●Bu hemen hemen herkesin okusa da okumasa da iyi kötü bildiği güzel kitabı bir ara okudum ama hangi yayından bilmiyorum. Sadece çok iyiydi diyabiliyorum şu anda. Belki başka zaman biraz kitaba ve yazara dair bilgilenip ortaya birkaç düzgün cümle koyabilirim.
Baba: "Söyle Margos Nerelisen?" Yine baba, kendi kendine cevap verir küçük oğluna sorduğu soruya: "Heredanlıyam." ●Yazarın okuduğum ilk kitabı "Gavur Mahallesi" idi. Her iki kitabında da anlatılanlar ve anlatım şekli hemen hemen aynı. Diğer kitabında Diyarbakır'daki birbirinden farklı ırklardan olan…devamıBaba: "Söyle Margos Nerelisen?"
Yine baba, kendi kendine cevap verir küçük oğluna sorduğu soruya:
"Heredanlıyam."
●Yazarın okuduğum ilk kitabı "Gavur Mahallesi" idi. Her iki kitabında da anlatılanlar ve anlatım şekli hemen hemen aynı. Diğer kitabında Diyarbakır'daki birbirinden farklı ırklardan olan insanların günlük yaşamlarını anlatıyordu. Burada da bunu yapıyor ama burada başrolde kendisi var. Kendi doğumundan, bebekliğinden, ailesinden, aşklarından yola çıkarak Diyarbakır'ın Gavur Mahallesini, orda yaşayan birbirinden farklı ama bir yandan da birbirine çok benzeyen insanlarını, onların hayatlarını, işlerini, iletişimlerini anlatıyor.
Kendisi de zaten Diyarbakır'da doğup büyümüş bir Ermeni.
Kitap çok akıcı, gerçekçi ve yer yer de komik. Ben iki kitabı da beğendim.
Başlangıç/Bitiş:
17 Ağustos Pazartesi
18 Ağustos Salı-2026
●Celaleddin Vatandaş'ın okuduğum bir önceki kitabı olan "Tevhid ve Değişim" Bu kitap ile çok benzer, yani ikisi birbirinin tamamlayıcısı gibi. Bu yüzden ben de ikisini ardarda okudum. Şöyle düşünülebilir iki kitap için: Tevhid ve Değişim → Tevhid nedir? → Tevhid…devamı●Celaleddin Vatandaş'ın okuduğum bir önceki kitabı olan "Tevhid ve Değişim" Bu kitap ile çok benzer, yani ikisi birbirinin tamamlayıcısı gibi. Bu yüzden ben de ikisini ardarda okudum.
Şöyle düşünülebilir iki kitap için:
Tevhid ve Değişim
→ Tevhid nedir?
→ Tevhid zaman içerisinde nasıl anlam kaybına uğradı?
→ İslam'ın temel kavramları nasıl dönüştü?
→ İnsan nasıl yeniden tevhid bilincine dönebilir?
Tevhid ve Toplum
→ Peki bu tevhid anlayışını gerçekten kabul edersek toplum nasıl görünür?
→ İnsan–iktidar ilişkisi nasıl olmalı?
→ İnsan–toplum ilişkisi nasıl olmalı?
→ Kul olmanın toplumsal sonucu nedir?
→ Şirk yalnızca bireysel bir inanç meselesi midir?
Bu yüzden ikinci kitap, bir bakıma ilkinin toplumsal devamı gibi okunabilir
☆Vatandaşın temel iddiası şu bu kitapta:
Tevhid, “Allah birdir” demekten ibaret bir inanç cümlesi değildir; insanın kime kul olacağını, hayatını hangi ölçülere göre düzenleyeceğini ve toplumun hangi değerler üzerine kurulacağını belirleyen bir dünya görüşüdür.
Bu nedenle kitap aslında “Allah'ın varlığına inanıyor musun?” sorusundan çok daha farklı bir soru soruyor:
“Hayatının gerçek sahibi ve belirleyicisi kim?”
Ve kitabın asıl tartışması burada başlıyor.
