Yavru kutup ayısı annesine yaklaşıp sormuş. - Anne ben kutup ayısı mıyım? - Evet. Ertesi gün yavru kutup ayısı annesine yaklaşıp tekrar sormuş. - Anne ben kutup ayısı mıyım? - Evet. - Peki sen kutup ayısı mısın? - Evet. -…devamıYavru kutup ayısı annesine yaklaşıp sormuş.
- Anne ben kutup ayısı mıyım?
- Evet.
Ertesi gün yavru kutup ayısı annesine yaklaşıp tekrar sormuş.
- Anne ben kutup ayısı mıyım?
- Evet.
- Peki sen kutup ayısı mısın?
- Evet.
- Peki, sadece kontrol ediyorum.
Sonraki gün tekrar annesine yaklaşmış ve sormuş.
- Anne ben kutup ayısı mıyım?
- Evet yavrum.
- Peki sen kutup ayısı mısın?
- Evet.
- Babam da kutup ayısı di mi?
- Evet.
- O halde ben neden üşüyorum?!
Kursk .. 📝
İngiliz ve dünya edebiyatının önemli kadın yazarlarından olan, Feminizmin öncü ismi Virginia Woolf, 82 yıl önce ceplerini çakıl taşlarıyla doldurarak Ouse Nehri'nde intihar etti. Woolf, kadın hareketinin önde gelen yazarlarından biridir. O, kalemini çoğu zaman kadınlar için kullandı. Büyük yazarı…devamıİngiliz ve dünya edebiyatının önemli kadın yazarlarından olan, Feminizmin öncü ismi Virginia Woolf, 82 yıl önce ceplerini çakıl taşlarıyla doldurarak Ouse Nehri'nde intihar etti. Woolf, kadın hareketinin önde gelen yazarlarından biridir. O, kalemini çoğu zaman kadınlar için kullandı. Büyük yazarı 82'inci ölüm yılında, sevgi ve saygıyla anıyoruz.
VİRGİNİA WOOLF .. 📝😍💐🙏
1-Savaşın korkunç yüzünü böylesine vurucu anlatmak savaşı görmeden yaşamadan mümkün değildi; Erich Maria Remarque 18 yaşında Birinci Dünya Savaşına katılmak zorunda kaldı, birçok kez yaralandı, gazi olarak savaştan çıkan Remarque savaş travmalarını 1929 yılında yayınlandığı “Batı Cephesinde Yeni bir Şey…devamı1-Savaşın korkunç yüzünü böylesine vurucu anlatmak savaşı görmeden yaşamadan mümkün değildi; Erich Maria Remarque 18 yaşında Birinci Dünya Savaşına katılmak zorunda kaldı, birçok kez yaralandı, gazi olarak savaştan çıkan Remarque savaş travmalarını 1929 yılında yayınlandığı “Batı Cephesinde Yeni bir Şey Yok” adlı eserinde ortaya koyarak dünyanın yüzüne okkalı bir tokat attı.
2-Alman yazar Erich Maria Remarque’nin ilk ve en tanınmış eseri olan Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok (1929) romanını hiç okumadıysanız bile aynı adlı 1930 yapımı filmi mutlaka duymuşsunuz, belki de seyretmişsinizdir. 20 yüzyılın dünya klasikleri arasında yer alan bu çarpıcı roman aslında, yazar Remarque'nin henüz 18 yaşındayken katıldığı Birinci Dünya Savaşı'ndaki acı deneyimlerini oldukça çarpıcı biçimde kaleme aldığı bir eserdir. Savaşın silah altındakiler açısından acımasızlığını ve saçmalığını o kadar net biçimde anlatır ki roman, yıllar sonra Nazi Hükümeti tarafından yakılan yüzlerce, binlerce kitaptan biri olur. Bu kadar malumatfuruşluktan sonra bu romanın en son uyarlaması olan, 2022 mahsülü Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok (Im Westen nichts Neues) filmine geçelim.
3-Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” filmi 28 Ekimde Netflix’te yayınlandı ve her zaman olduğu gibi film yine çok ses getirdi. Yönetmenliğini 1970 doğumlu Alman Edward Berger üstlendi; senaryosunu da Lan Stokell, Lesley Paterson ve filmin yönetmeni Edward Berger yazdı. Oyuncular; Albrecht Schuch, Sebastian Hülk, Felix Kammerer, Aaron Hilmer, Edin Hasanovic ve Devid Striesow. Çok beğendiğim, Oscar’da 4 ödül alan ve Filmin duygusuna tam karşılık gelen müziğini ise Volker Bertelmann yaptı. Görüntü yönetmeninin adını anmadan olmaz James Friend.
