcılığı o kadar düşüktür ki… Örneğin Ramiz dayı hasmının kendisine uzattığı eli sertçe sıkıp "firtinada ağaclar nasil catirdar bilir misin kardes🤨" der ve bu Ezel'in en iyi raconlarından birisi kabul edilir. Hâlbuki bu sözle alakalı hiçbir şey yaşanmamıştır dizide tamamen dayının boş vaktinde Twitter’da okuduğu afilli bir sözden ibarettir. Oysa Kurtlar Vadisi'nde her raconun altı doludur, geçmişte yaşanan olaylara ve o günün realitesindeki güç dengesine atıfta bulunur.
Kurtlar Vadisi'yle Ezel'i kıyaslama cehaleti işte tam da bu noktada başlar. Sadece süslü ambalajla ilgilenenler, o havalı sahnelerin gerçekten bir altyapısı olup olmadığıyla ilgilenmeyeler Ezel ve Kurtlar Vadisi’ne baktığında aynı şeyi görür: Silah, havalı sözler söyleyen takım elbiseli adamlar, para falan filan. Kurtlar Vadisi'nde bu unsurlar belirli bir hikâye akılının detaylarıdır fakat Ezel'de ana odaktır.
Ah pis, ayyaş ve üzümlü kekim! Hakan Günday, Kinyas ve Kayra’da ‘’Eskiden Rimbaud okurdum. Şiirleri nefes almamı kolaylaştırırdı.’’ demişti. Sanırım ben de aynı şeyi Bukowski için söyleyebilirim. Yorucu bir gün geçirdikten sonra üniversitenin kütüphanesinde birkaç saat Bukowksi okumak o kadar…devamıAh pis, ayyaş ve üzümlü kekim! Hakan Günday, Kinyas ve Kayra’da ‘’Eskiden Rimbaud okurdum. Şiirleri nefes almamı kolaylaştırırdı.’’ demişti. Sanırım ben de aynı şeyi Bukowski için söyleyebilirim. Yorucu bir gün geçirdikten sonra üniversitenin kütüphanesinde birkaç saat Bukowksi okumak o kadar iyi gelirdi ki…
Bukowski'nin gerçek bir edebiyatçı olmadığını söyleyen eleştirmenler var. Belki de haklılardır çünkü Bukowski basit ve kolay anlaşılır yazılar yazar çünkü Bukowski’nin kendisi bir edebiyattır. Aylaklığın, ayyaşlığın ve acıların arasında hissedilen hazları ve mutlulukları o köhnemiş kalbinden ve anılarından sökerek yazmıştır. Zaten bu bağlamda kendisi de Jack London ve Ernest Hemingway gibi ‘’sıkı yazmasını sıkı yaşamalarına’’ borçlu olan yazarlara hayranlık besler.
Küfürden, cinsellikten ve bayağılıktan iğreniyorsanız Bukowski okumanızı önermem. Ama hayatın boktan yönleriyle az biraz karşılaşmış ve bu konu hakkında yeterince konuşulmadığını düşünüyorsanız kesinlikle Bukowski okumalısınız. Size bok gibi hissettiren insanları anladığınız için onlara kızamadığınız, kendinizi anladığınız için de bok gibi hissettirdiğiniz insanlara üzülemediğiniz bir konfor alanıdır Bukowksi. Her neyse. İşte sizin için çok sevdiğim birkaç Bukowski alıntısı:
“Hiç kimseye yazar olmasını öğütlemem. Yazmak aklını kaçırmasını engelleyen tek şey değilse. O zaman, belki değer.”
‘’O kadar kötü olmadığımı düşünüyordum Elbette, benim gibi adamlar genellikle öyle düşünür.’’
“Kendi tarzımda masumum, Lydia; diye geçirdim içimden. Kendi tarzımda sadığım.“
‘’Aç bir yazar olunabilirdi ama aç ve içen hayır, hiçbir şey için bağışlanmaz ayyaşlar Ama dünya hızla üstünüze kapanıyorsa iyi bir dosttur şişe.’’
(yakın dostu ve editörü Jon’un ölümü üzerine) "Jon Edgar Webb’in mucizesi; eski sabıkalı, eski yazar, eski editör… Şimdi gökyüzü biraz alçalır ya da caddeler çatlayıp yarılır ya da dağlar sallanır gibi geliyor bana. Olmuyor ama. Tarih artık, tarih ve oyun devam eder. Yeni bir deste. Yeni bir içki. Ve hüzün. Dayanıklı yapmamışlar bizi, ve ne kadar çok ziyan ediyor, ne kadar çok hata yapıyoruz. Bak, Jon, sırıttığını görebiliyorum… Buke’un senin için yazacağını biliyordun. Soğuk şimdi ve dışarıda beyaz bir Corvette kaldırma yanaşıyor ve çok güzel bir kız iniyor. Anlamıyorum.”
