Spoiler içeriyor
2001 A Space Odyssey (2001: Uzay Yolu Macerası) "Atilla Dorsay İncelemesi" (Filmi izleyipte anlamayanlar bu yazıyı okusun. **Spoiler içerir**) 1-) Genel yaklaşım, "2001" bilindiği gibi, 3 ana bölümden oluşur. İlk bölüm, Darwin öğretisine göre maymundan oluşan insanoğlunun maymunluk döneminden görüntüler…devamı2001 A Space Odyssey (2001: Uzay Yolu Macerası)
"Atilla Dorsay İncelemesi"
(Filmi izleyipte anlamayanlar bu yazıyı okusun. **Spoiler içerir**)
1-) Genel yaklaşım, "2001" bilindiği gibi, 3 ana bölümden oluşur. İlk bölüm, Darwin öğretisine göre maymundan oluşan insanoğlunun maymunluk döneminden görüntüler verir. Bu bölüm, sinema dili açısından şaşılacak kadar başarılı ve etkileyicidir. Öyle ki, maymunların usta bir makyaj görmüş insanlar olduğu bilindiği (veya anlaşıldığı) halde seyirci, bunların gerçek maymunlar olduğu izleniminden kendisini bir türlü kurtaramaz.
Bu aktör-maymunların haraketleri, ele geçirilmek istenen bir su birikintisi etrafında iki grubun kavgası, tüm haraketlerin inceden inceye etüd edilmiş, antropoloji biliminin verilerine dikkatle uydurulmuş olması nedeniyle, görülmemiş bir inandırıcılık kazanır, korkulu bir etki yaratır...
Kubrick, filmin sinema açısından en başarılı iki bölümünden birini, maymunun yerde yatan bir kemik parçasını bir alet gibi kullanmayı ilk kez düşündüğü sahnede elde eder... Dev bir tarih-öncesi yaratığa ait bu iri kemik inip kalktıkça etraftaki nesneler uçuşur, kemikler parçalanır... "Alet" i akıl ederek hayvanın insana doğru bir adım daha atmasını sağlayan bu önemli içgüdüsel buluş, sinemanın o eşsiz gücüyle yavaşlatılmış görüntülerle etkisi uzatılarak, sinema antolojilerine geçecek bir bölüm halinde perdede canlanır...
Kubrick, insanoğlunun bundan sonraki serüvenini atlayarak, havaya atılmış bir kemiğin bir uzay aracına dönüşmesiyle uzay çağına, 21. Yüzyılın başına geçer... Bu geçiş, milyonlarca yılın böylesine atlanması aslında şaşırtıcıdır. Ama kubrick filmi, evrenin gizinin, insanoğlunun Varoluşundaki büyük gizemin peşindedir. Yaratılıştır bilinmeyen, bir de son...
Bu ikisi arasında kalan kısım, bilinmeyen olmadığından Kubrick"i ilgilendirmez... Ve uzay çağı, Kubrick'in bir yılı aşkın bir çalışma sonucu gerçekleştirdiği ve gününün (1968) bilimsel verilerine tamamen uygun olduğu bilinen uzay araçlarının gösterilmesiyle seyircinin gözünde canlandırmaya başlar. Burada ilginç olan, Kubrick'in uzay çağını veriş biçimidir. Kubrick, uzay çağının aslında birçok bilim-kurgu filminde yarım yamalak yapıldığı gibi, bugünkü dünyadan daha korkunç, ürtkücü ve tehlikeli olacağı izlenimini yaratmak istemez. Uzay çağı, onca insanoğlunun bugün ulaştığı teknolojik aşamanın kaçınılmaz bir sonucu olarak gelecektir. Ve uzayda gezen gemiler, nakil araçları, aslında bugün şehirlerarası yollarda veya atmosferde yaptığımız gezilerden daha tehlikeli ve daha olağanüstü sayılmayacaktır. Kubrick, bu temel izlenimi yaratmak için, uzay gemilerinin görüntüsünü bir Johann Strauss valisinin, (Mavi Tuna'nın) rahatlatıcı, güven verici ezgisi ve temposu eşliğinde sunar.
Bu ilginç ve uzun bölüm, filmin beklenen dramatik gerilimini azaltarak, seyirciyi şaşırtır. Ama amaç, tekrarlayalım, uzay çağının olağanlığını ve kaçınılmazlığını daha iyi belirlemekten başka bir şey değildir.