4-Film; gri ve lacivert tonun ağırlıkta olduğu sabaha karşı bir doğa görüntüsüyle açılır. Doğa sessizdir; oysa biraz sonra dağların arkasında şimşek çakacaktır ve sabah silah sesleriyle ışıyacaktır. Belki de sabah kararcaktır demek daha doğru olacaktır. Ormanın derinliklerinde bir köpek üç yavrusuyla kıvrılmış uyurken yavrulardan biri uyanır ve annesinin memesine yapışır. Öyle ya karnını doyurması gerekecektir. Dünyanın sahibi olmak isteyenler ise karınlarını kan ile doyuracaktır. Filmin köpek sahnesiyle açılması kitapta geçen şu sözlerin eğretilesidir:
“Bak, sen bir köpeği patates yemeye alıştırır da sonradan ona bir parça et gösterirsen, köpek yine de kapmak ister eti. Çünkü bu onun kanında var. Bunun gibi, insanoğluna birazcık kuvvet, kudret ver; kapmak için atılır hemen. Bu tabii bir şey, çünkü insan aslında önce bir hayvandır, ancak sonradan olsa olsa bir ekmek diliminde yağ gibi, üzerine biraz görgü sürülür.”
5-Ve doğa çamurların üstünde yatan binlerce ölü askerlerin görüntüsüyle gözünü açacaktır. Bu çamur filmin sonuna kadar izlenecektir. Savaş da zaten çamurlaşmış bir hayattan başka nedir ki! Hayata bu çamuru atıp bataklaştıranlar milyonlarca insanın debelenmesine, var olmak için çukurlarda çırpınmasına sebep olacaktır. Çamura bulanmış asker üniformaları, kana batmış içlikler, bataklığın olanca pisliğine karışmış çizmeler işçi sınıfının emekleriyle yıkanıp, temizlenip, onarılıp, dikilip tekrar savaş meydanlarında ölmeye hazır yeni bedenlerin üzerine geçirilecektir
6-Savaşın kara yüzünü bilmeyen, düğüne gittiğini sanan çocuklar.
Tarih 1917 baharı, yer Kuzey Almanya, savaşın üçüncü yılıdır. Almanya’da bir lisede öğretmen savaşa katılmaları için öğrencilerine ateşli propaganda yapmaktadır. “…Almanya’nın demir gençliği geleceği siz inşaa edeceksiniz, Paris’e gireceksiniz, hişt sen Leinemann sus da dinle Kayzer’e asker lazım çocuk değil…” Çocuklar bu konuşma karşısında sanki düğüne gidecekmiş gibi büyük coşku ve heyecana kapılırlar.
7-17 yaşındaki Paul de (Felix Kamerrer ) vardır onların arasında, savaşa katılmak için ailesinin izni gerekmektedir. Ona bu izin verilmemiştir. Savaşa gitmeye can atan arkadaşları tarafından “şimdi sen annenin dizi dibinde mi oturacaksın Paul” diyerek alaya alınır. Bu durumu içine sindiremeyen Paul ailesinin yerine izin kağıdına kendisi imza atarak sonradan ruhunu karartacak vicdanını aklar. Bu öğrenci grubu büyük bir aşkla batı cephesine giderler.
8-Daha gittikleri ilk anda savaşın dehşetli yüzüyle karşılaşırlar ve savaş alanında yaşadıkları korkunç gerçekle baş etmeye çalışırlar. Tıpkı köpek yavruları gibi annelerinin dizi dibindeyken savaşa giden çocukların sadece bedenleri değil ruhları da kalbura dönmüş delik deşik olmuştur. Gözlerinde büyük ışıltıyla savaşa katılan çocukların gözlerine kurşun yağmış kör olmuş ve ışık çoktan sönmüştür. Yani almanya’nın demir gençliği ateş karşısında erimiştir; bu bataklıkta yaklaşık 20 milyon insan yok olmuştur. Film savaş içinde şunu anlatır: "Gerçek ışık savaş değil barıştır".
9-“Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok”u yapılmış en iyi savaş filmi olarak nitelendirsek belki itiraz edilebilir ama yapılmış en hümanist, savaş karşıtı film dersek pek karşı çıkan olmayacaktır. Kendisinden sonra yapılan birçok film bu özellikle anılsa da 1930 tarihli filmi öne çıkaran pek çok unsur var. Savaş filmlerini çeşitli yaklaşımlarla değerlendirebilir ve bazı yaklaşımların aynı filmler içerisinde yer aldığını söyleyebiliriz. Kimisi propaganda filmi görevi üstlenerek halkı belli bir düşünce biçimini savunmaya yöneltirken, kimisi tarihi gerçekleri mümkün olduğunca gerçekçi bir biçimde sunar.
