İzlerken fazlasıyla göz yaşı döktüğüm bir dizi oldu … Aşırı duygusal olduğu için mi ? Hayır Belki izleyen arkadaşlara fazla ütopik gelecek ama benim için çok anlamlı bir diziydi . Arkadaşlar böyle ilişkiler var ne yazık ki ! Lâl’in yaşadığını…devamıİzlerken fazlasıyla göz yaşı döktüğüm bir dizi oldu …
Aşırı duygusal olduğu için mi ? Hayır
Belki izleyen arkadaşlara fazla ütopik gelecek ama benim için çok anlamlı bir diziydi . Arkadaşlar böyle ilişkiler var ne yazık ki ! Lâl’in yaşadığını gerçekten yaşayan kızlar var ne yazık ki . En kötüsü de ne biliyor musunuz, bir dizi izler gibi hiçbir şeyi dışarıdan göremiyoruz ilişkinin içindeyken yaşanılan travmalar o kadar ağır ki Kendi Altan’ımıza sevgiyi öğreteceğimizi sanıyoruz . Ama karşımızdaki insanı düzelteceğiz diye kendimizi ne hale getirdiğimizi göremiyoruz . Her geçen gün daha da eriyoruz yok oluyoruz . Bu uğurda belki de bizi gerçekten sevdiğine inandığımız adamı kaybediyoruz . Yanlış adamı seçerken doğru adamı kaybediyoruz .
En önemlisi de kendimizi kaybediyoruz, o neşeli halimizi , o kahkalarımızı , hayata olan sevincimizi kaybediyoruz . Henüz kaybedilen hiçbir şeyin yerini dolduramadım . Hala olduğum yerde sayıyor gibiyim . Hayatımı alt üst eden insanların mutlu günlerini izleyerek geçiriyor günlerim . Ama umudum var . Çok içlerde bir umudum var. Sanki bu olanların hiçbiri yaşanmamış gibi tekrardan hayata döneceğimin umudu . Bu umut beni hiç bırakmadı .
Ben artık Barış’ı da istemiyorum, Altan’ı da …Ben sadece eski hayatımı istiyorum …
amcamların köy evindeki bir yaz günü, antenli ve tüplü televizyonunda TRT 1’de yayınlandığında izlediğim filmdir. yıl 2000’lerin başıydı ve ben sanırım 6-7 yaşlarındaydım. yalnızca bir kez izlememe rağmen özellikle merly streep’in(sanırım) merdivenlerden yuvarlanan kafasını aşağı inip yerine takmasıyla hafızama mıh…devamıamcamların köy evindeki bir yaz günü, antenli ve tüplü televizyonunda TRT 1’de yayınlandığında izlediğim filmdir. yıl 2000’lerin başıydı ve ben sanırım 6-7 yaşlarındaydım. yalnızca bir kez izlememe rağmen özellikle merly streep’in(sanırım) merdivenlerden yuvarlanan kafasını aşağı inip yerine takmasıyla hafızama mıh gibi kazınan muazzam bir yapımdı. yaşımdan dolayı olsa gerek inanılmaz fantastik ve komik gelmesi sebebiyle hala en favori filmlerim arasındadır. o yılların tadı kalmadı komiser bey.
🏅🔦🔑 Maide ve gerdanlığı… Yaptığı altın günleriyle ünlü Maide, uzun zamandır gün yapmamaktadır. Arkadaşının ısrarıyla sahalara tekrar döner ve evinde verdiği ilk günde aile yadigarı gerdanlığı kaybolur. Yeğeni Yağmur ile birlikte kayıp gerdanlığın peşine düşerler. Peki bulabilecekler midir? Bu yolculukta…devamı🏅🔦🔑
Maide ve gerdanlığı…
Yaptığı altın günleriyle ünlü Maide, uzun zamandır gün yapmamaktadır. Arkadaşının ısrarıyla sahalara tekrar döner ve evinde verdiği ilk günde aile yadigarı gerdanlığı kaybolur. Yeğeni Yağmur ile birlikte kayıp gerdanlığın peşine düşerler. Peki bulabilecekler midir? Bu yolculukta onları neler beklemektedir?
