Dünyada o kadar çok izlenecek film, okunacak kitap, gezilecek yer var ki insan, hayatı boyunca birçoğunu yapamayacağı için üzülüyor. Romalılar bu durumu "Ars longa, vita brevis" diyerek özetlemiş. "Sanat uzun , hayat kısa."
Gece 12'den sabah 7'ye kadar açık olan bir gece restoranında, Usta aşçımız ve müşterileri arasındaki samimi diyalogları ve paylaşımı anlatıyor bu güzel dizi🏵️ Toplumun her kesiminden fazlasıyla müşterisi olan mekâna bölümlük gelip giden kişiler olduğu gibi baştan sona bütün hikayelerde…devamıGece 12'den sabah 7'ye kadar açık olan bir gece restoranında, Usta aşçımız ve müşterileri arasındaki samimi diyalogları ve paylaşımı anlatıyor bu güzel dizi🏵️ Toplumun her kesiminden fazlasıyla müşterisi olan mekâna bölümlük gelip giden kişiler olduğu gibi baştan sona bütün hikayelerde bulunan müdavimler de yer alıyor.
Her bölüm başka karakterlerin hikayesi anlatılıyor ve hem aşçı hem de gelen diğer müşteriler durumu kendi derdi gibi sahiplenip hep birlikte çözmeye çalışıyorlar. Ara ara kültür farklılığı yüzünden garipsediğim diyaloglar oldu yalan yok ama genel manada çok sıcak ve içten geldi bu dizi bana. Müziklerinin de etkisiyle izlerken huzur bulduğumu fark ettim💜 25 dakikacık kısa bir bölümde hem olayları hem karakter gelişimini görmek ve sonuca ulaşabilmek de insanı sıkmadan izleme istegi sağlıyor.
Ustanın menüsü belli olsa da malzemesi varsa ya da malzemesini getirirlerse -ve yapabileceği bir yemekse- müşterilerin istediği yemekleri geri çevirmeyip mutlaka yapıyor. Müşterileri sadece kazanç kapısı olarak görmeyip duygusal ihtiyaçlarını da önemsediği için bir gelen bir daha bırakamıyor hâliyle. Az ve öz konuşan, dolu ve dozunda tavsiyeleriyle birçok kişiye yardımcı olan bu kıymetli aşçının hikayesini de öğrenmek isterdim.
Her bölümde farklı bir yemeğin yapılışını görüyoruz. Yemekler bazen sadece karakterin sevdiği yemek olurken bazen hikayle uyumlanan, anlamı olan yemekler olabiliyor. 20 bölümde 20 farklı Japon lezzeti öğrenmiş oluyoruz. Bölüm sonlarında karakterlerin ekrana bakarak yemeğin yapılışını anlatması, birkaç cümleyle bize veda etmesi çok tatlıydı.
Midnight Dinner dizisi normalde 5 sezonmuş, ben son iki sezon olan Tokyo hikayelerini izlemişim. Baştaki 3 sezonu da kesinlikle izleyeceğim.
Ölen kişilerin eşyalarıyla oluşturulan kukla bebekleri satın alan ailelere tek şart sunulur; zaman dolduğunda kuklayı bir gün kutusunda bırakmaları. Kolaymış gibi görünen bu şartı yerine getirmek kayıp yaşayan bir anne için sınırları aşan bir sınava dönüşecek ve gerçekle olan bağlantısını…devamıÖlen kişilerin eşyalarıyla oluşturulan kukla bebekleri satın alan ailelere tek şart sunulur; zaman dolduğunda kuklayı bir gün kutusunda bırakmaları. Kolaymış gibi görünen bu şartı yerine getirmek kayıp yaşayan bir anne için sınırları aşan bir sınava dönüşecek ve gerçekle olan bağlantısını temelden sarsacaktır.
Sonunu böyle beklemiyordum, kuklanın yapılma şekli ve insanların algısını nasıl etkileyebildiklerini de görmek isterdim. 9 dakikalık bir film için beklentimi aşan bir kalitedeydi.
