Taşrada yaşayan bir ailenin yaşamına mercek tutan film ; çekim açıları ve ışığı kullanmadaki başarısı ile dönemin ruhunu yansıtıyor. İçe kapanık ruh halleri ,yüz ifadelerindeki donukluk ve sözlerden çok mimiklerin konuştuğu filmde, iç savaşın toplum üzerindeki yıkıcı etkisi gösteriliyor. Şimdi…devamıTaşrada yaşayan bir ailenin yaşamına mercek tutan film ; çekim açıları ve ışığı kullanmadaki başarısı ile dönemin ruhunu yansıtıyor.
İçe kapanık ruh halleri ,yüz ifadelerindeki donukluk ve sözlerden çok mimiklerin konuştuğu filmde, iç savaşın toplum üzerindeki yıkıcı etkisi gösteriliyor.
Şimdi merceği biraz daha yakınlaştırıp bir ailenin yaşamına odaklayalım ; karşılaştığımız tabloda uyumsuz ebeveynlerin zorunlu bir aradalığı ve iletişimsizliğinden kaynaklı çocuklarının duygusal ihtiyaçlarının karşılanmadığını ve dışardan gelen en ufak ilginin onlar üzerindeki büyük etkisine tanık oluyoruz .Babanın tüm ilgisi arılarda anne kafayı mektuplarla bozmuş durumda .Bu yüzden küçük kızları Ana’nın ordudan kaçan askerle kurduğu yakınlıktan sonra askerin öldürülmesi küçük bedenine ağır geliyor.
Henüz altı yaşındaki Ana , kasabaya gelen Frankenstein filminde masum bir çocuğun hayattan koparılışını sorgulayıp, zihnindeki sorulara tatmin edici bir cevap ararken ablasının gösterdiği taş evde canavarın ruhunun yaşadığını öğrenir ne yapıp edip ona ulaşmayı kafasına koyar filmdeki ölüm sahnesine rağmen oldukça cesurdur.
Mantar toplama sahnesinde ise babanın en iyi mantarın bulunduğu tepeyi gösterip bir gün mutlaka oraya gideceklerini pek de inanmayarak dile getirmesi üzerine gösteremediği yürekliliği küçük Ana, taş eve gecenin bir yarısı girerek gösteriyor.
Film , hareketli resim kartlarının geçişi tadında bir seyir zevki veriyor.
Bana göre gerçek güç... Her savaşı kazanmak değil; bazı şeyleri büyütmeden, bazı insanlara cevap vermeden ve gerektiğinde sessizce yoluna devam edebilmektir. Çünkü insan her mücadeleye girmek zorunda değil! Bazen en büyük zafer, haklı çıkmak değil; huzurunu bozmadan, kalbini yormadan o…devamıBana göre gerçek güç... Her savaşı kazanmak değil; bazı şeyleri büyütmeden, bazı insanlara cevap vermeden ve gerektiğinde sessizce yoluna devam edebilmektir. Çünkü insan her mücadeleye girmek zorunda değil! Bazen en büyük zafer, haklı çıkmak değil; huzurunu bozmadan, kalbini yormadan o çatışmanın hiç yaşanmamasını sağlamaktır.
Böyle sıkıcı kitap olmaz olsun başlangıçtan bile sıkıldım günde iki üç kitap okuyorum ama bunlar hevesi kursakta bırakıyo bir yılda beş kitap isteniyor ve sadece güzel diyebildiğim iki kitap var hay böyle işe bugün okudum kitabı bitirdşm buna bsşladım içim…devamıBöyle sıkıcı kitap olmaz olsun başlangıçtan bile sıkıldım günde iki üç kitap okuyorum ama bunlar hevesi kursakta bırakıyo bir yılda beş kitap isteniyor ve sadece güzel diyebildiğim iki kitap var hay böyle işe bugün okudum kitabı bitirdşm buna bsşladım içim daraldı normalde tam bir klasik okurum ama olmadı bu yani.