10-Burada göz ardı edilen nokta ise tüm o keşmekeş içerisinde karakterleri gerçekten de derinlemesine analiz etmek, korkularını deşmektir. “Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok” da en masumane biçimde başlar aslında. Bir grup lise öğrencisi, Vatan-Millet-Sakarya konuşması yapan öğretmenlerinin yönlendirmesiyle askere yazılırlar ve 1. Dünya Savaşı’nda Alman İmparatorluğu’nun “Demir Gençlik”i olmaya heveslenirler. Fakat daha ilk bombardımandan itibaren aslında birer kukla olduklarını ve pek sevgili Kayzerlerinin çıkarlarının minik bir parçası olduğunu anlayacaklardır. Çokça karşımıza çıkan kahramanca savaş sahnelerini değil; yıkımı, ölümü ve doğanın acımasızca yağmalanmasını izleriz. Bu yağmalama bir yandan da karakterlerimizin ruhuna da sirayet eder ve onları bambaşka kişilere dönüştürür. Onları insanlıktan çıkarmaz; tam tersine insan denen yaratığın neler yapabileceği konusunda uçlara taşır.
Martin Eden, genç bir denizcinin hayat yolculuğuna odaklanıyor. İşçi sınıfı mensubu olan Martin Eden, denizcilik yaparak geçimini sağlar. Bir gün San Francisco’da yaşayan üst sınıf bir genç olan Arthur Morse’nin hayatını kurtaran Martin, teşekkür amacıyla Arthur’un evine davet edilir. Burada…devamıMartin Eden, genç bir denizcinin hayat yolculuğuna odaklanıyor. İşçi sınıfı mensubu olan Martin Eden, denizcilik yaparak geçimini sağlar. Bir gün San Francisco’da yaşayan üst sınıf bir genç olan Arthur Morse’nin hayatını kurtaran Martin, teşekkür amacıyla Arthur’un evine davet edilir. Burada Arturo'nun güzel kız kardeşi Elena ile tanışan Martin, genç kadını görür görmez aşık olur. Martin’in Elena’ya duyduğu aşk, ulaşmak istediği sosyal statünün de sembolü olur. Martin, statüsünün yarattığı engellere karşı koymaya çalışırken yazar olma hayalini de gerçekleştirmek için çabalar.
BİLGİLER
1- İtalyan yönetmen Pietro Marcello, usta yazar Jack London’ın 1909’da yayımlanan romanında hikâyesini anlattığı Martin Eden’ı sinemaya uyarlıyor. Daha önce de sinemaya uyarlanan eserle aynı adı taşıyan bu yeni filmin senaryosunu yönetmen Marcello ile Maurizio Braucci’nin birlikte yazıyor. Luca Marinelli’nin Martin Eden’a hayat verdiği filmde ona Jessica Cressy, Vincenzo Nemolato, Marco Leonardi gibi oyuncular eşlik ediyor. Dünya prömiyerini 76. Venedik Film Festivali’nde yaptıktan sonra 44. Toronto Film Festivali’ne konuk olan Martin Eden, festivalde Platform Ödülü’ne değer görüldü. Luca Marinelli ise 76. Venedik Film Festivali’nden En İyi Erkek Oyuncu ödülüyle ayrılmıştı.
2-İşçi sınıfından bir gemici olan genç Martin Eden’ın hikâyesi, kendisini imgelediği ve ara sıra rüya, hayal ve flashback kompozisyonlarında gördüğümüz gemiyle paralel ilerliyor. Ablası ve eniştesiyle yaşayan, eniştesinin sürekli maddiyatla ilgili baskısına maruz kalan güçlü, yakışıklı ve hovarda Martin Eden, dansa davet ettiği Margherita’yla teknede güzel bir gece geçirir. Burjuvazi ortamına girdikten sonra, orada yer edinmek için tüm bilgisizliğiyle çırpındığı günlerde, adeta nereden geldiğini unutarak basit bir garson olarak göreceği Margherita’nın, hayatının daha da ilerleyen dönemlerinde “kendisine acı veren saf, gerçek aşkını” kaldıramayacağından henüz bihaber olan Martin, sabah bağrışma seslerine uyanıyor ve Arturo adlı genci dayak yemekten kurtarıyor. Bu jesti karşılığında Aturo onu evine götürüyor ve Martin için ilk kırılma da burada yaşanıyor. “Patron” sınıfı bir aileyle karşılaşan Martin, Arturo’nun kız kardeşi Elena’yı gördüğü anda ona âşık oluyor ancak onunla konuşabilmek için eğitimli olması gerekiyor.