"Para seks gibidir," dedim, "olmayınca önemi artar..."
‘’Yaşam ne anlar ki yıllardan. Havai fişekler ve gökgürültüsü sustu… her şey beş dakika içinde sona eriyor… Sadece yağmuru duyuyorum palmiye yapraklarında ve düşünüyorum, İnsanları hiçbir zaman anlayamayacağım. Ama yaşayıp atlattım işte.’’
(Şiltelerin ve çarşafların Atilla’sı!)
“Şimdi tek kadınla takılıyorum
Ve ona ihanet etmiyorum
Kolaylıkla düzülebileceğini keşfettiğinde
Başka kadınları düzmenin
Ve tuvaletlerini ve duşlarını
Ve havlularını ve içlerini
Ve düşüncelerini ve duygularını
Kullanmanın gereksiz olduğunu
İdrak ediyorsun.”
The Sopranos, beyaz perdedeki alışılagelmiş aksiyon ve dramdan ibaret yüzeysel mafya anlatılarının çok ötesine geçmiştir. İnsani yönleri ön planda tutulan, psikolojik derinliği yüksek karakterleriyle sinemadaki mafya portresine yeni bir soluk getiren dizi; aynı zamanda toplumsal yapılar, aile içi dinamikler ve…devamıThe Sopranos, beyaz perdedeki alışılagelmiş aksiyon ve dramdan ibaret yüzeysel mafya anlatılarının çok ötesine geçmiştir. İnsani yönleri ön planda tutulan, psikolojik derinliği yüksek karakterleriyle sinemadaki mafya portresine yeni bir soluk getiren dizi; aynı zamanda toplumsal yapılar, aile içi dinamikler ve bireysel travmalar üzerine de çok katmanlı bir anlatı sunar. The Sopranos, yalnızca bu yönüyle değil; sinematik kalitesi ve ustaca kurgulanmış görsel diliyle de uzun soluklu bir televizyon dizisinin teknik anlamda bir sinema filmiyle aynı düzeyde olabileceğini kanıtlamış, bu bağlamda Mad Men, Breaking Bad ve The Wire gibi kült yapımlara zemin hazırlayarak modern televizyonun yapı taşlarından biri hâline gelmiştir. Peki, The Sopranos neden bu kadar özeldir?
Ana karakterimiz, İtalyan kökenli Tony Soprano, Amerika’nın New Jersey eyaletinde faaliyet gösteren DiMeo suç ailesinin önde gelen şeflerinden biridir. Suç dünyasında korkulan, acımasız ve soğukkanlı bir mafya lideriyken; evine döndüğünde eşine sevgi gösteren, kızını üniversiteye hazırlayan ve küçük oğluyla ilgilenen bir aile babasına dönüşür. Birbirine zıt bu iki persona, dizi boyunca sürekli çatışma hâlindedir. Hatta The Sopranos, yalnızca bu ikilik etrafında değil; benzer içsel ve toplumsal çatışmalar ekseninde şekillenen bir anlatıya sahiptir. Gelenek ile modernin, hırs ile ahlaki değerlerin, bireysel arzular ile ailevi ve toplumsal sorumlulukların çatışması dizinin temelini oluşturur. İtalyan kültürünün bir noktada Türk kültürüne benzemesi sayesinde Türk izleyicileri olarak özellikle dizide işlenen sıkı aile temasını kolaylıkla anlayabiliyor ve empati yapabiliyoruz.