Karşımdaki insanların duyguları kırılmasın diye kendi düşüncelerimi söylemiyorum, terk edilmekten de korkuyorum, ceza almaktan da, manevi yaşantımın bozulmasından da yumuşak başlıyım kimseye ters gitmiyorum sinirlenmedikçe veya dolmadıkça kavga etmek istemiyorum, kavga etmeden çözmek ve üstün gelmek için dolaylı yollar arıyorum…devamıKarşımdaki insanların duyguları kırılmasın diye kendi düşüncelerimi söylemiyorum, terk edilmekten de korkuyorum, ceza almaktan da, manevi yaşantımın bozulmasından da yumuşak başlıyım kimseye ters gitmiyorum sinirlenmedikçe veya dolmadıkça kavga etmek istemiyorum, kavga etmeden çözmek ve üstün gelmek için dolaylı yollar arıyorum ya bazen kavga ediyorum da o azaldı baya başta dediklerim çok var karşımdaki kişi incinmesin ve bozmiyim onu bana fayda sağlar belki düşüncesi var
Spoiler içeriyor
Polisiye türü, Türk televizyon tarihlerinde genellikle hızla tüketilen ve birbirini tekrar eden klişeler etrafında şekillenmiştir. Başkomiser Önem Özülkü’nün liderliğindeki özel bir ekibin odağında şekillenen bu yapım, yalnızca çözülememiş cinayetleri aydınlatmakla kalmıyor; adalet sisteminin, toplumsal vicdanın ve bireyin ruhsal enkazının röntgenini…devamıPolisiye türü, Türk televizyon tarihlerinde genellikle hızla tüketilen ve birbirini tekrar eden klişeler etrafında şekillenmiştir. Başkomiser Önem Özülkü’nün liderliğindeki özel bir ekibin odağında şekillenen bu yapım, yalnızca çözülememiş cinayetleri aydınlatmakla kalmıyor; adalet sisteminin, toplumsal vicdanın ve bireyin ruhsal enkazının röntgenini çekiyor. Dizinin adını aldığı "Mezarlık" bürosu, metaforik açıdan, sistemin halının altına süpürdüğü tüm acıların depolandığı bir bodrum katıdır. Emniyetin çözülemeyen faili meçhul dosyalarının saklandığı bu nemli, duvarları dökülen ve çürümenin kokusunu yayan mekân, adalet çürüdüğünde bütün bir ülkenin iskeletinin nasıl sarsılacağını yüzümüze çarpar. Zira Montaigne’in dediği gibi, adaletin olmadığı yerde ahlak da yoktur ve "adaletin küçüldüğü yerde büyük olan artık suçlulardır.’’
Dizi, tam da bu çürümenin kurbanı olan kadınların hikâyeleri üzerinden ilerlerken, konuyu asla arka plana atmıyor. Sığınma evlerinin yetersizliği, hantallığı ve kadınların içine hapsedildiği şiddet sarmalı, tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriliyor. Her ne kadar dizi, yer yer bu çürümenin politik kökenlerinin etrafından dolaşmayı tercih etse de, kadınların adalet mücadelesinin ekranlardaki en nitelikli kazanımlarından biri olarak tarihe geçiyor. Hikâye anlatıcılığındaki sağlam matematik, izleyiciyi adeta bir bulmacanın içine hapsediyor. Olayın gerçekleşmesiyle başlayan süreç, gittikçe karmaşıklaşan bir soruşturmaya, çoğalan şüphelilere ve nihayetinde tatmin edici bir sürpriz finale evriliyor. Fakat yapımı sıradan bir polisiyeden ayıran en temel unsur, katilin kimliğinden ziyade, suçun motivasyonuna, kurbanın psikolojisine ve derinlemesine insan analizlerine odaklanması. Kadın cinayetleri merkezde tutulurken; hayvana şiddet, sağlık çalışanlarına yönelik saldırılar, sosyal medyada linç kültürü ve toplumsal statü gibi yan temalar senaryoya büyük bir doğallıkla yediriliyor. Karakterlerin hayatlarına, ilişkilerine ve açmazlarına yakından bakmamızı sağlayan bu yaklaşım, onları kusursuz kahramanlar değil, bizim sokaklarımızdan, bizim aramızdan birer insan yapıyor.
Dizi, Türk yapımlarında pek alışık olmadığımız bir estetik sunuyor. Karanlık tonların hâkim olduğu renk paleti, yapımın kasvetli havasını pekiştirirken; geleneksel dizi müziklerinin yokluğu, yerini gerilim tonlarına ve sessizliğin yarattığı boğucu baskıya bırakıyor. Çekim tarzında tercih edilen yakın planlar ve ayrıntılı mimik odakları, karakterlerin iç dünyasındaki fırtınaları doğrudan hissetmemizi sağlıyor. Başrolden yan rollere kadar uzanan oyunculuk performansı ise abartıdan uzak, son derece doğal ve inandırıcı bir akış sunuyor. Aksiyon sahnelerinin kısa, keskin ve gerçekçi yapısı, estetik kaygılardan ziyade hikâyenin sertliğini koruyor.