Kitapta Firavun örneğinin önemli olduğunu görebiliyoruz. Buna çok fazla yer veriyor, konu ile ilgili ayetlerden yola çıkarak Firavun ve Musa olayını ve dönemin Mısır'ını baştan sona anlatıyor. Bunun sebebi Firavun'un yalnızca “kötü bir hükümdar” olması değil.
Firavun örneği üzerinden iktidarın ilahlaşması meselesi anlatılıyor.
Firavun: “Ben sizin en yüce rabbinizim.”
diyen bir iktidar figürü.
Buradaki mesele şu:
Bir insan kendisini yalnızca siyasi yönetici olarak görürken başka bir şey;
“İnsanların neye inanacağına, hangi hakikati kabul edeceğine, nasıl yaşayacağına nihai olarak ben karar veririm” noktasına geldiğinde başka bir şey.
Vatandaş'ın Firavun örneğini kullanmasının nedeni bu. Dolayısıyla Firavun kitabın içinde tarihsel bir karakter olmaktan çıkıp bir iktidar biçiminin sembolüne dönüşüyor.
Ve bu, kitabın günümüze uzanan taraflarından biri.
Kitabın en güçlü tarafı: “İman” ile “hayat” arasındaki kopukluğu sorgulaması
İnsana; İnandığım şey ile yaşadığım hayat gerçekten aynı şey mi? sorusunu sordurtuyor.
Mesela kişi Allah'ın adalet istediğine inanıyor ama hayatında adaleti önemsemiyor.
Allah'ın insanın onurunu korumasını istediğine inanıyor ama insanlara zulmediyor.
Allah'ın tek otorite olduğunu söylüyor ama toplumun bütün kabullerini sorgulamadan kabul ediyor.
Bu durumda kitap şunu soruyor:
Tevhid sadece dilde mi kaldı?
İşte “tevhid ve toplum” ilişkisi tam olarak burada ortaya çıkıyor.
“Karınlarını statükodan doyuranlar statükoyu değiştiremezler”
sözü önemli. Çünkü tevhid yalnızca bir inanç sistemi değilse, insanın mevcut düzenle ilişkisini de değiştirmelidir.
Eğer kişi mevcut düzenden çıkar sağlıyor ve sonra o düzeni eleştirmeye çalışıyorsa, gerçekten dönüşüm yaratması zor.
Burada tevhid: çıkar ilişkilerinden bağımsızlaşma fikrine bağlanıyor.
Yani insanın “Ben ne kazanıyorum?” sorusundan önce:
“Doğru olan ne?” diye sorabilmesi.
Bu açıdan kitabı yalnızca dini bir kitap olarak değil, aynı zamanda ahlaki ve toplumsal bir eleştiri olarak okumak mümkün.
Kitapta Şuayb peygambere ve onun gönderildiği topluma da değiniyor. Onun gönderildiği Medyen-Eyke toplumunda ise en büyük sıkıntı yaratıcıya inanıyor olmalarına rağmen ticarette her türlü hileyi, yanlışı, ahlaksızlığı yapıyor olmaları ve bunu babadan, deden kalma bir doğru olarak görmeleri.
Yazarın iki kitapta da demek istediği özetle:
Allah'a inanıyor olmak, Allah'ın da kitabında dediği gibi her zaman, her yerde inanmak ve onun koyduğu kurallara göre yaşamak demektir. Aksi takdirde şirke düşmek her an, her şeyle olabilir.
Başlangıç/Bitiş:
15 Ağustos Cumartesi
16 Ağustos Pazar-2026
●Film, gerçek hayat hikayesinden esinlenen 1996 yapımı bir biyografik dramadır. Film, çocuk dâhisi olarak yetişen Avustralyalı piyanist David Helfgott'un baskıcı babasıyla yaşadığı travmatik çatışmaları, geçirdiği ağır zihinsel çöküntüyü, akıl hastalığıyla mücadelesini ve yıllar sonra müziğe ve hayata yeniden tutunuşunu anlatır.…devamı●Film, gerçek hayat hikayesinden esinlenen 1996 yapımı bir biyografik dramadır. Film, çocuk dâhisi olarak yetişen Avustralyalı piyanist David Helfgott'un baskıcı babasıyla yaşadığı travmatik çatışmaları, geçirdiği ağır zihinsel çöküntüyü, akıl hastalığıyla mücadelesini ve yıllar sonra müziğe ve hayata yeniden tutunuşunu anlatır.