Hikâye, Tony’nin geçirdiği panik ataklar nedeniyle bir psikiyatriste, Dr. Melfi’ye yönlendirilmesiyle başlar. Bu terapi seansları sayesinde izleyici, yalnızca bir suç örgütü liderinin değil, aynı zamanda bastırılmış duygularla, geçmiş travmalarla ve kimlik bunalımlarıyla boğuşan kırılgan bir bireyin zihnine doğru derin bir yolculuğa çıkar. Tony’nin dışarıdan görünen güçlü ve sert kabuğunun altında öfkeyle, kaygıyla ve zaman zaman çaresizlikle baş etmeye çalışan bir adam yatar. Aynı zamanda bazı önemli olaylar sonrasında Tony’nin gördüğü rüyalar, rüyalardaki sürreal atmosfer Tony’nin bilinçaltını bütün çıplaklığıyla gözler önüne serer. Dizideki terapi seansları, *The Sopranos*’un en özgün anlatı araçlarından biridir. Çünkü burada yalnızca bireysel bir çözülme değil; sistemin, evrensel ahlakın, aile yapısının, erkekliğin ve Amerikan toplumunun çelişkileri de sorgulanır. İzleyici, bir mafya liderinin yaşamının iç yüzüne tanıklık ederken aynı zamanda modern bireyin yalnızlığına, anlam arayışına ve varoluşsal buhranlarına da maruz kalır.
The Sopranos’un belki de en ayırt edici özelliklerinden biri, hikâyesinin aceleye getirilmeden, ağır ağır ve sabırlı bir biçimde ilerlemesidir. Dizi, olay örgüsünden çok karakter gelişimine ve atmosfer yaratımına odaklanarak zamanın akışını gerçekçi bir şekilde yansıtır. Anlatıdaki bu yavaş tempo, izleyiciye karakterlerin iç dünyasına nüfuz etme ve onların dönüşümlerini ince ayrıntılarla gözlemleme fırsatı sunar. Her karakter, sadece hikâyeye hizmet eden bir figür değil, kendi geçmişi, arzuları, travmaları ve iç çatışmaları olan bir birey olarak ele alınır. Karakterler sahnelerle, diyaloglarla ve olaylarla resmen ilmek ilmek işlenir 7 sezon boyunca. Tony Soprano’nun çevresindeki yan karakterler -örneğin Carmela, Christopher, Paulie, Livia gibi figürler- yalnızca hikâyenin bir parçası değil; aynı zamanda Amerikan banliyösündeki aile yapısını, inanç sistemlerini, sınıfsal farklılıkları ve bireysel çöküşleri temsil ederler. Dizi, bu karakterleri ve ilişkilerini sabırla örerek The Sopranos evrenini yalnızca bir suç dünyası değil, sosyolojik, kültürel ve psikolojik katmanlara sahip bir anlatı alanına dönüştürür. Bu derinlikli yaklaşım sayesinde, izleyici yalnızca neler olup bittiğini değil, karakterlerin hangi motivasyonlarla hareket ettiklerini ve olayları nasıl karşıladıklarını da şeffaf bir şekilde anlar. Tam da bu yüzden, The Sopranos kurmaca bir senaryodan ziyade adeta gerçek hayattan alınmış gibidir. Hatta FBI’ın kaydettiği gerçek ses kayıtlarında, New Jersey’de faaliyet gösteren bazı organize suç üyelerinin, The Sopranos yapımcılarının örgüte muhbir soktuğuna inandıkları ortaya çıkmıştır. Dizideki diyalogların ve olay örgüsünün gerçek hayattaki suç yapılanmalarına bu kadar benzemesi, senaristlerin suç dünyasını ne denli titizlikle araştırdığını ve başarılı yansıttığının bir göstergesidir.
Sinematografisi, güçlü senaryosu ve çarpıcı oyunculuklarıyla The Sopranos, uzun soluklu bir televizyon dizisinin sinema estetiğine ulaşabileceğinin ilk büyük örneklerinden biri olarak kabul edilir. Bu başarıyı ise her bir bölümüne, adeta bağımsız bir sinema filmi gibi özenle yaklaşmasına borçludur. Görsel anlatımdaki detaycılık, atmosfer yaratımındaki ustalık ve dramatik yapının dengesi, diziyi kendi dönemindeki yapımlardan ayıran temel unsurlardır. Özellikle James Gandolfini’nin hayat verdiği Tony Soprano karakteri, televizyon tarihinde eşi benzeri az bulunan bir anti-kahraman figürü olarak öne çıkar. Gandolfini'nin performansı yalnızca bir oyunculuk başarısı değil, aynı zamanda karakterin ruhsal derinliğine dair bir keşif gibidir. Tony’nin terapi seanslarındaki mimikleri, uzun suskunlukları ve yüzündeki gerilim dolu ifadeler; bastırılmış öfke, suçluluk, kırılganlık ve güç arasında salınan iç dünyasını adeta görünür kılar. Bu sahneler, izleyiciye yalnızca karakterin içsel çözülmesini sunmakla kalmaz; aynı zamanda diziye neredeyse tiyatral bir yoğunluk ve estetik bir katman kazandırır.
