İnsan yumuşak ve esnek doğar, ölünce kaskatı ve serttir, Bitkiler yumuşak ve bükülebilir doğar, ölünce kırılgan ve kurudurlar. Yani her kim sert ve katı ise ölümün mürididir. Her kim yumuşak ve uysal ise yaşamın mürididir. Sert ve katı olan kırılır.…devamıİnsan yumuşak ve esnek doğar,
ölünce kaskatı ve serttir,
Bitkiler yumuşak ve bükülebilir doğar,
ölünce kırılgan ve kurudurlar.
Yani her kim sert ve katı ise ölümün mürididir.
Her kim yumuşak ve uysal ise yaşamın mürididir.
Sert ve katı olan kırılır.
Yumuşak ve esnek olan galip gelir.
-LAO TZU
Bu dünya kurulalı beri insanoğlu sevdigi her şeye ihanet etti. Biz sadece izledik, anlamanı bekledik. Çünkü dünya senin değil insan. Dünya yalnız sana ait değil. Bundan binlerce yıl evvel böyle söyledi yılanların şahı. Ey insan sen sakın sevme beni. Ama…devamıBu dünya kurulalı beri insanoğlu sevdigi her şeye ihanet etti. Biz sadece izledik, anlamanı bekledik. Çünkü dünya senin değil insan. Dünya yalnız sana ait değil. Bundan binlerce yıl evvel böyle söyledi yılanların şahı. Ey insan sen sakın sevme beni. Ama insan dinlemedi. Aşık oldu Şahmaran'a ve onu kendine aşık etti. Sonra da öldürdü sevdiğini. Kor gibi yanan bir vicdan, iflah olmaz bir pişmanlık kaldı geri. Ve cevaplanmamış sorular...
Kim ne derse desin. Bu hikaye asırlar önce ihanetle başladı. Yol kötülükle çizildi bi kere. İhanet bi kere başlamaya görsün, sürer gider insanoğlunun ömründe. Çünkü birini öldürmek kendinde yaşatmaktır sadece.
Özünü inkar etmek hasta eder insanı. Kendimizden kaçtığımız, doğamızı kabullenmediğimiz her saniye aslında kendimize karşı bir suç işlemiş sayılırız. Ne kadar inkar edersek edelim özümüz içimizde bir yerlerde var olmaya devam eder çünkü.
~ Alıntı
Geçmişimiz biz hatırlasak da hatırlamasak da bir yerlerde kayıtlıdır. Nasıl ki bir kara kutu ne kadar darbe alırsa alsın içindeki bilgiler kaybolmaz, geçmişimiz de öyledir. Tatlar, kokular, anlar bir gün tekrar hatırlanmak üzere en doğru zamanı bekler. Ve geçmiş biz…devamıGeçmişimiz biz hatırlasak da hatırlamasak da bir yerlerde kayıtlıdır. Nasıl ki bir kara kutu ne kadar darbe alırsa alsın içindeki bilgiler kaybolmaz, geçmişimiz de öyledir. Tatlar, kokular, anlar bir gün tekrar hatırlanmak üzere en doğru zamanı bekler. Ve geçmiş biz unutsak bile bizi etkilemeye devam eder.
Geçmişin bizi ne kadar etkilediğini bilseydik onunla yüzleşmekten yine de kaçar mıydık? Ya da biz kaçsak bile o bizim peşimizi bırakır mıydı?
Kabul edilmeyen geçmiş, kendini başka nesillerde başka suretlerde tekrar eder. Aslında bu sanıldığının aksine olumsuz değil, yaşamı sürdürebilmemiz için son derece gerekli bir mekanizmadır. Çünkü bizden önce karanlığın içinden geçenler bize ordan çıkmanın yolunu da gösterirler. Geçmişi kabul etmek bugünkü tercihlerimizi değiştirir. Peki tercihlerimiz değişirse geleceğimiz de değişir mi?
Yıllar önce yakılmış bir ateşin bugüne kadar yandığına inanmak zor dimi? Peki ya vaktinden önce sönmüşse o ateş. Geriye sadece koyu bi duman kalmışsa. Mümkün müdür o küllerden yeniden doğmak?
Büyüklerimizden biri haksızlığa uğradığında bazen kendimizi onun olduğu duruma düşürürüz. Bak ben de senin gibiyim, tıpkı senin gibi mahkumum, senin gibi evladımdan ayrıyım, senin gibi kurbanım, tıpkı senin gibi kayıplarım var diyerek onu onurlandırmak isteriz. Tabii ki farkına bile varmayız öyle davrandığımızın. Oysa bu döngüden çıkmamız mümkündür, çünkü bu onların yasam planıydı, bizim değil.
Anne ve babalarımızın biz doğmadan önce bir hayatları olduğunu unutup tanıştıklarını, aşık olduklarını, seviştiklerini, onlar seviştiği için hayatta olduğumuzu unuturuz. Ama hiç unutmadığımız şeyler de vardır. Mesela onlara duyduğumuz öfke.