Anne ve babalar çoğu zaman kendi yapamadıklarını çocukları yapsın istiyorlar oysa bu bir yerden sonra sadece bir baskı olarak kalıyor ve çoğu zaman da onlarsız yaşayamayacağımızı, kimseye güvenilemeyeceğini, kimsenin onlar kadar bizi sevmeyeceğini söyleyerek, bizi zayıf ve korkak yetiştirirler. Bunun adına da iyilik ya da aile olmak derler.
Neyse...
Müzikle bezenmiş güzel ve gerçek bir filmdi.
15 Ağustos Cumartesi-2026
●Celaleddin Vatandaş'ın bu kitaptaki temel iddiası şu: İslam'ın başlangıçta ortaya koyduğu tevhid anlayışı yalnızca “Allah birdir” demek değildi; insanın hayatındaki gerçek kulluk ve otorite ilişkisinin de yalnızca Allah'a yönelmesini gerektiriyordu. Zaman içinde bu ve benzeri temel kavramların anlamları daraltıldı/değişti. Dolayısıyla…devamı●Celaleddin Vatandaş'ın bu kitaptaki temel iddiası şu: İslam'ın başlangıçta ortaya koyduğu tevhid anlayışı yalnızca “Allah birdir” demek değildi; insanın hayatındaki gerçek kulluk ve otorite ilişkisinin de yalnızca Allah'a yönelmesini gerektiriyordu. Zaman içinde bu ve benzeri temel kavramların anlamları daraltıldı/değişti. Dolayısıyla bugün İslam'ı doğru anlamak istiyorsak önce kavramların ilk anlamlarına dönmemiz gerekir.
Kitabın yayınevi tanıtımında da özellikle tevhid kavramının sonradan “Allah'ın varlığının birliğini kabul etmek” düzeyine indirgenmesine dikkat çekiliyor. Yazara göre asıl Kur'ânî anlamda mesele, Allah'ı tek ilah kabul etmek ve yalnızca O'na kulluk etmektir.
Kitabın başlangıç noktası: “Tevhid” ne demek?
Biz bugün “tevhid” denince çoğu zaman:
“Allah birdir, eşi ve benzeri yoktur.”
şeklinde bir inanç cümlesi düşünüyoruz.
Vatandaş ise bunun eksik olduğunu söylüyor. Çünkü ona göre: Lâ ilâhe illallah
yalnızca: “Allah'tan başka yaratıcı yoktur.”
demek değildir.
Daha güçlü bir anlam taşır:
Allah'tan başka ilah yoktur; dolayısıyla kulluk edilmeye, mutlak biçimde bağlanılmaya, nihai otorite kabul edilmeye layık başka hiçbir varlık yoktur.
İşte kitabın bütün tartışması büyük ölçüde buradan çıkıyor.
Yani tevhid: Allah'ın varlığını kabul etmek → tamam değil.
Allah'ı tek ilah kabul etmek → kulluğu O'na yöneltmek → hayatı buna göre düzenlemek
şeklinde bütünsel bir anlayış.
Bu yüzden kitabın “değişim” dediği şey de basitçe “insanlar eskisi kadar dindar değil” meselesi değil. Dinin temel kavramlarının anlamlarının değişmesi.
En önemli mesele: Mekkeliler zaten Allah'a inanıyordu. Kitabın çok önemli taraflarından biri bu. Kur'an'daki Mekke toplumunu düşününce bazen şöyle bir tablo oluşuyor:
“Müslümanlar Allah'a inanıyordu, müşrikler ise Allah'a inanmıyordu.”
Vatandaş'ın üzerinde durduğu nokta ise bunun bu kadar basit olmadığı.
Mekke'deki müşriklerin Allah'ı tamamen inkâr etmeleri gerekmiyordu.