3-Filmde Martin Eden ile Elena’nın arasındaki sınıf çatışması, seyirciye dil üzerinden ince ince işleniyor. Martin, Elena’yla muhabbet edebilmek için Baudelaire üzerinden konuşmaya çalışsa da kötü Fransızcası onu hemen ele veriyor. Elena, Martin’in hayatına girdiği andan itibaren ona sürekli eğitim alması gerektiğini, her şeyin eğitimle mümkün olabileceğini anlatıyor ve bu da Martin’in kendini kitaplara vermesine neden oluyor. Yönetmen Marcello, kaynak aldığı kitaba belirli kıstaslarda sadık kalsa da romanda Martin’in fiziksel özelliklerinden oldukça etkilenen, Martin’in hissettiği manevi tutkuyu maddi olarak yaklaşık ölçütlerde hisseden ve Ruth olarak bilinen Elena’yı daha sakin, duyguları daha bastırılmış ve Martin’e karşı hisleriyle ilgili seyirciyi ümitlendiren bir karakter yaratıyor. Her iki kadın da Martin’in eserlerinin “para etmez” oluşu hakkında hemfikir olsa da Elena, Ruth’un aksine Martin’in edebi yolculuğunu içten içe destekliyor ancak ait olduğu dünyada bu fikirlere sahip Martin ile birlikte olamamaktan çekiniyor izlenimi yaratıyor. Ancak hikâye kitapta da olduğu gibi sınıf farklılıklarından doğan ve kadının yön verdiği ayrılıkla ilerliyor.
4-Martin sürekli reddedilen hikâyeler ve şiirler yazmaya başlıyor. Yazdıkları alt sınıftan bir insan olan ablası tarafından çok gerçekçi ve çok üzücü bulunurken, Elena’ya göre bu yazılanlar yerine Martin’in insanlara umut vermesi, Martin’in deyişiyle “uyuşturması” gerekiyor. Okuduğu kitaplarla birlikte fikirleri de gelişen Martin, özellikle Herbert Spencer’ın evrimle ilgili fikirlerinden etkileniyor. Yönetmen Marcello, Martin’in okuduğu kitabı mavi-beyaz kontrastlı bir mini sekansla destekliyor. Ki Marcello, film boyunca Martin’in bazı hatırlamalarını kahverengi tonlu ya da siyah-beyaz mini flashback’lerle destekleyerek hikâyenin dokusunu da güçlendiriyor. Herbert Spencer’a gelecek olursak, Martin, yazarın güçlü olanın zayıf olanı her zaman alt ettiği ve doğal evrim olarak nitelendirdiği pasajdan hareketle sosyalizmin içindeki en büyük sorunun köle ahlâkı olduğunu ve örgütlü sosyalistlerin bireyselliği göz ardı ederek hareket etmesinin sadece yeni patronlar doğuracağını, bu patronların da örgütlü sosyalistlerin güçlü olanlarının arasından çıkacağını ancak sistemin değişeceğini, her şeyin gizli olacağını düşünüyor ve bunu dile de getiriyor.
5-Filmin en büyük şansı yönetmen Marcello’nun belgesel tekniğine hâkim oluşu. Tıpkı bir Aziz Nesin kitabında anlatılanlar gibi, evrensel olan ve güncelliğini yitirmeyen; sınıf çatışması, patron ve işçi sınıfı, kapitalizm, sosyalizm, doğal ve ahlâki evrim, zengin kız-fakir oğlan ve tarihin tekerrürü başlıklarında işlenen bu filmde Marcello, öncelikle hem dönemin ambiyansını yansıtan materyaller kullanıyor hem de belgesel tekniği ve flashback sekanslarla filmin zaman ve mekân algısını değiştiriyor. Marcello, Martin dile getirmese de onun denize duyduğu özlemi ve yavaş yavaş içine girdiği buhranı da kendisini imgelediği geminin görüntülerinden oluşturulan mini sekanslar aracılığıyla seyirciye gösteriyor. Böylelikle Martin’i çöküşe götüren süreçte yaşadıkları üst metinde ikili ilişkiler, siyasi gerilimler ve hayatın akışında olanlarla sınırlandırılırken; flashback ve belgesel kesitlerinde Martin’in iç dünyası, çocukluğu, büyüdüğü yerler, yazdığı hikâyeler ve alabora olacak olan gemisiyle tüm ruh hâli ifade ediliyor.
6-Filmde iki dünya arasındaki farklılıklar, özellikle işçi sınıfının yaşadığı sokakların geniş açılı çekimlerinde yansıtılıyor. Elena’ya kendi dünyasını göstermek isteyen Martin’in onu upuzun bir merdivenden aşağıya indirmesi, Marcello’nun iki sınıfı merdiven imgelemiyle ayrıştırdığını düşündürüyor. Grev için toplanan işçilerden mahalle aralarında koşuşturan çocuklara, hayat kadınlarından matbaacılara bu dünyada görülen her şey tıpkı bir ressamın çiziktirdiği resimler gibi tasvir ediliyor. Martin’in kendi dünyası dışında doğadan da ilham aldığını, Van Gogh tablolarını andıran pencere kesitlerinden ve uzun yürüyüşlerinden anlamak güç değil.