Çok uykum vardı, arkada bir şeyler açıkken ben de uyuyayım diye başladım. Zaten ilk 20 dk sonra uyumuşum. Uyanınca da devam edip bitirdim.
Ortalama bir filmdi. Konusu iyiydi diyebilirim. Yer yer komedi sahneleri de başarılıydı ama Yağmur’un ergenlik sahneleri olmasa da olurmuş.
Çıtır çerezlik ama izlemeseniz de olur diyebileceğim türden.
Golding'in Deniz üçlemesinin ilk kitabı Geçiş Ayinleri, eski bir İngiliz aristokratı Edmund Talbot'ın Avustralya'ya giden eski bir savaş gemisinde babasına tuttuğu günlüklerden oluşur. İlk zamanlarda sudan çıkmış balığa dönen Edmund Talbot, geçen zamanda geminin üyelerini tanımaya başlar. Bir deniz romanından…devamıGolding'in Deniz üçlemesinin ilk kitabı Geçiş Ayinleri, eski bir İngiliz aristokratı Edmund Talbot'ın Avustralya'ya giden eski bir savaş gemisinde babasına tuttuğu günlüklerden oluşur. İlk zamanlarda sudan çıkmış balığa dönen Edmund Talbot, geçen zamanda geminin üyelerini tanımaya başlar. Bir deniz romanından beklenen alabora tehlikesi, fırtına vs. yok; aksi yönlü sütliman bir roman da değil Geçiş Ayinleri. Adı Deniz üçlemesi olsa da denizci romanları değildir bu seri. Golding'in amacı bir denizci romanı yazmak değildir zaten. O, Sineklerin Tanrısı'nda yaptığı, insanlığın içindeki hayvansı güdüyü ortaya koyma çabasını bir üst basamağa taşır. İlk cilt, alışılmış Golding anlatıları gibi durağan. İkinci ve üçüncü ciltte beni ne bekliyor bilmiyorum ama Edmund Talbot'ın akıbetini merak etmiyor değilim.
ben hayatımda benim kadar kendisiyle derdi bitmeyen bi insan tanımadım, ne yapsam yetmiyo asla salamıyorum kendimi, benim düşmana falan ihtiyacım yok bana ben yatıyorum ...
Neslihan’ın o pırıl pırıl mutfağı ile arka plandaki karanlık kaosun zıtlığı... Bir ev kadınının 'görünmez' ve 'sıradan' kabul edilmesinin nasıl ölümcül bir avantaja dönüştüğünü unutma. Mükemmel sofralar, kusursuz cinayetler ve Demet Evgar'ın o tekinsiz ama naif gülümsemesi. Kara mizahla gerilimin…devamıNeslihan’ın o pırıl pırıl mutfağı ile arka plandaki karanlık kaosun zıtlığı... Bir ev kadınının 'görünmez' ve 'sıradan' kabul edilmesinin nasıl ölümcül bir avantaja dönüştüğünü unutma. Mükemmel sofralar, kusursuz cinayetler ve Demet Evgar'ın o tekinsiz ama naif gülümsemesi. Kara mizahla gerilimin en lezzetli birleşimiydi.🍽️🔪
⭐️⭐️⭐️⭐️
Bence dune a bir bilimkurgu demekle büyük haksızlık etmiş oluruz. Hatta dune a politik bir film demekle bu haksızlığı perçinleriz. Dune aslında bir cinsel gerilim filmidir (haydaaa) Evet, gerçekten de öyle. Baharat yani melanj Freud un libidinal enerjisini temsil eder.…devamıBence dune a bir bilimkurgu demekle büyük haksızlık etmiş oluruz. Hatta dune a politik bir film demekle bu haksızlığı perçinleriz.