Bugün benim için çok özel bir gündü. Normalde buraya hayatımla ilgili detayları yazmıyorum ve yine yazmam muhtemelen ama canım şehrime 10 yıl sonra kavuşmuşken burada anısı kalsın istiyorum💜 Ankara'ya en son 2016'da diplomamı almak için gitmiştim ve tekrar gitmek bir…devamıBugün benim için çok özel bir gündü. Normalde buraya hayatımla ilgili detayları yazmıyorum ve yine yazmam muhtemelen ama canım şehrime 10 yıl sonra kavuşmuşken burada anısı kalsın istiyorum💜
Ankara'ya en son 2016'da diplomamı almak için gitmiştim ve tekrar gitmek bir türlü nasip olmamıştı. Soluduğum ilk havasında dahi huzuru hissetmek Istanbul gibi kaosla dolu bir şehirden sonra sürpriz olmadı tabii. Ankara aşkım artık ayyuka çıkacak hale gelmişken bugün birine adres tarif ederken fark ettim ki hiçbir detayını da unutmamışım. Unutmadığım için de inanılmaz mutlu oldum tabii🥲 Anladım ki insan bir şeyi, bir insanı, bir şehri çok sevince onunla ilgili her şeyi hafızasının en güzel yerinde özenle saklıyor. Canım okulumu, yaşadığım gezdiğim yerleri adımlarken geçmişin ve arkadaşlarımın silüetleri, dört bir yandan etrafımı sardı. Bütün o güzel günleri sevgiyle andım ve 4 yıl boyunca Gazi'de bu güzellikleri yaşayabildiğim için şükrettim. Bir gün tekrar orada yaşayabilme umuduyla ayaklarım geri geri gitse de İstanbul'a dönüyorum şimdi. Okuldan mezun olurken yazdığım gibi kendine, sevdiklerime iyi bak hep güzel kal Ankara'm💜💜
Tüm ciddiyetiyle anlatılan Orta Çağ hikayelerinin yanında, hiçbir ortamda ciddiyeti koruyamayıp nazlı bir kız çocuğu gibi takılan Prens'i anlatan bu dizi absürt komedinin önemli örneklerinden biri kesinlikle. Ağır hüzünlü sahnelerde bile hiç beklenmeyecek sözleriyle ortamın kasvetli havasını dağıtan, başına gelen…devamıTüm ciddiyetiyle anlatılan Orta Çağ hikayelerinin yanında, hiçbir ortamda ciddiyeti koruyamayıp nazlı bir kız çocuğu gibi takılan Prens'i anlatan bu dizi absürt komedinin önemli örneklerinden biri kesinlikle. Ağır hüzünlü sahnelerde bile hiç beklenmeyecek sözleriyle ortamın kasvetli havasını dağıtan, başına gelen en küçük şeyi abartıp drama queenliğin dibini sıyıran bu karakteri çok seviyorum ya😄
Türk komedi geçmişiyle ilgili yetkinliğe sahip değilim açıkçası ve Giray Altınok'u Noluyo Ya'nın Düşük Bütçeli Talk Şov'unda izleyene kadar hiç tanımıyordum. Videoda Giray'ın çabasız komik hallerini görüp eğlendiğim için işlerini araştırıp Prens'i de o şekilde bulmuştum. İyi ki denk gelmiş de izlemişim. Dizinin havası bana Kahpe Bizans filmini hatırlatıyor. İçinde mantık aramayıp komik gariplikleri izleyip geçeceğimiz yapımlar ikisi de. Günümüzde kafa dağıtıp modumuzu yükseltecek bir şeyler izlemeye daha çok ihtiyacımız var gibi geliyor gerçi.
3. sezondaki Osmanlı sahneleri çok iyiydi. Fatih Sultan Mehmet'in karşısına Prens gibi biri gerçekten çıkmış olsaydı o da akli dengesi yerinde değil zannederdi muhtemelen😄 Sezonlardaki küçük kelime şakaları ve göndermeler de iyiydi. Özellikle Hayalet'i gördüğümüz sahne ve Machiavelli göndermesine bayıldım. Dizide rahatsız olduğum tek şey 3. sezondaki yeme içme sahnelerinin tamamında duyduğumuz çiğneme/ yutkunma sesleri oldu. Özellikle yapıldığı belli ama keşke yapmasalarmış kulaklıkla izlediğim için işkence çektim resmen. Bu sene 4. sezonu çekilecekmiş. Kaç sezon sürerse sürsün izlemeye devam edeceğimiz yapımlardan biri oldu sanırım Prens👑
Spoiler içeriyor
Serinin 5. kitabı olan Dune Sapkınları şu ana kadar okuması en kolay kitabıydı bence. Özellikle Tanrı İmparatoru'nun ağır işleyişinden sonra bu kitabın akıp gitmesi çok iyi geldi ve olayların gelişimiyle en sevdiklerimden biri oldu. Dune Sapkınları genel çerçevede; Bene Gesseritler,…devamıSerinin 5. kitabı olan Dune Sapkınları şu ana kadar okuması en kolay kitabıydı bence. Özellikle Tanrı İmparatoru'nun ağır işleyişinden sonra bu kitabın akıp gitmesi çok iyi geldi ve olayların gelişimiyle en sevdiklerimden biri oldu.