7-Martin’e akıl veren ve burjuvazinin içinden bir şair olan Bress, Martin’in arafta kalan benliğini kırmak için onu sürekli kamçılayan bir kilit karakter. Sahneler ilerledikçe ilk başta kılık kıyafetinin, daha sonra da arkadaş çevresinin değişimiyle Martin’in ambalajının bir üst sınıfa geçtiğini gösteren Marcello, onun içsel dünyasında sürdürdüğü ve edebi eserlerini de besleyen toplumsal gerçekçi üslubunu en çok Bress ile olan iletişimi üzerinden yansıtıyor. Aslında Bress’in hayatına dair pek bir şey bilmiyoruz ancak, Martin karşısındaki bilgece tavrından ötürü onunla paydaş bir kaderi varmış hissi yaratıyor. Bress’in bu konumu destekleyen bir diğer nokta ise intihar ediyor oluşu. Marcello, kitabın aksine Martin’in yaşam çizgisini değiştiriyor ancak bunun için geçerli bir sebebi var.
8-Elena’nın gidişi ve ardından şairin ölüşüyle Martin’in gemisi batıyor. Marcello, bizi yıllar sonrasına, büyük bir yazar olan alkol ve uyuşturucu bağımlısı Martin Eden’ın şaşalı konağına götürüyor. Roma imparatorlarının ve Rus yazarlarının en büyük şansının, onların günlük işlerini halleden kölelerinin olmasını olduğunu, çünkü böylelikle düşünmeye daha çok vakit bulduklarını anlattığı bir metni kâtibesine yazdıran Martin, tüm kölelere teşekkürlerini sunarken, kalem bile oynatmadan yalnızca uzaklara bakınıyor. Eskrim yaptığında hayatını kurtaran bir yayıncısı, yazılarını yazan ve duygusal çöküntülerinde onu teselli eden bir kâtibesi, onun yerine konuşan bir sözcüsü olan Martin, kocaman bir yalan balonunun içinden büyük sistem eleştirileri yapıyor.
9-Varlığını yitiren, artık mutluluğu hissedemeyen büyük yazar Martin Eden, büyük bir servetin içinde yoksul bir adamı oynuyor. Elena’dan ayrıldıktan sonra Margherita’yı tekrar dansa kaldıran Martin, kadının sevgilisi olaya müdahale edince onu döverek kadını kazanıyor. Herbert Spencer’ın güçlü olanın hayatı domine ettiğini öne süren doğal evriminin ahlâki olarak aşılabileceğini savunan ve Friedrich Nietzsche’nin bireyciliğine başvurulması gerektiğini öne süren Martin, sanki tüm bilincini o gemiyle birlikte sulara gömüyor. Öyle ki Margherita, sanki bir vicdan azabı gibi, sanki Martin’in kendine söylediği tüm yalanların sembolüymüşcesine onun evinde, yatağında ve hayatında baş köşede duruyor.
10-Katıldığı bir toplantıda görülen büyük şairin bir illüzyon olduğunu belirten Martin, yazdığı şeylerin eskiden rağbet görmediğini ancak şimdi herkesin ona hayranlık duymasının yalan oluşundan yakarıyor. Sadece kabul gördüğü için bir popüler kültür metası hâline gelen Martin’in yazdıkları, okuyucuları tarafından içi boşaltılmış metinlerden ibaret hâle geliyor. Martin, yine bu dönemde hayatına tekrar girmek isteyen Elena’yı da okurlarına kendisini ifade ettiği biçimde reddediyor. Bu aşkın yalan oluşunu haykıran Martin, okuyucularına da, öldüğü zaman ardından söylenecek büyük yazar sözlerini bildiği için ölümüne izin vermeyeceğini açıklıyor. Az önce bahsettiğim üzere yönetmen Marcello’nun geçerli bir sebebi var. Yönetmen, kitabın sonunda ölen Martin Eden’ı filminde öldürmüyor, onun yerine Martin’i kendini ilk bildiği yere, denizlere gönderiyor. Film boyunca zengin bir görsellik ve müzikal geçişlerle seyirciyi doyuran bir canlılık yakalayan Marcello, son sekansı geçmiş ile şimdinin füzyonunda biraz lirik ve durağan tamamlıyor. Filmin sonu, her şeyden arınmış olan Martin Eden için bir zaferin temsili ve bu denli acı çeken, kahrolan Martin Eden, daha yüksek tondan bir kutlamayı hak ediyor.
"Her şey bağlantılıdır. Anlamak üzere kulak kesilmiş biri için hiçbir sözcük tamamen masum değildir." Çağdaş Norveç Edebiyat'indan bir kitabı daha okuma şansım oldu. İskandinav edebiyatı neredeyse beni hiç üzmedi. Baya baya sevgi dolu bir ilişki kuruyoruz gibi..😌📖 2016 yılında yayımlanan…devamı"Her şey bağlantılıdır. Anlamak üzere kulak kesilmiş biri için hiçbir sözcük tamamen masum değildir."