Son olarak final sahnesi ise şüphesiz dizi tarihindeki en ikonik finallerden birisidir. Final bölümü yayınlandığında Amerika’da haftalar boyunca gündemden düşmemiş, izleyiciler ve eleştirmenler arasında hararetli tartışmalara yol açmıştır. Çünkü bu final—
Ölümün beklenmedik ve önlenemez oluşu gibi, aniden ekranın kararmasından ibarettir. Sanki kayıt yapan kameranın ani bir darbe parçalanması gibi. Bu tercih dizi boyunca Tony’nin zihninde ve etrafında dönen ölümü bir sahneden ziyade somut bir varlık hâline getirmiş, bize son kurşunu sıkmıştır adeta.
Özetle, bir diziden ziyade modern bir sanat eseridir The Sopranos. Mutlaka izleyin!
Yükte hafif pahada ağır bir roman. Kenar mahalle insanların kıyıda köşede kalmış hikâyeleri... Filmi Insta’da ilk gördüğümde yerli olan ve yeraltına ait olan bir suç ve aşk filmi izleyeceğim için çok heyecanlanmıştım. Ama iyi ki direkt açıp izlemek yerine önce…devamıYükte hafif pahada ağır bir roman. Kenar mahalle insanların kıyıda köşede kalmış hikâyeleri...
Filmi Insta’da ilk gördüğümde yerli olan ve yeraltına ait olan bir suç ve aşk filmi izleyeceğim için çok heyecanlanmıştım. Ama iyi ki direkt açıp izlemek yerine önce buradaki yorumlara baktım zira kitap yorumunda filmin, kitabın yanında tam bir hayal kırıklığı olduğu yazılmıştı. O yüzden önce gidip Metin Kaçan'ın yazdığı "Ağır Roman" kitabını okudum sonra hem bir kıyas yapabilmek için hem de onlarca sayfa boyunca tahayyül ettiğim o renkli Kolera mahallesini kanlı canlı görmek için dün gece filmi izledim. Açıkçası biraz hayal kırıklığına uğradım.
Metin Kaçan’ın ilmek ilmek işlediği, nefes alıp verdiğini hissettiğimiz karakterlerin resmen nefesleri kesilmiş! Kitaptaki olaylar ve karakterlerin değişimleri filmde gösteriliyor evet fakat bu değişim yapay hissettiriyor çünkü kitapta uzun uzun işlenen o ince detaylar filmde verilememiş. Salih’in hızlı bir çocuktan kelli felli bir bitirime dönüşmesi, Tilki Orhan’la aralarındaki dostluğun gelişmesi ve spoiler olmaması açısından burada anlatmayacağım ama dramatik olan birçok şeyin altyapısı iyi işlenmemiş. Bunun sebebi maalesef ki 2 saatlik bir yapımda 140 sayfanın dolu dolu işlenemeyecek olması. Yönetmen de zaten hikâyeyi biraz değiştirerek, yer yer basitleştirerek beyaz perdeye uygun bir hâle getirmiş. Yine de filmin ticari kaygılarla değil tutkuyla yapıldığını söyleyebiliriz. Film gerek üst düzey oyunculuklarıyla gerekse roman mahallesinde çekilmesiyle kitabın ruhunu sonuna kadar taşıyor. Yine de bu eserden doyum almak istiyorsanız tavsiyem önce kitabı okuyup ardından filmi izlemeniz. Çünkü film kitaptaki hikâyenin ancak %40'ını falan verebiliyor seyirciye. Kitapta daha fazla olay anlatıldığı için değil. Olaylar arasındaki bağlantılar ve ufak detayların yoksunluğu böyle büyük bir kayba sebebiyet veriyor. Şahsen kitapta okuyup tam olarak tahayyül edemediğim ikonik sahneleri izlemek çok keyifliydi.