Dune Sapkınları genel çerçevede; Bene Gesseritler, Rahipler, Saygın Analar, Tleilaxlılar arasında; Sheeana ve Duncan Idaho üzerinden ilerliyor. Nesli özenle devam ettirilen Atreides soyunun gelişimini ve Tleilaxlıların çevirdiği gizli işleri Bene Gesseritlerin hakim bakış açısıyla okuyoruz. Dune evreninde sabit kalan, yerinde sayan bir şey yok neredeyse ve bu kitapta da dönüşen Rakis'i son haliyle görüyoruz.
Dune'a başlarken ön göremediğimiz konulardan biri bu değişimler ve zamanın inanılmaz hızlı ilerlemesi. Bir kitapta II. Leto yeni büyüyorken diğer kitapta 3500 yıldır hüküm sürdüğünü okuyoruz. Sonraki kitapta onun ölümünden 1500 yıl sonrası anlatılıyor. Serinin işlenişini çok beğensem de bazı karakterleri daha uzun okumak isterdim açıkçası. Genel manada karakterlerin dönüşüm sürecine sonuna kadar tanık edip vuruş noktası ve sonrasını pek göstermiyor. Bu da bağ kurduğumuz karakterlere çok ani bir vedaya sebep oluyor. Yani Ganimet'in yetişkin hallerini, Siona'nın evliliği kabul ettiği kısımları ya da Teg'in büyük savaşı gibi gibi birçok sahneyi okumak isterdim.
Serinin bütününe baktığımda sürekli yeni ve güçlü karakterlerin eklenmesi başta kafa karışıklığı oluşturuyor çünkü bu, akılda tutulması gereken çok fazla insan anlamına geliyor ama bir süre sonra buna da alışılıyor tabii.
İlk kitabı okurken Duncan Idaho öldüğünde üzülmüştüm. Sonrasında ondan böyle bir hikaye çıkmasını beklemiyordum. Hikayede gelenler gidenler derken sürekli bi akış var olup Idaho'nun her zamanda çeşitli şekillerde bulunmasının bir sebebe bağlanacağı belliydi. Idaho'ların yetiştirdirildiği, Tleilaxlıların meşhur aksolotl tanklarının vardığı noktayı asla beklemiyordum. Frank Herbert birkaç sene daha yaşasaydı seride geçen, detaylarını göremediğimiz çok daha fazla sır ortaya çıkarmış gibi geliyor.
Serinin bitmesine son bir kitap kaldı. Hem bitmesine kıyamıyorum hem kurguyu zihnimde tamamlayıp rahat bir nefes almak istiyorum duygularım karışık biraz.
Çok çok uzun zamandır gününde televizyonu açıp izlediğim bir dizi olmamıştı. Bu diziyi arkadaşlarım o kadar fazla kez söylediler ki YouTube'dan birkaç videosuna bakayım derken İso'yla Fadime'nin enerjisini beğenip izlemeye başladım. Dizide saçma olan çok fazla şey var ama garip…devamıÇok çok uzun zamandır gününde televizyonu açıp izlediğim bir dizi olmamıştı. Bu diziyi arkadaşlarım o kadar fazla kez söylediler ki YouTube'dan birkaç videosuna bakayım derken İso'yla Fadime'nin enerjisini beğenip izlemeye başladım. Dizide saçma olan çok fazla şey var ama garip bir şekilde kendini izletiyor da.