Dune aslında bir cinsel gerilim filmidir (haydaaa)
Evet, gerçekten de öyle. Baharat yani melanj Freud un libidinal enerjisini temsil eder. Libido bir dürtü enerjisidir. Baharat da bağımlılık yaratır, bedeni dönüştürür ve bilinci genişletir. Freud a göre bastırılamayan güdüler yönlendirildiğinde kültüre dönüşür. Melanj da aynı şekilde kontrol altında tutulur ama bastırılamaz, yönlendirilir ve fremen kültürünün yapı taşını oluşturur.
Baharat bir tür ham enerji ise bene gesserit ler bu enerjiyi disipline eden yapı, imparatorluk ise onu kontrol etmeye çalışan üst yapı olur. Açalım hemen, Freud bedenin kontrolünün id (dürtüler) - ego (denge) ve süperego (kontrol) temel çatışmasıyla açıklar. Bene gesserit acıya dayanmayı, bedensel refleksleri yönetmeyi ve ses tonu ile ile başkalarını kontrol etmeyi hedefler, medeniyetin aslında dürtülen bastırılması olarak ifade edilişinin somut bir kaynağı olur. Soyları planlayarak insanları çiftleştirmeye çalışıyorlar, yani arzuyu bireysel veya dürtüsel değil programlamış bir çerçeveye hapsediyorlar. İnsanın bilinçdışı ailesi tarafından şekillenir diyen Freud, planlanmış bir üreme programının “medeniyeti inşa etmeye çalışan” bene gesserit tarikatında bizlere göz kırpıyor. Ses ile insanları kontrol etmek ise tam anlamıyla Lacancı bir hareket - doğrudan beden üzerinde etkili bir dil metaforu “dil özneyi kurar ve yönetir” diyen lacan açık tezinin literal tezahürü aslında.
Fremenlerin inşa edilmiş bir kültüre dahası bene gesserit tarafından inşa edilmiş bir kültüre sahip olduklarının en büyük göstergesi şeyh hulud yani solucan metaforuyla nesneleşir. Fremelere göre bu devasa penisleri sürebilenler “gerçek fremen” olabilir ancak. Bu da cinsel enerjinin kontrol ve yönlendirilme oluşan “başarılı savaşçılara” örnek olur.
Paul mehdi miydi değil miydi? Paul bir arzu nesnesi değildi, arzunun tam kendisiydi aslında. Lacan a göre arzu hiçbir zaman tamamlanmaz çünkü eksiklikten doğar. Paul, libido (melanj) ile tanıştığında harekete geçer - yani libido arzuyu tetikler fakat Paul her şeyi görmesine, tüm geleneklere hakim olmasına rağmen bunları yaşamaktan korkuyor ve çekiniyor, yani aslında arzu varoluş itibariyle bir kriz içinde. Öyle de olması gerekiyor zaten.
Fremenlerin “kehaneti” bir mehdinin gelip kendilerini kurtaracağını, dune a su getireceğini söylüyor. Fakat bu kehaneti aslında bene gesserit ekmiş. “Büyük öteki” kavramı, toplumsal bir inanç, herkesin inandığı ama kimsenin gerçekten sahip olamadığı bir mit - fremenler kendi arzularını dışsal bir kurtarıcıya yansıtıyorlar. Böylece Paul arzunun kendisi haline geliyor. Bene gesserit rahibelerinin soylu insanlara genetik soy programı olarak sunulması bana Freud un madonna/fahişe ikilemini hatırlatıyor. Ona göre kadınları ya azize madonnalar ya da fahişe olarak gören erkelerde bir tür psikik iktidarsızlık görülüyor. Erkeklerin oedipal dönemde hadım edilme korkuları yüzünden erken dönem ensest nesnelere duyulan sevgi, duyusal olarak arzu edilenlere değil, bedensel olarak arzu edilenlere yönelir. Lady jessica da aslında tam olarak böyle karakter, soylu birisi tarafından satın alınmış bir fahişe ama aynı zamanda mitolojik bir azize. Bu iki yansımanın aynı bedende buluşmasıyla ortaya kaçınılmaz arzu yani Paul meydana gelmiş. Ama biliyoruz ki bu aslında politik amaçlarla yapılıyor.
