İstanbul’dan Gürcistan sınır kapısına uzanan, yol boyunca ilerleyen sakin bir hikâye. Ferhat 50’sine yaklaşmış, eşiyle çocuk sahibi olamamış bir adam. Bir şirket aracılığıyla taşıyıcı anne Lia’yı buluyorlar ve çocuk dünyaya geliyor. Fakat ayrılık vakti geldiğinde Lia çocuğu bırakmak istemiyor. Film…devamıİstanbul’dan Gürcistan sınır kapısına uzanan, yol boyunca ilerleyen sakin bir hikâye. Ferhat 50’sine yaklaşmış, eşiyle çocuk sahibi olamamış bir adam. Bir şirket aracılığıyla taşıyıcı anne Lia’yı buluyorlar ve çocuk dünyaya geliyor. Fakat ayrılık vakti geldiğinde Lia çocuğu bırakmak istemiyor.
Film aslında bu yolculuk üzerinden sadece bir hikaye anlatmıyor; insanı kendi seçimleriyle, vazgeçtikleriyle ve hayatında neleri geride bıraktığıyla da baş başa bırakıyor. Özellikle filmin o sakin ve ağır ilerleyen yapısı, Doğu Karadeniz’in yağmurlu, kasvetli manzaralarıyla birleşince bende güzel bir his bıraktı. Nedense böyle havaları ve böyle atmosferleri seviyorum.
Bir de filmde aklımda kalan bir düşünce var: İntihar sadece insanın hayatına fiziksel olarak son vermesi değil. İnsan bazen yaşarken de kendinden, sevdiklerinden, hayallerinden ve hayata dair bir şeylerden vazgeçerek başka türlü intihar edebiliyor.
Sessiz, yağmurlu ve biraz da içe dönük bir film. Benim hoşuma gitti.
"Gérard de Nerval, 1843'te İstanbul'da bu popüler, barışçıl ve çoğulcu atmosferi gözlemlemiştir. Bunu o kadar ilgi çekici bulmuştur ki, Doğuya Yolculuk adlı eserinin giriş ve kapanış bölümlerinde, okuyucularının dikkatini Milliyetler Krizi'nin ortasında sultanların başkentinde hüküm sürmeye devam eden nadir hoşgörüye…devamı"Gérard de Nerval, 1843'te İstanbul'da bu popüler, barışçıl ve çoğulcu atmosferi gözlemlemiştir. Bunu o kadar ilgi çekici bulmuştur ki, Doğuya Yolculuk adlı eserinin giriş ve kapanış bölümlerinde, okuyucularının dikkatini Milliyetler Krizi'nin ortasında sultanların başkentinde hüküm sürmeye devam eden nadir hoşgörüye çeken alıntılar ve sözler kullanmıştır. Fransız yazar, "dönen dervişlerin" kurucusu Rumi'nin, toplumlar arası anlayışı savunan ünlü bir kıssasını aktarır: "Dört yol arkadaşı, bir Türk, bir Arap, bir Fars ve bir Yunan, birlikte bir şeyler atıştırmak istediler; on para katkıda bulundular. Ama ne alacaklarına karar vermeleri gerekiyordu: Türk üzüm dedi; Arap ineb dedi; Fars ingur dedi; Yunan stafilion dedi. Her biri kendi zevkini diğerlerine dayatmak isteyince kavga çıktı. Dört dili bilen bir derviş bir üzüm tüccarını çağırdı ve herkesin istediği şeyin bu olduğu ortaya çıktı." Nerval, ziyareti sırasında hala Osmanlı İmparatorluğu'nun atmosferinin hakim olduğunu vurgular: "Yunanistan'da putperest, Mısır'da Müslüman, Dürziler arasında panteist ve denizlerde Keldani'nin yıldız tanrılarına tapan biri gibi hissettim; ancak İstanbul'da Türklerin bugün sergilediği hoşgörünün büyüklüğünü anladım." Şaire göre, Osmanlı toplulukları arasındaki bu hoşgörü, Batı Avrupa'da bulunan hoşgörüden bile daha büyüktür. İstanbul'da, "...dört farklı halk, Türkler, Ermeniler, Yunanlar ve Yahudiler, aynı toprağın çocukları olarak, birbirlerine karşı çok fazla nefret duymadan birlikte yaşıyorlar ve ülkemizdeki farklı illerden ve farklı partilerden insanlara göre birbirlerine çok daha fazla hoşgörü gösteriyorlar."
Eşimle sinemada izledik, şahsen hiç korku filmi gibi değildi; o kadar yüksek sese rağmen hiç korkutucu gelmedi ama yine de kendini izlettiriyor. -MK Ya korkutucu değildi fakat akıcıydı. Hiç sıkılmadım. Ölümler çok trajik. Gerçek bir hikaye olması ürkütücü. Bu tarz…devamıEşimle sinemada izledik, şahsen hiç korku filmi gibi değildi; o kadar yüksek sese rağmen hiç korkutucu gelmedi ama yine de kendini izlettiriyor.