Seyirci bu güven verici atmosfere sokulduktan sonra, bir uzay çağında bugünkü dünyamızda varolan blok ayrılıklarının da artık bulunmayacağı ve tam bir işbirliğine gidileceği de bir siyasal gözlem olarak belirtilir (Amerikan-Rus işbirliği, Hilton espas'larıyla Aeroflat çantalarının birlikte gösterilmesi vs.) demek uzay çağı, getirdiği bu kaçınılmaz işbirliği gereği ve blok sürtüşmelerinin Yok olması ile bugünden daha güvenilir olacaktır.. Ama hayır! Kubrick güven duygusunu orada bırakır. Bu yeni çağda da tehlikeler, olağandışı beklemektedir insanı... Ayın yüzeyindeki Clavius kraterinde olanlar, bir uzay adamları grubunun buraya inişiyle de anlaşılmaz. Astronotların (filmde kesinlikle belirtilmeyen) sonları, bir süre sonra Clavius'a bu iş için özel biçimde eğitilmiş yeni bir ekibin gönderilmesini gerektirecek ve filmin üçüncü (ve ana) bölümü başlayacaktır.
Kubrick'in filminin ana bölümü olan bu üçüncü bölümle birlikte, filmin asıl gerilimi de başlar. Bilinmeyene doğru yapılan bu yolculuk, filmin yapıldığı tarihte (1967-1968) insanoğlunun henüz aya ayak basmamış olması nedeniyle, bugün gerçekleşmiş bu olayın ışığında tam bir kehanet gibidir. Ama asıl gerilim, yolculuğun önemi ve tehlikesinden çok, uzay gemisini yöneten dev bilgisayar Hal'ın insanlaştırılmış kişiliğinden gelir. Bu kişiliğin, bir süre sonra Freud'vari nitelikler kazanan ve insancıl komplekslerini ortaya döken davranışı, teknolojik bir frankenstein öyküsü biçiminde insanoğlunun yenilgisiyle sonuçlanırken Kubrick, yalnız filminin değil, sinema tarihinin en unutulmaz sahnelerinden birini, dev bilgisayar "belleğ-ni" oluşturan mekanizmanın, astronot Dave tarafından demonte edilmesi bölümüyle verir... Bu bölümün, belki de filmin tümünden (ve tüm bilim-kurgu filmlerinden) daha ürkütücü ve dehşet verici bir niteliği vardır. İnsanoğlunun Doğa'nın (veya Tanrı'nın) en karmaşık ve kusursuz yaratılışlardan biri olan insan beynini kendisinin yaratmak istemesindeki garip, korkunç ve müthiş cüret, insan beyninden de daha mükemmel olan bu "makina"nın yine insan eliyle yok edilmesi sahnesinde tüm etkisiyle kendini duyurur.
Kubrick'in, Freud'vari değinmeler de içeren bir şarkısıyla (Daisy, senin için gitgide deliriyorum) bu bölüme eklediği korkunç mizah ise, bölümün dehşetini artırmakta işlev görür...
İnsanoğlunun makineye yenilgisinden sonra serüven, bir epilog bölümüyle sonuçlanır. Bir renk cümbüşü içinde sunulan gezegen (Jüpiter) görüntülerinden sonra, uzay gemisinin tek sağ kalan astronotu olan Dave, gezegene (Jupiter'e) iner... Ve insanoğlunun bu müthiş serüveni, Kubrick'in
Şaşırtıcı soyut finaliyle, her türlü yoruma açık biçimde sona erer...
2-) Biçimsel yaklaşım "2001"i öncelikle her türlü yorumu ve öz araştırmasını bir yana bırakarak, biçimsel tadıyla sevmek ve duymak gerekir. Film, 70 mm'nin şimdiye dek görülmüş (ve uzun bir zaman için görülecek) en iyi kullanılışını getirmektedir.
Kubrick'in, yerçekiminden kurtulmuş, boşlukta yüzen nesneleri saptadığı kamerası, sanki kendisi de yerçekiminden kurtulmuşçasına bir hafiflik, oynaklık taşır. Boşlukta geçen (nasıl çekildiğini bilmediğim) bölümler, son derece başarılıdır. Her sahne, her çekim bir önceki veya sonraki çekimler ilgisiz biçimde, kendi içinde anlamlıdır. Kubrick'in filmi için sinemanın son yıllarda gördüğü en "Narsist" filmlerden biri olduğu söylenebilir. Bu, güzelliğinin bilincinde olan, her ayna önünde durup kendisini seyreden bir insan gibi, her sahnenin kendisini seyredercesine uzadığı, yineleyelim. "Narsist" bir anlatımdır.
Renklerin, hacimlerin, boşluk/nesne, boşluk/uzay gemisi veya insan kontraslarının kullanışı, yüksek bir plastik düzeyde gerçekleştirilmiştir.