Çağdaş Norveç Edebiyat'indan bir kitabı daha okuma şansım oldu. İskandinav edebiyatı neredeyse beni hiç üzmedi. Baya baya sevgi dolu bir ilişki kuruyoruz gibi..😌📖
2016 yılında yayımlanan Miras, Vigdis Hjorth'ün ilk kitabı.Özkurmaca bir roman çünkü Hjorth'ün yaşadıklarına dayanarak kurgulanmış.Yani romanın ellili yaşlardaki kahramanı Bergljot yazarin kendisi oluyor. Çırılçıplak bir kitap Miras.Uzun ve ağrılı bir okuma yolculuğu oldu benim için. Altını çizdiğim nice cümle, kalbimin sızladığı nice bölümler kaldı geriye. Berglijot'un yaşadıklarının ağırlığından ziyade, sevilme ve kabul görme ihtiyacının en güçlü olduğu ailesi tarafından duyulmak istenmemesi çok sarsıcıydı. Açıkçası çok sert ve derin nüfuz eden bir terapi seansindan çıkmış gibi hissediyorum kendimi.😔
Bir yerlerde şöyle bir cümle okumuştum; " Suçun fail tarafından inkarı, bazı durumlarda suçun kendisinden bile daha yaralayıcı olabilir; failin yanı sıra suça tanıklık edenlerin de inkara yönelmeleri durumunda ise sonucun bu tarzda tecelli etmesi neredeyse mukadderdir. Böyle bir inkarla karşılaşan her mağdur, bütün enerjisini "inkar"in "ikrar"a dönüşmesi yolunda harcar." Kitabı okurken aklımda bu cümleler döndü durdu.
"Çektiğim acının bir hastalık olmadığını duymaya ihtiyacim vardı." diyor Bergljot. Tamda bu işte..
Kitapta, büyük bir sırrı senelerce taşımış bir ailenin, babalarının ölümünün ardından bir miras meselesi nedeniyle bir araya gelen kardeşlerin yüzleşmesini ya da yüzleşmeye zorlanmasının öyküsünü okuyoruz.
Peki, Miras nedir? Bir kulübe mi yoksa bedeninde ve ruhunda taşıdığın acılar mı?
Miras'ı okurken çok canım yandı, çok hissettim, çok kızdım, çok sefkat duydum. İskandinav edebiyatinin kendine has sessiz gücünü iliklerimde hissettim. " çığlık çığlığa susan " bir metin okudum. Ebeveynlerimiz tarafından "görülmemenin" bizde açtığı yaraları, kapanamayan hesapların yakıcı izlerini ustaca anlatmış Hjorth. Kitabı herkes okusun isterim.
✒️Pek çok erkek tecrübesiz, saf, içten, kolayca secde edebilecek çocuklukta, hayran, özverili, hevesli, bağımlı, ironi ile işi olmayan, gizlisi saklısı bulunmayan kadınlara bayılır. Annem tecrübesizdi, çocuksuydu, çocuksu olmayı tercih etmişti. Annem yetişkin olmayı tercih etseydi gerçeklerle yüzleşmeyi başaramazdı.
✒️Acı çekerek iyi biri olunamaz. Acı çekerek genellikle kötü biri olunur. Kimin en çok acı çektiğini tartışmak çocukçadır. Baskı gören çocuk genellikle sakatlanır, duygusal yaşamı zarar görür, baskı gören genellikle baskı yapanın düşünce yapısı ile yöntemlerini benimser, baskı görmenin en vahim sonucu budur; bu, baskı göreni mahveder ve onun kendini kurtarma olanaklarını azaltır. Acıyı işe yarar kılmak uğraş gerektirir, özellikle de acı çeken kişi için.
✒️İnsan gençken kendini bir bütüne, insanlığın temel ilkelerine bağlı hissetmez, insan gençken bir sürü şey dener çünkü hayat bir genel prova gibi algılanır, perde gerçekten açıldığında değiştirilebilecek bir prova gibi. Ama gün gelir perdenin her daim açık olduğu kafasına dank eder. Sahnelenen, oyunun kendisidir.
✒️Sağlıklı biri olmak, sakatlanmamiş biri olmak nasil bir şeydir bilmiyorum, kendi deneyimlerinden başka birşey yoktu elimde.