-MK
Ya korkutucu değildi fakat akıcıydı. Hiç sıkılmadım. Ölümler çok trajik. Gerçek bir hikaye olması ürkütücü. Bu tarz korku filmleri izlememek gerek. Korkmamamıza rağmen rüyalarımızda bizi rahatsız ettiler. O yüzden izlemeyin önermem.
-N
"Osmanlı milleti, hem mekânsal hem de mesleki olarak esnaf loncaları (esnaf) içinde iç içe geçmiş bir yaşam ve çalışma ortamına sahipti; bu nedenle yemek alışkanlıklarından müziğe ve hikaye anlatımına, soyadlarından teknik terminolojiye kadar aynı değerleri ve gelenekleri paylaşıyorlardı. Hristiyanlar, Yahudiler…devamı"Osmanlı milleti, hem mekânsal hem de mesleki olarak esnaf loncaları (esnaf) içinde iç içe geçmiş bir yaşam ve çalışma ortamına sahipti; bu nedenle yemek alışkanlıklarından müziğe ve hikaye anlatımına, soyadlarından teknik terminolojiye kadar aynı değerleri ve gelenekleri paylaşıyorlardı. Hristiyanlar, Yahudiler ve Müslümanlar birbirleriyle etkileşim halindeydiler, kaynaşıyorlardı ve bazen tek bir fikir ve davranış topluluğu oluşturacak kadar birleşiyorlardı: Nasreddin Hoca veya Karagöz herkesi güldürüyordu. Selim II "sarhoş" veya Murad IV'ün Bekri Mustafa ile uzun süren içki ziyafetleri gibi güçlü şahsiyetlerin örneklerinde görüldüğü gibi, dini yasaklar kolayca çiğneniyordu; birçok Müslüman alkol tüketiyordu. 16. yüzyıldan kalma bir Avrupalı gezgine göre, Türk ve Yunan balıkçıları kabuklu deniz ürünlerine, salyangozlara, kurbağalara ve kaplumbağalara karşı aynı tiksintiyi paylaşıyorlardı. Ancak mutfak mirası ve sevilen yemekler, günümüzde bile herkes için ortaktır; zira sultanların eski tebaasının torunları hâlâ börek, döner kebap, yiro ve şavarma, hatta imam bayıldı veya yalancı dolma gibi lezzetleri takdir etmektedir! Aynı batıl inançlar herkesi harekete geçirir; Ayasofya, Müslümanlar ve Hristiyanlar için aynı zengin halk inançları havuzunu oluşturur. Hepsi aynı kıyamet korkularını paylaşır ve "kırmızı elma" temasına aşinadır; hepsi aynı repertuarı, amane veya tchiftetelli'yi, daoul'dan bağlamaya, zurnadan santur'a kadar aynı enstrümanların sesiyle söyler ve dans eder..
Bazen bu karışım o kadar yakın bir hale gelir ki, isimler, alfabeler ve diller birbirinin yerine geçebilir: bir Müslüman grup Yunanca veya Gürcüce konuşur ve Arap alfabesiyle yazarken, başka bir Hristiyan grup sadece Türkçe bilir ve bunu Yunanca veya Ermeni alfabesiyle yazar. Burada "Papaz Ahmed" bulursunuz, orada "Kosta'nın oğlu Selçuk" veya "Şahin'in oğlu Manol". Hristiyan yün tarayıcılarının koruyucu azizi Müslüman bir Sufi'dir ve Halep Ermenileri şehit bir dervişin hatırasını dindar bir şekilde korurlar."
"Bizans aydınlarının bu birleşmesi, Osmanlı sarayında imparatorluğun sonuna kadar önemli bir rol oynayacak güçlü bir Yunan grubunun oluşmasına yol açtı: Michael Cantacuzene (Şeytanoğlu olarak bilinir), Panayotis Nicousios, Alexander Mavrocordato ve Yunan-Osmanlı diplomat Kostaki Musurus Paşa gibi Fenerlilerin önde gelen isimleri…devamı"Bizans aydınlarının bu birleşmesi, Osmanlı sarayında imparatorluğun sonuna kadar önemli bir rol oynayacak güçlü bir Yunan grubunun oluşmasına yol açtı: Michael Cantacuzene (Şeytanoğlu olarak bilinir), Panayotis Nicousios, Alexander Mavrocordato ve Yunan-Osmanlı diplomat Kostaki Musurus Paşa gibi Fenerlilerin önde gelen isimleri iyi bilinmektedir. Ermeni ve Yahudi işbirlikçiler ve hatta muhalif olsun ya da olmasın bazı Batılılar (Hussitler, Macar Protestanları, Cenevizliler, İspanyollar vb.) da Osmanlılar için kolayca ulaşılabilir durumdaydı. Bu müttefikler, ister din değiştirmiş olsunlar ister olmasınlar, klasik Osmanlı döneminde Naxos Dükü "Büyük Yahudi" Don Joseph Nassy'den Bonneval Paşa'ya ve Avrupa kökenli çeşitli askeri ve entelektüel danışmanlara kadar tüm faaliyet alanlarında önemli bir rol oynadılar."