En güçlü bağlar doğmamızı sağlayan insanlarla aramızdaki bağlardır. Kaç yıl geçerse geçsin, kaç ihanet yaşanırsa yaşansın, ailede ne kadar mutsuzluk olursa olsun, önemli değil. Kendi irademiz pahasına bile olsa onlarla bağımız devam eder. Geçmişle bağımızda kitlenip kalmış her şey, bugünkü hayatımızda bir şekilde görünür olur. Belki de şans ya da şanssızlık dediğimiz her şey geçmişte atılmış ya da atılmamış adımların sonucudur. Dünyaya gelmek bir seçim mi? ve dünyaya gelirken ailemizi seçmiş olabilir miyiz? Genlerimiz, atalarımız, sorunlarımızın hem kaynağı hem de çözümü olabilir mi? Bütün bu soruları cevaplamak yıllarımı alacaktı ama o anda emin olduğum tek şey bir yerden başlamam gerektiğiydi.
~Alıntı
Arada sallanacağız, arada düşeceğiz ve bu olduğunda şükredeceğiz. Yaşam bizi bir hikayemizle daha yüzleştirdiği için, o her ne ise onunla göz göze gelip, temizleyip biraz daha gerçekte yaşayabilme fırsatını yakaladığımız için şükredeceğiz.
Bundan uzun zaman önceydi. Bir roman düştü gönlüme. Aşk Şeriatı. Yazmaya cesaret edemedim. Dilim lal oldu, kalemimin ucu kör. Kırk fırın ekmek yemeye yolladım kendimi. Dünyayı dolaştım. İnsanlar tanıdım, hikayeler topladım. Üzerinden çok bahar geçti. Fırınlarda ekmek kalmadı; ben hâlâ…devamıBundan uzun zaman önceydi. Bir roman düştü gönlüme. Aşk Şeriatı. Yazmaya cesaret edemedim. Dilim lal oldu, kalemimin ucu kör. Kırk fırın ekmek yemeye yolladım kendimi. Dünyayı dolaştım. İnsanlar tanıdım, hikayeler topladım. Üzerinden çok bahar geçti. Fırınlarda ekmek kalmadı; ben hâlâ ham, hâlâ aşkta bir çocuk gibi toy...
"Hamuş" derdi Mevlana kendine. Yani Suskun. Düşündün mü hiç, bir şairin hem de nâmı dünyaya sarmış bir şairin, yani işi gücü, varlığı, kimliği ve hatta soluduğu hava bile kelimelerden müteşekkil olan ve elli binden fazla muhteşem dizeye imza atmış bir insanın, nasıl olup da kendine SUSKUN adını verdiğini...?
Kâinatın da tıpkı bizimki gibi nazenin bir kalbi ve düzenli bir kalp atışı var. Seneler var ki nereye gidersem gideyim o sesi dinledim. Her bir insanı Yaradan'ın emaneti saklı bir cevher addedip, anlattıklarına kulak verdim. Dinlemeyi sevdim. Cümleleri kelimeleri ve harfleri... Oysa bana bu kitabı yazdıran şey som sessizlik oldu.
Mesnevi'yi şerhedenlerin çoğu bu ölümsüz eserin "b" harfiyle başladığına dikkat çeker. İlk kelimesi "Bişnev!"dir. Yani "Dinle!" Tesadüf mü dersin ismi "Suskun" olan bir şairin en kıymetli yapıtına "Dinle!" diye başlaması. Sahi sessizlik dinlenebilir mi?
Bu romanda her bölüm aynı sessiz harfle başlar. "Neden?" diye sorma, ne olur. Cevabını sen bul. Ve kendine sakla. Çünkü öyle hakikatler var ki bu yollarda, anlatırken bile sır kalmalı.
A.Z. Zahara
Amsterdam, 2007
~Sineraf grubumuzun filmi~ Benim açımdan güzel bir motivasyon filmiydi. Kimse ailesinin veya çevresinin sunduğu bir hayatı yaşamak zorunda değil. Herkesin küçük veya büyük istediği bir şeyler mutlaka vardır. Her birey kendine özgüdür. Toplumun bizi baskılamasına izin vermeyelim, baskılayıcı toplumun bir…devamı~Sineraf grubumuzun filmi~
Benim açımdan güzel bir motivasyon filmiydi. Kimse ailesinin veya çevresinin sunduğu bir hayatı yaşamak zorunda değil. Herkesin küçük veya büyük istediği bir şeyler mutlaka vardır. Her birey kendine özgüdür. Toplumun bizi baskılamasına izin vermeyelim, baskılayıcı toplumun bir parçası da olmayalım. Her bireyin ihtiyacı olan şey ne yapıyor olursa olsun birileri tarafından desteklendiğini hissetmektir. En çok da ailesi tarafından desteklendiğini hissetmek. Umarım çevrenizde sizleri destekleyen kişiler vardır. İnanın bu gerçekten çok değerli bir şey🙏🏻
Kimi der ki kadın; Uzun kış gecelerinde, Serip bir döşek gibi Yatmak içindir. Kimi der ki kadın; Yeşil bir harman yerinde, Dokuz zilli bir köçek gibi Oynatmak içindir. Kimi der ki, hamur yoğurur. Kimi der ki, çocuk doğurur. Her ağızdan…devamıKimi der ki kadın;
Uzun kış gecelerinde,
Serip bir döşek gibi
Yatmak içindir.