Onlar Allah'ın yaratıcı olduğuna inanabiliyorlardı. Ama Allah'ın yanında başka ilahlar, aracılar, kutsallar ve otoriteler kabul ediyorlardı.
Dolayısıyla problem: “Allah var mı, yok mu?” sorusundan daha genişti.
Asıl soru: “Allah hayatımızın tek ilahı mı?”
idi.
Bu ayrım kitabın omurgası.
Dolayısıyla Hz. Muhammed'in “Lâ ilâhe illallah” çağrısı yalnızca metafizik bir cümle değildi. Mekke toplumunun inanç, ahlak, sosyal ilişkiler ve güç düzenine dokunan bir çağrıydı.
Kitap üzerine yapılan değerlendirmelerde de eserin özellikle Mekke aristokratlarının “Lâ ilâhe illallah” çağrısına neden tepki gösterdiklerini inceleyerek başladığı belirtiliyor.
Peki Mekkeliler neden “Allah birdir” sözünden rahatsız olsunlar?
İşte kitabın en ilginç sorularından biri bu.
Eğer mesele yalnızca:
“Allah birdir.” demek olsaydı, Mekke'nin ileri gelenlerinin bu kadar sert tepki göstermesini açıklamak zor olurdu.
Çünkü mesele onların hayatındaki otorite düzenine de dokunuyordu.
Tevhid: “Sadece Allah'a kulluk edin.”
diyordu.
Bunun doğal sonucu: “Başka hiçbir varlığı mutlak otorite haline getirmeyin.”
oluyordu. Dolayısıyla tevhid yalnızca insanın Allah'la ilişkisini değil, insanın insanla ilişkisini de değiştiriyordu.
İşte kitap adındaki “değişim” kelimesini burada anlamaya başlıyoruz.
Tevhid insanı nasıl değiştiriyor?
Kitabın düşüncesinde tevhid, insanın hayatını parçalara ayırmıyor.
Yani: Evde Allah'a inanırım.
Camide Allah'a inanırım.
Ama ticaret başka, siyaset başka, ahlak başka, toplum başka...
şeklindeki ayrımı problemli görüyor.
Çünkü eğer Allah gerçekten ilah ise, O'nunla ilişkinin yalnızca ibadet saatlerine sıkıştırılamayacağı düşünülüyor.
Bu nedenle kitapta tevhid:
inanç + kulluk + ahlak + hayat tarzı + toplumsal düzen arasındaki ilişki üzerinden düşünülüyor. Bu yönüyle kitap aslında bir “tevhid tanımı” kitabından çok, tevhidin hayata geçirilmesi üzerine bir kitap.
“Değişim” tam olarak nedir?
Vatandaş'ın mantığı kabaca şöyle:
Bir kavramın anlamını değiştirirsen, o kavramın temsil ettiği hayat da değişir.
Örneğin: Tevhid = Allah'ın sadece yaratıcı olduğunu kabul etmek haline gelirse, insan:
“Allah yaratıcıdır ama hayatın diğer alanlarında başka otoriteler olabilir.”
diyebilir. Oysa yazarın savunduğu anlamda:
Tevhid = Allah'ı tek ilah kabul etmek ve kulluğu yalnızca O'na yöneltmek
olduğunda, bunun hayatın tamamına yayılan sonuçları vardır.
Dolayısıyla kavramdaki küçük bir değişiklik, bütün bir dünya görüşünün değişmesine yol açabilir.
Kitabın arka kapak açıklaması da değişimin temelinde özellikle “temel kavramların anlamlarının aslına oranla farklılaşması” bulunduğunu açıkça söylüyor.
Kitabın önemli kavramlarından biri: “İlah”
Burayı anlamadan kitabın yarısı anlaşılmıyor.
“İlah” sadece: “Tanrı” demek değildir.
Kitabın yaklaşımında ilah: kendisinin karşısında kulluk edilen, mutlak bağlılık gösterilen ve nihai otorite kabul edilen varlık anlamını taşır.
Dolayısıyla bir insan: “Ben Allah'a inanıyorum.” dediği halde hayatında başka şeyleri mutlaklaştırıyorsa, tevhid açısından problem ortaya çıkar.