"Hristiyanlarn Osmanlı hanedanına bağlılığı, Türk hanedanının meşru imparatorluk soyu olarak kabul edildiği kaynaklarda yer yer karşımıza çıkar. Roma halk geleneklerine göre, basileus'un meşru halefi olan Türk sultanı, "Çarigrad"da hüküm süren "dürüst imparator"dur. 18. yüzyılda yaşamış bir Yunan bilgin, Augustus-Sezar'dan Sultan…devamı"Hristiyanlarn Osmanlı hanedanına bağlılığı, Türk hanedanının meşru imparatorluk soyu olarak kabul edildiği kaynaklarda yer yer karşımıza çıkar. Roma halk geleneklerine göre, basileus'un meşru halefi olan Türk sultanı, "Çarigrad"da hüküm süren "dürüst imparator"dur. 18. yüzyılda yaşamış bir Yunan bilgin, Augustus-Sezar'dan Sultan Osman III'e kadar Roma İmparatorlarının Kataloğunu derlemiştir."
Bu çok ilginç bir süreklilik mesela. Bugün de dense "ne alaka" diye karşılanır.
"Bu anekdotlarda, çeşitli kaynaklarda olduğu gibi, Osmanlı yetkilisi, ister kadı olsun ister olmasın, genellikle aşırıcılığa karşı ve hoşgörülü olarak karşımıza çıkar. Bir Alman hacı şöyle gözlemliyor: "Kudüs kadısı, büyük ahlaki erdemlere sahip, sade ve dürüst bir Sarazen'di. Hatası, herhangi bir…devamı"Bu anekdotlarda, çeşitli kaynaklarda olduğu gibi, Osmanlı yetkilisi, ister kadı olsun ister olmasın, genellikle aşırıcılığa karşı ve hoşgörülü olarak karşımıza çıkar. Bir Alman hacı şöyle gözlemliyor: "Kudüs kadısı, büyük ahlaki erdemlere sahip, sade ve dürüst bir Sarazen'di. Hatası, herhangi bir insanın, doğduğu dine sadık kaldığı sürece, kendi inancıyla kurtulabileceğine inanmasıydı. Ayrılışında bazı hacıların üzüntüden gözyaşlarına boğulduğunu söylemekten çekiniyorum, çünkü o bizim için bir baba gibiydi." Ayrıca, Belgrad'da Leydi Montagu'yu karşılayan Osmanlı yetkilisi ve İstanbul'daki imparatorluk elçisinin tanıklığına göre, muhatabına "...bu dünyada kutsal ve temiz bir hayat sürenlerin, hangi dine mensup olduklarına bakılmaksızın, ebedi azaba mahkum edileceğine inanmadığını" söyleyen Sadrazam Rüstem Paşa da büyük bir açık fikirlilik sergiliyor. Yüksek rütbeli yetkili Taşköprüzâde ise şöyle yazdı: "Allah bizi din konusunda fanatizm gösterenlerden korusun!"
Sf. 188.
Rüstem'in o sözü bana da ilginç gelmişti. Busbecq okurken.
"Dünyanın Halifesi" (Şah-ı Cihan) vb. unvanlarının yanı sıra, sultan aynı zamanda devletlerinde mevcut dinlerin hakemi olarak "Sezarvari" bir konuma sahiptir; bu, onu en çeşitli kültlere sahip halkların efendisi yapan mezhepler üstü bir işlevdir; 15. yüzyıldan kalma bir Türk tarihçinin, zamanının…devamı"Dünyanın Halifesi" (Şah-ı Cihan) vb. unvanlarının yanı sıra, sultan aynı zamanda devletlerinde mevcut dinlerin hakemi olarak "Sezarvari" bir konuma sahiptir; bu, onu en çeşitli kültlere sahip halkların efendisi yapan mezhepler üstü bir işlevdir; 15. yüzyıldan kalma bir Türk tarihçinin, zamanının başlıca halklarını ve dinlerini kaleme alarak vurgulu bir şekilde belirttiği gibi, sultan (veya iddia ettiği üzere) "...Arapların Halifesi, Perslerin Şahı, Tatarların Kağanı (Moğol mirasına Osmanlı iddiası), Hindistan'ın Rajası, Roma'nın Sezarı ve Yunanistan'ın İskender'i, Mısır ve Yemen'in Saygıdeğeri, Etiyopya ve Sudan'ın Negusu, zamanımızın Süleyman'ıdır." Sultanın ayrıca, Mısırlı rakip ortadan kaldırıldıktan sonra sultan unvanını ve özellikle halifelik onurunu geri alarak, evrenselci, mezhepsel ve İslami bir iddiası da vardır elbette."
Balivet'nin sazan gibi şu Halifeliğin Mısırdan geldiği zımbırtısına kanması tadımı kaçırdı.
Karate Kid Sensei Miyaginin 1-2-3 Ve Karate Kid Sensei Jackie Chan Serilerini ve Üstüne Serilerin Devamı Olan Cobra Kai Dizisini İzlemiştim. Çok Etkilenmiştim Bu Son Seri Hiç Olmamış, Tamamen Hayal Kırıklığına Uğradım. Puanım 3/10.