Temel hikayesi güzel olsa da gidişatın sürekli hayranlara göre şekil alması, karakterlerin bir anda tamamen zıt yöne evrilebilmesi gibi sebepler soğuttu iyice. Esme ve İso favori karakterlerim ikisi de incelikle, özenerek yazılıyor. Özellikle İso erkeklere de kadınlara da seven insanın nasıl olması gerektiğini öğretmeye yazılmış gibi maşallah. Gel gör ki Adil'le Fadime bir o kadar özensiz saçmalayan karakterler ve izleme isteğimi kaçırıyorlar. Başladığı gibi ilerleseydi ortaya çok sağlam bir iş çıkabilirdi ama bu haliyle 20 bölümde bile içim sıkıldı. Bizim dizilerin genel sorunu bu aslında. Çok iyi bir fikir bulunuyor ama diziyi uzatmak için o kadar sündürüp bozuyorlar ki o iyi fikirden eser kalmıyor.
İzlediğim en güzel filmlerden biriydi. Tourette sendoromuna sahip Brad Cohen'in gerçek hayatı ve hayalleri üzerinden toplumun 'normal' kalıbı dışındaki insanlara bakış açısını yansıtan mükemmel bir film. Türü fark etmeksizin bir farklılığı olan insanlara cahilce yaklaşılmasından, dışlanmalarından ve inatla kalplerinin kırılmasından…devamıİzlediğim en güzel filmlerden biriydi. Tourette sendoromuna sahip Brad Cohen'in gerçek hayatı ve hayalleri üzerinden toplumun 'normal' kalıbı dışındaki insanlara bakış açısını yansıtan mükemmel bir film.
Türü fark etmeksizin bir farklılığı olan insanlara cahilce yaklaşılmasından, dışlanmalarından ve inatla kalplerinin kırılmasından nefret ettiğim için filmin ilk yarısı biraz zorladı yalan yok. Toplum dediğimiz genel kitle içinde bu tarz çiğ davranışlar hep görülür de doktorların ve özellikle öğretmenlerin tavrı aşırı sinirimi bozdu. Öğretmen sınıfa girdiği andan itibaren bütün çocukların değerli olduğunu ve her biri için ayrıca çaba harcanması gerektiğini bilmeli, buna uygun davranmalıdır. Hele ki özel çocuklar için ortamı uygun hale getirmek, çocuklar arasındaki empatik iletişimi ve sınıf içi sağlıklı etkileşimi sağlamak öğretmenin ders anlatmaktan çok daha öncelikli görevidir. Bu bilinç eğitim görmekle karaktere eklemlenecek bir özellik değil ne yazık ki öyle olsaydı bütün öğretmenler çok duyarlı insanlar olurdu. Brad, ona uygun görülmese de hayali olan öğretmenliği en iyi şekilde yapacak duyarlılığa ve bilince sahip biri. Kendi yaşadığı durum, çocukları/ insanları anlamak, onları olduğu haliyle kabul edip sevmek ve desteklemek konusunda çok iyi bir öğretmen olmuş onun tabiriyle.
Babasının tavrını o kadar çok velide gördüm ki hiç şaşırtmadı. Çocuğunun iyi yaptığı her şeyi gururla kabul edip yapamadığı, hata yaptığı ya da başarısız olduğu şeyleri asla kabullenemeyen insanların çoğu ebeveynliğini mükemmel sanıyor üstelik. Neyse ki Brad'in babası gibi hatasını anlayıp çocuğu için çabalayanlar da oluyor. Annesine bayıldım resmen. Doktorlar bile dikkat çekmek istiyor deyip başlarından savarken o, çocuğuna inanıp çaresini bulmak için çabaladı. Brad için annesi ve ortaokul müdürü kesinlikle çok önemli birer şans.
Bu tarz filmlerin toplum içi kaynaşmayı ve empatiyi arttırma amaçlı kamu spotu niyetine izletilmesi gerektigini düşünüyorum.
Spoiler içeriyor
Aşk, hissedilen en yoğun duygulardan biri malum. Bir de aşka çok benzeyen ama daha tehlikeli haliyle takıntı var. Aşkın yaşayanda akıl mantık bırakmayanı, göze perde indireni birçok insan için daha tercih edilir geldiğinden mi bilmem iki duygu birbirine fazlasıyla karıştırılıyor.…devamıAşk, hissedilen en yoğun duygulardan biri malum. Bir de aşka çok benzeyen ama daha tehlikeli haliyle takıntı var. Aşkın yaşayanda akıl mantık bırakmayanı, göze perde indireni birçok insan için daha tercih edilir geldiğinden mi bilmem iki duygu birbirine fazlasıyla karıştırılıyor.