Kendisinden hep epik hikayeler, hırslı karakterler ve büyük çatışmalar izlemeye alıştığımız Paul Thomas Anderson, bizi kendi çocukluğunun da geçtiği 1970’lerin Hollywood’una götüren, oldukça kişisel bir filmle çıktı karşımıza bu yıl. Üstelik başrollere erken kaybettiğimiz, vazgeçilmez oyuncularından Philip Seymour Hoffman’ın oğlu…devamıKendisinden hep epik hikayeler, hırslı karakterler ve büyük çatışmalar izlemeye alıştığımız Paul Thomas Anderson, bizi kendi çocukluğunun da geçtiği 1970’lerin Hollywood’una götüren, oldukça kişisel bir filmle çıktı karşımıza bu yıl. Üstelik başrollere erken kaybettiğimiz, vazgeçilmez oyuncularından Philip Seymour Hoffman’ın oğlu Cooper Hoffman ve Haim grubuyla tanıdığımız Alana Haim gibi tanınmamış yüzleri yerleştirerek. Licorice Pizza, on beş yaşındaki bir erkek çocuğu ve kendisinden on yaş büyük olmasına rağmen büyük bir tutkuyla aşık olduğu bir genç kadının yıllara yayılan aşk ve dostluk hikayesini anlatıyor. Paul Thomas Anderson‘ın sineması, tabii ki ilk gençliğin saf aşkını da en güçlü yanlarıyla ele alarak etkileyici bir film ortaya çıkarıyor.
Erotik sahneleri ile çok dikkat çekmiş zaman zaman da tepki toplamış bir filmdir. Filmin başrol oyuncusu olan Adele'in ergenlikten çıkarak yetişkinliğe doğru geçisinde yaşadığı bunalımlar, kendisini ve çevresini keşfedişi, masumiyetini geride bırakarak yetişkinlerin dünyasına uyum sağlama çabası filme konu olur.…devamıErotik sahneleri ile çok dikkat çekmiş zaman zaman da tepki toplamış bir filmdir.
Filmin başrol oyuncusu olan Adele'in ergenlikten çıkarak yetişkinliğe doğru geçisinde yaşadığı bunalımlar, kendisini ve çevresini keşfedişi, masumiyetini geride bırakarak yetişkinlerin dünyasına uyum sağlama çabası filme konu olur.
Filmde birden fazla kırılma noktası vardır. Adele'nin kendi vücudunu tanıması, çevresiyle girdiği diyaloglar..
Mavi En Sıcak Renktir, sinema dünyasında çok fazla örneğine rastlamadığımız, samimi, gerçekçi, kırılma anlarıyla dolu, başarılı bir filmdir.
Ülkemizde ise Filmekimi organizasyonu kapsamında gösterimi yapılmıştır.
Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye ödülü başta olmak üzere katıldığı festivalerden ise çeşitli ödüller ile ayrılmıştır .."
Halen sinemalarda gösterilen Uçsuz Bucaksız / L'Immensita' 70'li yıllar başlarının Roma'sından hareketle gelenekçi bir toplumda ötekileşen kadın ve trans bireylerin mücadelesini, dönemin iklimi ve popüler şarkıları eşliğinde dile getiriyor. Uçsuz Bucaksız / L’Immensita 70’li yılların Roma’sında ergenlik telaşındaki Adriana’nın engin…devamıHalen sinemalarda gösterilen Uçsuz Bucaksız / L'Immensita' 70'li yıllar başlarının Roma'sından hareketle gelenekçi bir toplumda ötekileşen kadın ve trans bireylerin mücadelesini, dönemin iklimi ve popüler şarkıları eşliğinde dile getiriyor.
Uçsuz Bucaksız / L’Immensita 70’li yılların Roma’sında ergenlik telaşındaki Adriana’nın engin gökyüzüne bakışıyla açılıyor. Genç kız koyu Katolik bir eğitimden geçmesine karşın Tanrı’dan değil uzaylılardan gelmesini umduğu bir işaretin peşindedir. İçine doğduğu kadın bedenindeki farklı duygularından ötürü başka bir galaksiden geldiğini düşünür çünkü. Çektiği az sayıda filmle İtalyan sinemasında saygın bir yer edinen Emanuele Crialese’nin Venedik Film Festivali’nde övgüyle karşılanan filminin bir diğer ana karakteri anne Clara ile karısını her fırsatta aşağılayan ve onu sekreteriyle aldatan baba Felice’nin evliliği çoktan tükenmiştir. Lakin geleneksel İtalyan toplumunda Clara’nın arzusu doğrultusunda hiçbir dram yaşanmadan kocasından ayrılması söz konusu değildir. Hem ayrılsa da nereye gidecektir ki. İş adamı babası, ev kadını annesi ve kendinden küçük iki kardeşi ile birlikte Roma’nın yeni imara açılmış semtinde yaşar Adriana. Yeni taşındıkları çevrede erkeksi bir görünümüyle kendini bir erkek ismi ile (Andrea) tanıtır. Toplumsal ve kentsel dönüşümün hız kazandığı tarihi kentin yeni bölgesinde dışardan görüldüğü gibi huzurlu olmayan yuvalarında tüm modernliğine karşın ataerkil aile geleneğinin soğuk rüzgârları eser. Andrea evlerine bir sazlık öbeği kadar uzaklıktaki yoksul yerleşim bölgesinde tanıdığı ve onu bu haliyle kabûl edecek olan roman kızı ile yaşadığı ilk heyecan ile bir süreliğine oyalanır. Öte yandan derin mutsuzluğunu çocukları ve çocuksu karşı çıkışlarıyla bastırmaya çalışan Clara, sinir krizinin eşiğinden dönmeyi başarabilecek midir.