Bu başka bir insan olabilir, para olabilir,
güç olabilir, toplum olabilir, gelenek olabilir, nefs olabilir, bir ideoloji olabilir.
Dolayısıyla kitabın “şirk” meselesini yalnızca eski insanların putlara tapması şeklinde görmemesinin sebebi de bu.
Put meselesi de burada farklılaşıyor
Put yalnızca taştan yapılmış heykel değildir.
Bir şeyi Allah'ın önüne geçirip ona mutlak bağlılık vermek, onu kutsallaştırmak veya Allah'ın sahip olduğu yetkiyi ona vermek de tevhid açısından problemli hale gelebilir.
Dolayısıyla: “Ben puta tapmıyorum, o halde şirk problemi benim için yok.” demek kitabın mantığı açısından yeterli değil.
Peygamberlerin ortak mesajı
Kitaba göre Hz. Muhammed'in tebliği yepyeni, tarihte ilk defa ortaya çıkan bir düşünce değildir. Bütün peygamberlerin ortak çağrısı: Allah'a kulluk etmek ve Allah dışındaki sahte ilahlardan uzaklaşmak.
Bu yüzden tevhid, yalnızca Hz. Muhammed dönemine ait bir kavram olarak değil, peygamberlik tarihinin temel mesajı olarak ele alınıyor.
Peygamberlerin gönderiliş amacı doğrudan tevhid hakikatini hatırlatmak olarak özetleniyor.
Yazarın düşüncesine göre İslam'ın ilk dönemindeki canlı tevhid anlayışı zamanla:
kurumsallaşıyor, gelenekselleşiyor,
bazı kavramların anlamları daralıyor,
din bazı ritüellere indirgenebiliyor,
insanın hayatındaki gerçek dönüşüm boyutu zayıflayabiliyor.
Böylece tevhid söylenen bir söz, İslam ise kimlik olarak taşınan bir şey haline gelebiliyor.
Yani: “Müslümanım.” demek ile
“Tevhid anlayışının gerektirdiği şekilde yaşıyorum.” aynı şey olmaktan çıkabiliyor.
Kitabın asıl eleştirisi burada.
Son sayfalarda kitap biraz ağırlaşıyor çünkü tasavvuf ve felsefe meselelerine değiniyor biraz. Bu iki konudan bazı kişilerin düşüncelerine, sözlerine yer veriyor ve biraz anlaşılmaz ya da ağır gelebiliyor okurken. En azından benim için öyleydi. Ama onun dışında okunabilir kolaylıkta diye düşünüyorum.
Başlangıç/Bitiş:
12 Ağustos Çarşamba
15 Ağustos Cuma-2026
Belki uygun bir zamanda bazı kesitler bırakırım yoruma...
●Cioran, okumaktan çoğu zaman zevk aldığım bir yazar çünkü düşünce yapısı, bakış açısı olarak kendimi ona çok benzetiyorum. Mesela neden doğduk ki? Doğarak her şeyi mahvettik gerçekten diyorum ben de onun gibi. Daha başka ne denilebilir ki bu benzerlik adına…devamı●Cioran, okumaktan çoğu zaman zevk aldığım bir yazar çünkü düşünce yapısı, bakış açısı olarak kendimi ona çok benzetiyorum. Mesela neden doğduk ki? Doğarak her şeyi mahvettik gerçekten diyorum ben de onun gibi.
Daha başka ne denilebilir ki bu benzerlik adına ama elbette bu benzerliğe rağmen aklım bazen hatta maalesef çoğu zaman onun derin cümlelerini anlamaya yetmiyor.
Bu kitabında kısa ama derin cümlelerle hayata, doğmuş olmaya, ölüme ve daha başka bazı şeylere dair konuşuyor. Tabii kitabın adından da anlaşıldığı üzere doğmuş olmanın sakıncası üzerine konuşuyor en çok da.
Ara ara dönüp okunacak, üzerine düşünülecek bir kitap. Bir ara okudum ama unutmuşum, bugün tekrar açıp bakınca hatırladım. Belki bir ara benim için en vurucu ve anlamlı cümleleri bırakırım buraya.