Kemal, Füsun'la arasında gelişen duyguları, yapacağı mutlu evlilik öncesi küçük bir heyecan olarak görüyordu başta. Füsun'u tam anlamıyla sevmiyor ama kaybetmek de istemiyordu. Füsun ona aşık olunca ya giderse korkusundan kurtulmuş, evlendiğinde devam edebilecek bir ilişki gibi görmeye başlamıştı. Sevgilisini nişanına çağıracak kadar da yüzsüzleşmişti hatta. Planlarını bozan ve asıl hikayeyi başlatan, Füsun'un bir anda ortadan kaybolması oldu aslında. O noktada Kemal'in aşk olmayan ama öyle zannettiği saplantısı da başlamış oldu.
Onun yaşadığı duyguyu aşk kabul etmeme sebebim Füsun'u tamamen maddesel bir varlık haline getirmesi. Ruhu, hayalleri, düşünceleri yokmuş da nefes alan bir konu mankeniymiş gibi istediği her türlü duyguyu Füsun'a mâl edip sadece kendi dünyasına odaklanması aşkın yapısına tamamen ters geliyor bana. İnsan sevdiği, aşık olduğu insanı merak eder. Düşüncelerini, hislerini anlamak için çabalar ama Kemal, ben mutluysam Füsun da mutludur bencilliğiyle kızı idealize edip bir kabuk haline getirdiğini bile fark edemedi. Hikayesini yazara anlatırken bile insanlar görsün, ne kadar büyük bir aşk desin düşüncesinde, işin şovunda yani.
Hani böyle adamlar vardır. Hep bir melankoli havasında dünya başına yıkılmış gibi takılıp kendini acındırmayı seven ama etik değerleri olmayan, birden fazla kişiyi kandırmayı bile kendine hak gören.. Kemal, Sibel'e kendini anlatıp ondan ayrılarak Füsun'la evlilik yoluna girseydi iki kızı da kandırmamış, hislerinin arkasında dimdik durmuş olurdu. Oysa, o tam tersi Füsun'u kendine layık görmediği için asla onunla evlilik düşüncesine girmedi ve ideal eş statüsünde gördüğü Sibel'i defalarca aldatırken de hiç pişman olmadı. Arkadaşına, kendi nişanında sevgilim var derkenki o kendini beğenmiş hali yüzünden bile tam bir zavallı olarak kalacak Kemal benim gözümde.
Dizide Kemal takıntılı kişiyi temsil ediyor evet ama psikolojik anlamda tek sıkıntılı insan o değil. Füsun ve Sibel başta olmak üzere aklı başında bir kişi göremedik neredeyse. Hayatında biri olduğunu bile bile Kemal'le rahatça ilişki yürüten ve beklentilere girip karşılanmayınca triplere giren Füsun, hali tavrı değişmiş mutsuzluğu paçalarından akan/ üzerine başkasına aşık olduğunu açıkça söyleyen bir adama sıkıca yapışan Sibel ve her şeyin farkında olup çocuğunu yanlışında sonuna kadar destekleyen Nesibe de hiç normal değil bana göre. Füsun'un aşağılık kompleksi, kibri ve hırsı mutlu bir hayat yaşamasında Kemal'den çok daha büyük bir engeldi onun için. Nitekim Sibel bir noktada kendini seçti ve mutlu olabildi.
Dizinin uyarlandığı kitabı okumadım ama süreçte gösterilen birçok detay finali tahmin ettiriyordu. İlk defa bir yapımda kitabını okumak istemedim çünkü dizide izlediğim haliyle bile karakterler çekilecek dert değilken bir de zihinlerine yakından bakıp garip psikolojilerini detaylı öğrenmek gelmiyor içimden. Gerçek hayatta yeterince takıntılı garip insanla uğraşıyoruz zaten kurgu dünyasında olmasınlar en azından. İzlemesem de olurmuş dediğim yapımlardan biri oldu.