Sicilyalı köklerinden yola çıktığı 2002 yapımı Nefes Alıyorum / Respiro’da Clara gibi çıkış yolu arayan bunalmış Grazia’nın öyküsünü anlatmış olan Crialese daha sonraki iki filminde ezeli ve ebedi göçmenlik meselesini ele alır. 2006’da çektiği ‘Yeni Dünya / Nuovomondo’da vaatler ülkesinde Amerikan Rüyası’nın izini süren Sicilyalı Salvatore’nin (‘Uçsuz Bucaksız’ın Felice’si Vincenzo Amato), 2011’de Venedik’ten 3 ödülle dönen, İstanbul Film Festivali’nde ‘Sinemada İnsan Hakları’ yarışmalı bölümünün en iyi filmi seçilen Memleket / Terraferma yine Sicilya’nın bir sahil köyünde balıkçı ahali ile kaçak göçmenlerin dayanışması üzerinedir.
11 yıl aradan sonra çektiği ’Uçsuz Bucaksız’ ile yaşadığı kente ve kendi çocukluk anılarına dönüş yaparak modern vitrinin gerisindeki tutucu İtalyan ahlâkı ile sıkı bir hesaplaşmaya girişiyor sinemacı. Katolik geleneğe uyum sağlayamayanlar için bir hapishane olarak nitelediği kentinde Borghetti ailesinin yaşadıkları, açıkça ifade ettiği üzere büyük ölçüde yönetmenin kendi hikâyesidir. 57 yaşındaki Crialese yine Venedik’te ilk kez trans birey olduğunu, geçiş süreci hakkında bilgi vermeden o dönemde destek bulmak için annesine sığındığını açıklar. Şöyle ilâve eder ardından: “Biyolojik açıdan kadın olarak doğdum. Cinsiyet değiştirmem içimde dişi bir karakterden büyük bir parça olmadığı anlamına gelmiyor. Hatta bu muhtemelen benim en iyi parçam. Bir noktada seçim yapmam gerekti. Ölmek ya da yaşamak. Böyle bir yolculuğa çıkmayı siz seçmiyorsunuz. Bu şekilde doğuyorsunuz.”
Andrea ve annesinin muhafazakâr bir evrende açıkça dile getiremediklerini ve içten haykırışlarını 70’li yılların dünyasını yeniden yaratmak suretiyle yaşatır yönetmen. Gözyaşlarını makyajıyla gizlemeye çalışan kadınların mutsuzluğunu o kuşağın bizde de çok sevilmiş popüler şarkıcılarının TV şovlarıyla gidermeye çalıştıklarına tanıklık ederiz. Yalnız kalplere umut aşılamayı sürdürür bu şarkılar. Carla’nın çocuklarla birlikte müzikâl kahvaltı hazırlama sahnesine Raffaella Cara’nın ‘Rumore’si eşlik eder. Adriano Celentano’nun İngilizce parçalara nazire olarak hazırladığı ve sözlerinin hiçbir anlam taşımadığı ünlü ‘Prisencolinensinainciusol’ ana kızın yorumuyla bir düş sekansı olarak neşe saçar. Yetmiş başları deyince Love Story’den geçmeden olmaz. Francis Lai’in bu mitik baladının Patty Pravo yorumu Carla’nın benzer saç ve makyajla performansı ile yer değiştirir. İspanyol asıllı annede Penélope Cruz, Andrea’da yeni yetenek Luana Giuliani’nin çok başarılı yorumları ile desteklenen filmin adını aldığı 1967 Sanremo Şarkı Yarışması’nın efsanevi şarkısı ‘L’Immensità’nın ezgileri isyan yüklüdür. Nedense ülkemizde popüler olmamış, Sanremo’da dönemin genç şarkıcılarından Don Backy’nin yorumladığı bu güzel şarkının anlamlı sözleri Crialese’nin umut dolu çığlığını iletir bizlere:
Düşen her damladan yeni bir çiçeğin yeşereceğine eminim
Ve her bir çiçekten bir kelebek havalanacak
Bu uçsuz bucaklıkta eminim beni düşünen bir kişi bile olsa unutulmayacağım
Tüm hayatım boyunca yalnız kalmayacağımı biliyorum
Bir gün ben de bir yudum aşkı bulacağıma,
Bu enginlikte bir hiç olmadığıma,
Onun sonsuz gökyüzünde bir küçük düşünce olacağıma inanıyorum.. "