Charles Burnett’in Killer of Sheep filmini konuşmak hem çok kolay hem de çok zor bir uğraş olur. Farklı perspektiflerden muhtelif sonuçlar doğuracak kadar doğal ve gerçekçi bir yapım. Aynı zamanda UCLA İsyanı olarak bilinen "Hollywood'a Karşı Siyahilerin İsyanı" döneminde yani…devamıCharles Burnett’in Killer of Sheep filmini konuşmak hem çok kolay hem de çok zor bir uğraş olur. Farklı perspektiflerden muhtelif sonuçlar doğuracak kadar doğal ve gerçekçi bir yapım. Aynı zamanda UCLA İsyanı olarak bilinen "Hollywood'a Karşı Siyahilerin İsyanı" döneminde yani 1978 yılında yapılmış bir film olması da zamanlamayı manidar kılıyor. O dönemin politikaları artık simsiyah tenlerin üzerinde ışıldayan retinalarda değil, siyahi yönetmenlerin kadrajında beliriyor. Burnett'in kamerası da bu duruma bir göndermedir, doğal bir göndermedir
çünkü her sinema politiktir, politik olmak zorundadır. Mesela Althusser’in iktidar ve ideolojik aygıtları üzerinden düşündüğümüzde, filmin aslında yalnızca yoksul bir Siyah ailenin hayatını anlatmadığını, Hollywood’un yıllarca ürettiği Siyah insan temsilinin karşısına başka bir hayat biçimi koyduğunu görebiliriz. Bunları ekstra konuşmaya gerek yok, zaten sinema yeterince politiktir.
Filmi ilginç kılan nokta ise naratif yapısı ve görsel tercihleridir. Tökezleyen sahneler, müzikal yapı, gündelik olmayı şartlayan duygu geçişleri. Ama her şeyden önemlisi bunun öteki insanların dilinden tanımlayan ve gösteren "öteki" bir sinema anlayışı.
Hollywood’da ötekinin hayatı çoğu zaman dramatize edilir, belirli bir çatışmanın içine sokulur ve seyircinin tüketebileceği bir hikâyeye dönüştürülürken Burnett’in filminde hayatın kendisi olay örgüsünün önüne geçiyor; Stan’in mezbahadaki işi, ailesiyle ilişkisi, çocukların sokakta oyun oynaması, insanların dans etmesi, bir kadının şehvetle bir erkeğe bakması, iki adamın ona cinayete iştirak için para teklif etmesi gibi sahneler klasik dramatik yapının içinde bir yere bağlanmak zorunda bırakılmıyor. Bu yüzden film bana yer yer kurgusu zayıf, senaryosu ilerlemeyen ve hatta bazı sahneleri reklam arası gibi duran bir film hissi veriyor; fakat bunun aynı zamanda Burnett’in bilinçli olarak Hollywood’un anlatı düzeninden uzaklaşmasının sonucu olduğunu düşünüyorum. Çünkü burada yoksulluk yalnızca dramatik bir problem olarak gösterilmiyor, insanların yaşadığı bütün hayatın içine yayılmış bir durum olarak gösteriliyor; insanlar yoksulken de âşık oluyor, şehvet duyuyor, dans ediyor, çocuk yetiştiriyor, sıkılıyor ve eğleniyor. Filmin başındaki yakın planda ağlayan çocuk ve kamera uzaklaştıkça kadraja giren öfkeli baba da bana filmin nasıl çalışacağını daha en başta söylüyor: önce tek bir insanın acısını görüyoruz, sonra kameranın geri çekilmesiyle bunun yalnızca bireysel bir acı olmadığını, bir ailenin ve daha geniş bir toplumsal hayatın parçası olduğunu fark ediyoruz.
L.A. Rebellion hareketini de yalnızca Siyah yönetmenlerin film çekmesi olarak değil, kimin kimi temsil edeceği ve gerçekliğin hangi sinema diliyle gösterileceği üzerine bir mücadele olarak görmek gerekiyor; Althusser’in söylediği anlamda kültür ve sinema da ideolojik aygıtların bir parçasıysa, Burnett’in yaptığı şey mevcut temsil biçimini içeriden tekrar etmek yerine kamerayı başka bir hayatın içine yerleştirmek ve daha önce sinemanın merkezine alınmayan insanların gündelik hayatını kendi ritmiyle görünür kılmak oluyor.
7/10