Sonuç olarak, gösterdiği suçlarla da, iyileriyle ve kötüsüyle de bu toplumun ta kendisini temsil ediyor. Sürekli taze tutulan merak duygusu, entelektüel referansları ve güçlü eleştirel duruşuyla sadece bir polisiye gerilim değil; vicdanlara atılmış keskin bir çentik. Ve dizinin finalinde Önem Komiser’in dile getirdiği o sarsıcı cümle, tüm yapımın özeti gibi zihinlerde çınlıyor: "Kadın, erkek, çocuk fark etmez; haksızlığa uğrayan, adalet arayan fakat bunu bulamayan tüm vatandaşlarımdan özür diliyorum."Bu özür, aslında hepimizin toplumsal vicdanına bırakılmış ağır bir mirastır.
-L
Derin ve çok kaliteli bir senaryo beklemeden, romantik + tutkulu + biraz gizemli bir film izlemek istiyorsan gayet akıcı. Özellikle Ester Expósito'yu seviyorsan daha fazla keyif verebilir.
Dövüş filmi seviyorsan izlenir. Warrior, Creed veya klasik dövüş filmleri kadar hikâyesi güçlü ve unutulmaz değil; ama MMA + dram + intikam/geri dönüş kombinasyonu gayet keyifli.
Viva la vida diye bağırma isteği uyandıran dizidir. Konusu ilgi çekici, çok tatlı ve duygusal bir dizi. Gençliğin, dostluğun o kadar güzel işlendiği sahneler vardı ki izlerken aşırı keyif aldım. Özellikle o Viva La Vida sahneleri, o grubun enerjisi ve…devamıViva la vida diye bağırma isteği uyandıran dizidir.
Konusu ilgi çekici, çok tatlı ve duygusal bir dizi. Gençliğin, dostluğun o kadar güzel işlendiği sahneler vardı ki izlerken aşırı keyif aldım. Özellikle o Viva La Vida sahneleri, o grubun enerjisi ve coşkusu müthişti. İzlerken pozitif olmamak imkansız, modumu inanılmaz yükseltti.
Oyuncu kadrosu çok genç ve yetenekli kişilerden oluşsa da özellikle Choi Hyun-wook'tan bahsetmek istiyorum. Kendisini kişisel olarak pek sevmesem de bu dizideki oyunculuğunun hakkını vermek lazım; bence harika bir iş çıkarmış. Yi-chan karakterini o kadar iyi yaşatmış ki, açık ara oyuncunun kariyerindeki en iyi performans olduğunu düşünüyorum. Karakterin o saflığı, enerjisi, çabası bütünüyle geçti bana.
Finale gelecek olursam, dizi bittiği an içime bir öküz oturdu ve hâlâ kalkmadı. Bu kadar güzel, duygusal derinliği yüksek bir hikayeye açıkçası biraz daha özenilmiş bir final yakışırdı. Onda onluk bir dizi olacakken finaldeki aceleye getirilmiş his yüzünden o tam puanı veremiyorum.
Başta Eun-gyeol ve Eun-yoo ilişkisi geliyor. Günümüze döndüklerinde onların ilişkisine ne olduğunu, günümüzdeki hallerini ve beraberliklerini kesinlikle daha detaylı görmek isterdim. İkinci olarak; Eun-gyeol’ün günümüze dönmeden önce geçmişte babasıyla vedalaştığı o sahne... Sahnenin duygusal yükü ve derinliği o kadar fazlaydı ki evet ağladım. Ama hemen ardından sanki bir anda arkasını dönüp terk etmiş gibi durması hiç içime sinmedi. O vedayı öyle kestirip atmamalıydılar.
En çok içimi acıtan ve mantığıma oturmayan detay ise Chung-ah oldu. Malum olay yaşandıktan sonra Chung-ah’nın Yi-chan’ı hiç ziyaret etmemiş olması, onun en zor anında, o hayata tutunma sürecinde Yi-chan'ı yalnız bırakmış gibi durması hiç olmadı ya! Bu hikayeye hiç yakışmayan bir kopukluk olmuş.
Yine de tüm bu final sitemlerime rağmen dostluğun, aile bağlarının, gençliğin o saf heyecanının en güzel işlendiği, müziğin gücünü harika anlatan ve pek de değerinin bilinmediğini düşündüğüm bir iş.
Kalbinize dokunacak, sizi hem güldürüp hem ağlatacak bir şeyler arıyorsanız mutlaka şans veriniz.
📍"Tüm koşullar sağlandığında hayat parlayacak diye bir şey yok. Hayat her an parıldar. Mutluluk bütün o anların bir derlemesidir."