Özne kendisi hakkında kurulan hikayenin içine hapsoluyor bir nevi. Arzuyu kontrol altına almanın hikayesidir Dune. Arzuyu bastıran politik bir güç elde eder (freud), ama arzu hiçbir zaman tatmin olmaz ve yön değiştirir (lacan), cinsellik açıkça görülmez ama aslında tüm hikayeyi organize eder, Paul arzunun öznesi olur, din ise bu arzunun bilinçaltındaki yansımasına dönüşür.
Paul aslında chani yi de sevmiyor. Chani gerçek bir insan. Adetleri töreleri var, dune da doğmuş, herhangi bir insan aslında. Ama Paul bir mit, kehanet, güç, dil. Paul oluşturulmuş bir unsur. Onu seviyor gibi görünüyor ama aslında sadece denge unsuru olarak kullanıyor. Chani kehanetlere inanmıyor, Paul u insan olarak görüyor, mehdilik hikayesine karşı çıkıyoruz. Paul için chani arzu edilen ama sürdürülemeyen şey oluyor. Arzu neden çöker? Arzu, sahip olunmayana yönelir der Lacan. Paul, chani ye sahip olamadığı için onu arzuluyor. Chani her anlamda Paul un annesinin zıttı bir karakter. Jessica kontrol, disiplin ve kader ise chani özgürlük, hoyratlık ve spontanlık. Paul için chani aslında bir yer değiştirmiş bağlanma, evlenmeye tercih etmeme sebebi ise yaratmaya çalıştığı mitoloji için onun varlığının risk olması. Paul un prensesi tercih etmesi, arzunun tamamen sistem tarafından ezilmesinin örneği. Çünkü sistem zaten arzu üzerine kurulu. Ama chani yi hiç mi sevmiyor? Bir açıdan.
Çünkü o Paul için bir ankraj aslında. Onun sayesinde kendini gerçekliğe bağlıyor. Lacan, “sevdiğimiz kişi eksiğimizi kapatan şeydir” der, chani ise lady jessicanın tam tersi olarak Paul un bu eksikliğini gideriyor, yani arzunun yönelmesinin sebebi bu eksikliği kapatma hali. Karıştı gibi ama çok basit aslında: Paul chani yi sevmiyor: çünkü risk alması ve sistemi kırması gerekiyordu. Ama onu arzuluyor çünkü eksikliğini giderebilecek tek kişi o. Freud a göre sevgi nedir, libidinal enerjinin bir nesneye yatırımıdır. Chani ye değer veriyor ama ancak gerektiği kadar. Chani Paul u olduğu haliyle isterken, Paul ise kendi hikayesindeki rolüyle istiyor onu.
Şimdi aslında bir açıdan bene gesseritlerin haklı olduğunu da görüyoruz. Ne diyordu muhterem ana, “hayvanlar acı içinde kapandan kurtulmak için kendi bacaklarını koparır bakalım sen ne yapacaksın” sizce Paul onların kurduğu bu kapanda başka bir yol mu yaratıyor insan olarak yoksa bir şeyleri kesip atıyor mu? Ya da şöyle diyelim, böyle birisi mehdi olur muydu ki?
Arzu insandan daha temel bir şeydir, o karanlıktır ve çok derinlerdedir. Bir arzu olarak Paul, paradoksal bir seçim yapıyor:
“Sistem” tuzağına düştüğü için chani yi kesip atıyor.
“Sistem”e uyum sağlamak için arzusunu bastırıyor ve prenses ile evleniyor.
Bu paradoksun çözümü ise gene Freud da yatıyor. Süperego yani sistem ve imparatorluk için prensesle evleniyor fakat bu yüzden id ini yani arzunu bastırarak aslında “onu insanlığından uzaklaştıran” bir karar almak zorunda kalıyor. Yani id ini ve süpergosunu birleştirip; mehdi atreides kimliğini inşa ediyor.
Karışık mevzular, siz gene de çok düşünmeyin kafayı yersiniz.