Hazır konusu açılmışken kitaptan da bahsedeyim size. Açıkçası cinsellik, şiddet ve küfür gibi şeylerden rahatsız oluyorsanız kitabın size uygun olmadığını baştan söylemeliyim. Yeraltı edebiyatı seviyorsanız, çoğu zaman ‘’ıyy’’ denilerek kenara itilmiş bu kenar mahalle insanlarını şöyle bir ziyaret etmek, sofralarına oturmak, kadeh tokuşturmak istiyorsanız ise bu kitabı kesinlikle kaçırmayın. Son bir uyarı olarak da kitabın oldukça özel ve nadide bir argosu var. Uzun zamandır Günday, Bukowski gibi yazarlar okumama rağmen oldukça zorlandım bazı kelimeleri anlamakta. İşin kötü yanı çoğu kelimenin anlamı internette de yok. Başta bu yabancı kavramlar sizi boğsa da bir süre sonra alışıyorsunuz hatta keyif alıyorsunuz.
savrulurken raconun kırmızı pelerini o zarif öfkeye;
zaman ki sana hasta olmuş, incelikli haytasın.
raksederken mahallenin maşallahı, eyvallahı
güzelleş be oğlum, şimdilik ölümüne kadar hayattasın,
şimdilik ölümüne kadar hayattasın.
"Kesme cam! Kristal yoktu kırdıklarımın arasında. Bütün dünya gibi bardaklar da taklitti. Ben de iyi bir insan taklidiydim! Ama gerçek yüzüm dayanamamıştı makyajıma. Akmıştı, elimi kesen cam kırıklarının döktüğü kanımla. Silinmişti makyajım."
Spoiler içeriyor
İŞLER EN UFAK CİDDİYE BİNİNCE BİZZİKO 🥳🥳 Şaka bir yana son zamanlarda izlediğim en güzel filmdi. Alper; yakışıklı, zengin, eğlenceli, entelektüel kısacası çekici bir adamdır. Müzik dinlemek, kitap okumak ve yemek yapmak gibi hobileri vardır ve yaşadığı hayattan oldukça keyif…devamıİŞLER EN UFAK CİDDİYE BİNİNCE BİZZİKO 🥳🥳
Şaka bir yana son zamanlarda izlediğim en güzel filmdi.
Alper; yakışıklı, zengin, eğlenceli, entelektüel kısacası çekici bir adamdır. Müzik dinlemek, kitap okumak ve yemek yapmak gibi hobileri vardır ve yaşadığı hayattan oldukça keyif alır ama bütün bunlara karşın ne bir aşk hayatı ne de bir arkadaş çevresi vardır. Kronik bir yalnızlık çekmektedir. Zamanını ya hayat kadınlarıyla ya da tek gecelik ilişkilerde geçirir. Hatta bu alanda oldukça zengin bir çeşitliliğe sahip olsa da hiçbir ilişkisinde duygusal bir bağ kuramaz. Bu durumun onun cinsel hayatına yansıdığını da görürüz: Alper, sex esnasında karşısındaki kadını bir partnerden ziyade yalnızca bir beden olarak gördüğünden olabildiğince sert ve duygudan yoksun sevişir
Öte yandan Ada ise geçmişte başarısız ilişki deneyimleri olan, hayat dolu, kendi ayakları üzerinde duran güçlü ama çocuksu bir kadındır. Alper’le bir kitapçıda karşılaştıklarında Alper için yalnızca yeni bir cinsellik kapısıdır Ada. İşin tuhaf yanı bu durumun Ada da farkındadır ama rahatsız olmaz. Yalnızca Alper’in niyetini bildiğini ima ederek Alper’le alay etmekle yetinir. İlk buluşmalarında biraz da Alper’in zorlamasıyla ilişkiye girerler ve burada Alper’in Ada’ya karşı olan ‘’aşktan yoksun’’ tutumunu görürüz tekrardan. Ertesi sabah Ada, Alper’i ‘’Biz şimdi neyiz???’’ sorgusuna çektiğinde Alper’in klasik çapkın erkek cevapları verdiğini görünce sinirle kıyafetlerini toplar ve çıkıp gider. Alper’in, bu ayrılığın etkisini üzerinden atamamasından aslında Ada’nın kısa süre içerisinde bir ‘’cinsellik’’ten fazlası hâline geldiğini görüyoruz. Aralarındaki ilişkiye bir şans daha vermek istediklerinde Alper’in Ada’ya gerçekten âşık olmaya başladığını görürüz. Ada’nın hayatına girmekle kalmaz Ada’yla kendi hayatını paylaşmaktan da son derece mutlu olur. Bunu aslında en iyi onlar sevişirken anlıyoruz. Ada, Alper’in şimdiye kadarki sex partnerlerinden çok farklı olarak ona duygu dolu ve yumuşak bir deneyim yaşatır ve Alper resmen büyülenir.