Kimi der ki kadın;
Yeşil bir harman yerinde,
Dokuz zilli bir köçek gibi
Oynatmak içindir.
Kimi der ki, hamur yoğurur.
Kimi der ki, çocuk doğurur.
Her ağızdan bir söz:
Kimi der ki, ilk göz ağrım.
Kimi der ki, onunla dolu bağrım.
Kimi der ki, bunca yıldır yaşıyorum ayalimdir.
Kimi der ki, boynumda taşıyorum vebalimdir.
Ne bu,
Ne şu.
Ne öyle,
Ne böyle.
Ne döşek,
Ne köçek.
Ne ayal,
Ne vebal…
O benim;
Kollarım, bacaklarım, dudaklarım,
Ve başımdır..
Yavrum, anam, öz kardeşim, karım,
Hayat arkadaşımdır…
Nazım Hikmet RAN
Toplam yedi bölümden oluşan dizinin en iyi bölümü kesinlikle son bölümdü benim için. Âdeta Beth Harmon'un ailesinden biriymişim gibi gururlandım. En güzel turnuva sahneleri Moskova'da olanlardı bence. Özellikle Borgov ile olan oyunu çok heyecanlı ve gurur vericiydi. Döneme göre sadece…devamıToplam yedi bölümden oluşan dizinin en iyi bölümü kesinlikle son bölümdü benim için. Âdeta Beth Harmon'un ailesinden biriymişim gibi gururlandım. En güzel turnuva sahneleri Moskova'da olanlardı bence. Özellikle Borgov ile olan oyunu çok heyecanlı ve gurur vericiydi. Döneme göre sadece erkeklerin oynadığı santrançta genç bir kadının böyle bir başarı elde etmesi mükemmel hissettirdi. Borgov'un Beth'i tebrik ettiği sahne çok tatlıydı. Son bölümünü sürekli olarak açıp izleyeceğim bir dizi oldu kendisi. Moskova'da oteldeyken Townes'ın gelmesi ve diğer arkadaşlarının da telefonda destek olması çok tatlı bir sürprizdi, yine en sevdiğim sahnelerden biri oldu.
Walter Tevis'in 1983 tarihli aynı adlı romanına dayanan bu dramatik mini dizi ile birlikte santranca olan ilgi fazlasıyla artmış. Uluslararası Santraç Federasyonu'na göre, şu anda yaklaşık 1 milyar akıllı telefona bir tür santranç uygulaması indirilmiş ve salgından sonra her gün online olarak oynanan oyun sayısı yaklaşık yüzde 50 artarak 6.5 milyona yükselmiş.
~Sineraf grubumuzun filmi~ İkiz değil, aynı kişiler! Derste anlattığı konuların 'kaos ve diktatörlük' üzerine olması Adam'ın baskı altında olduğunun bir göstergesi sanırım. İzlediği filmde, baskın bir kadın karakterinin bavullarını taşıyor ve onun altında ezilen bir tiplemeyi oynuyor. Kadına kur yapmaya…devamı~Sineraf grubumuzun filmi~
İkiz değil, aynı kişiler! Derste anlattığı konuların 'kaos ve diktatörlük' üzerine olması Adam'ın baskı altında olduğunun bir göstergesi sanırım. İzlediği filmde, baskın bir kadın karakterinin bavullarını taşıyor ve onun altında ezilen bir tiplemeyi oynuyor. Kadına kur yapmaya çalışan adamın kravatında örümcek ağı deseni vardı. Filmin bir çok yerinde bulunan örümcek, kadının ağına düşmeyi anlatmaya çalışmış. Kadınların baskısıyla ezilen ve istediğini yapamayan Adam'ın kendi içinde oluşturduğu Antony karakteri oldukça vahşi ve istediğini elde eden bir tipleme.
Helen kocasına okulda gününün nasıl geçtiğini soruyor ve Adam şaşırıyor. Yani Helen Adam ve Antony'nin aynı kişi olduğunu anlıyor. Okulda Adam'ı gördüğünde ki şaşkınlık da bu yüzden sanırım. Hatta akşam eve geldiğinde o adamı görmeye gittiğini anlatıyor. Neden bahsettiğini hiç bilmiyorum dediğinde ise Helen;
-"Bence biliyorsun, bence biliyorsun" diyor. Burada Helen Adam'ın hastalığını farkediyor.
Finalde Adam Helen'in arkasından gidip dev örümceği görünce önce irkiliyor tabii ben de irkiliyorum😂 sonra kanıksıyor ve film o yüz ifadesiyle bitiyor. Yönetmen seyirciye anladınız mı diye soruyor sanki ama ben çoğu yeri anlamadım. O kadar da dikkatli izledim, notlar tuttum ama yok😂
Bu arada sanırım Adam o iki evi de tutmuş. Zarftan çıkan anahtar meselesini hiç anlayamadım. Diğer evin anahtarı mı acaba diye düşündüm.
Film Jose Saramaga'nun "Kopyalanmış Adam" kitabından uyarlanmış.