3-) Özel yaklaşım, "2001"in en çok tartışılan yani ise, özü anlatılmak istediği, klasik deyimiyle "mesajı"dır. Filmin "Cahiers Du Cinema"daki eleştirisinde, bir mesaj taşımadığı, her sahnenin ek anlam taşıma savında olmaksızın yalnızca görsel anlamıyla değerlendiği ileri sürülüyor. Bu soyut planda kalan bir yorum... Film, kuşkusuz önemli simgeler taşıyor, tartışma için çıkış noktaları getiriyor. Önce şunu, kişisel bir görüş olarak öne süreyim: Bir sanat eseri, bir ölçüde şaşırttığı, tedirgin ettiği ve dolayısıyla düşünmeye yönelttiği oranda önemlidir, Başarılıdır.
İlk görüşte, tümüyle ayrıntılarıyla anlaşılabilir bir sanat eseri, etkisini çok çabuk yitirir. Bu, alıcısını şaşırtan, tedirgin eden öncü ve soyut sanat için bir savunma değildir. Toplumsal ve işlevsel olma savındaki sanat bile, aynı ölçüde etkili ve kalıcı olmak istiyorsa, alıcısını -çabuk/kolay anlaşılma- ve -direkt mesaj verme- yanında ve dışında, başka ve daha karmaşık nitelikleriyle de kavramasını bilmelidir.
"2001"in içerdiği uzay çağı savunuculuğunu ve barışçı görüşleri, ilk bölümde belirtmiştim. Ama filmin, eğer varsa asıl mesajı kuşkusuz başka yerde aramak gerekli... Astronot Dave, sonunda neyi bulur ve filmde, Richard Strauss'un senfonik şiiri eşliğinde bir leit-motiv gibi ortaya çıkan gizemli taş nedir?
Dave'in bulduğu görünene göre, kendisidir. Çeşitli yaşlardaki, Dave'dir. Bu, ışık hızını aşarak aya ulaşan birisinin (Başka bilim-kurgusal yapılarda kullanılmış olduğu gibi) daha önce varılmış olan zamana ulaşması mıdır? Dave, orada sonundaki Cenin'in belirlediği gibi ilk başa, doğuşa dönmek suretiyle ebedi gençliği mi bulmuştur? Yoksa zekayı mı? Dave'in en yaşlılığının, ancak gizemli taşın huzurunda cenin haline dönüşmesi de ilginçtir.
Evet, nedir bu taş? Evrenin ebedi, bilinmeyen gizemi mi? Yoksa, son derece düzgün oluşunun düşündürdüğü gibi, bilgi mi, bilim mi, insanoğluna yarınların, gizlerin, belki de evrenin gizeminin (ve ebedi yaşamın) kapılarını açacak olan?
Taşı, maymunların ilk zeka belirtilerini gösterdikten, insanlaşmaya doğru ilk adımı attıktan sonra, keşfetmeleri ilginçtir. Tanrı, hayvan için var mıdır? İnsanlaşmakla birlikte başlayan doğa korkusunun ve evrenin sezilen gizemiyle yarattığı Tanrı düşüncesi değil midir, taşın simgelediği? Kuşkusuz bütün bunlar olanaklıdır. Dave, insanoğlunun yarınki dünyalarda da değişmeyecek olan güzellik duygusunu ve konfor gereksinmesini simgeleyen bir 16. Louis stili mekanda, çemberlerin ötesinde bizi beklyeen bir gizemle karşılaşır. Yaşamdaki bilinmeyendir bu, kiminin Doğa'da, kiminin Tanrı'da, kiminin Bilim'de aradığı bilinmeyen... O ulu, düzgün yaş, bu bilinmeyeni, herkes için değişik olan bilinmeyeni simgeler. Ona ulaşmak için de filmdeki uzun, tehlikeli, güç yolculuğu yapmak gereklidir. Tasavvuf'un çilesi nasıl hakikate ulaşmak için gerekliyse.. O bilinmeyen, insana ebedi yaşam sunduğu gibi, (Clavius'a ilk ziyarette astronotlara olduğu biçimde) insana mahvı da birlikte getirebilir. Bu, bilimin, zekanın (veya Tanrı'nın) ele alış, kullanış biçimine bağlıdır...
İşte bütün bunları düşündürdüğü, düşünme olanağı verdiği için, "2001", bilim-kurgunun alışılmış sınırlarını, bir filmin, bir üstün-yapımın olanaklarını aşar. Böylelikle, bu yolculuğu göze alan sayılı sanat eserlerinden biri ve önemli bir sinema olayı olma niteliğini de kazanmış olur..
- Atilla Dorsay (Beyaz Perdede kırmızı Filmler, 1986)