Ve bu büyü bozulmasa da, Ada’yla aralarındaki masalsı aşk gittikçe derinleşse ve güzelleşse de Alper’in yavaş yavaş içerisinde bulunduğu durumdan rahatsız olmaya başladığını gözlemleriz. Ada’yla ilişkilerinin ilerlemesinin Alper’i çok mutlu etmesine karşın ömrünün sonuna kadar tek bir kadına bağlı kalacağı gerçeği Alper’i içten içe kemiriyordur. Bu noktada özellikle Alper’in annesinin memleketinden çıkıp Alper’i ziyarete gelmesiyle Alper’e ve çocukluğuna dair daha fazla şey öğreniriz: Alper, hiçbir zaman kimseyle bağ kurmamış ve hep yalnız bir insan olmuştur. Ne doğru dürüst bir arkadaş ne de bir sevgili… Üstelik Alper’in, annesini çok sevmesine rağmen annesinin utanç verici sayılabilecek hareketlerine aşırı tepki göstermesi, Alper’in insanlarla sağlıklı bağlar kuramadığının önemli bir işareti daha.
Bu noktada Alper’le ilgili elimizdeki parçaları birleştirdiğimizde en başından beri ‘’ıssız’’lık olarak romantize edilen şeyin aslında ‘’kaçıngan bağlanma stili’’ olduğunu anlıyoruz. Kaçıngan bağlanma stiline sahip insanlar ilişkilerinde ‘’bağımsız’’ olmak isterler çünkü çocukluklarında ebeveynleriyle sağlıklı bağlar kuramamışlardır ve ihtiyaçları karşılanmamıştır. Bunun neticesinde bilinçaltlarında ‘’İhtiyaçlarının karşılanması için başkalarına güvenemezsin.’’ şeklinde bir inanç geliştirirler. Bu tarz insanlar yetişkinliklerinde gerçek hislerini ifade edemeyen, insanları küçümseyen, insanlara güvenmek zorunda kalmamak için insanlarla uzun vadeli bağlar kurmaktan kaçınan bireyler olurlar.
Alper’in, Ada’yı gerçekten sevdiğini ama bu sendromdan kurtulamadığını aslında filmin ilk yarısındaki şu sahneden anlarız seyirci olarak: Çiftimiz, bir kafede canlı müzik dinlerlerken önlerindeki yaşlı çiftin birbirine aşk dolu bakışlarını görürler. ‘’Bir insanla yaşlanma’’ düşüncesinin Alper’i ne kadar korkuttuğu o sahnede yüzünden belli olsa da Ada’nın aynı çifte hayranlıkla baktığını görünce yüzüne zoraki bir gülümseme yerleştirmeye çalışır Alper.
Finaldeki ayrılık için insanlar genelde bütün suçu Alper’e atıp Ada’ya üzülüyorlar ama Alper ne kadar suçluysa Ada da o kadar sorumludur bu trajediden. Kendisi Alper’in nasıl bir insan olduğunu, ilişkilerinin belli bir noktada bu şekilde biteceğini bilmesine rağmen Alper’in cazibesine dayanamayarak bu ilişkiye başlıyor. Açıkçası biraz ‘Daddy issues’ gibi geldi bana. İlk gecelerinden sonra çıkıp gitse ve bu ilişkiyi burada noktalasa yine bir şekilde Ada’ya hak verilebilir ve ‘’en azından Alper’in nasıl bir insan olduğundan emin oldu ya.’’ vs. denebilir ama son durumda ortada herhangi bir kandırılma vs. yok, her şey Ada’nın kendi tercihi.
Son olarak Ada’nın Alper’i unutamamışken başka birisiyle evlenmesi ve çocuk yapması rezil bir durum. Bu aşk değil, karaktersizlik. İnsanlar genellikle en yoğun duyguları yaşadıkları ilişkilerini aşk olarak hatırlar ama genelde toxic ilişkiler olur bunlar. Bence gerçek aşk her şeyin uçta yaşandığı inişli çıkışlı stresli bir ilişki değil iki tarafın da kendi karakter gelişimlerini tamamladığı ve birbirleriyle sağlıklı bağ kurdukları stabil bir ilişkidir. Demem o ki, kolaya kaçarak ilişki problemlerinizi romantize edip benimsemeyin. Sorunlu olan karşı tarafsa ve değişmiyorsa ondan kurtulun. Eğer sorunlu olan siz iseniz kendinizle ve geçmişinizle yüzleşin. Gerekiyorsa profesyonel destek alın ve değişin. Çünkü hayat sağlıklı ilişkiler kurdukça güzel.