Spoiler içeriyor
Film konusu: Darbede annesini kaybeden Deniz, yedi yıl sonra hiç görmediği dedesinin Ege'deki çiftliğine gider. Babası Sadık, Deniz'i dedesine emanet edince, Deniz kendisini hafif tatlı kaçık bir ailenin ortasında bulur. “Gideceğim diyen adamın önünde dağ olsa durmaz.” Bu replik, filmdeki…devamıFilm konusu: Darbede annesini kaybeden Deniz, yedi yıl sonra hiç görmediği dedesinin Ege'deki çiftliğine gider. Babası Sadık, Deniz'i dedesine emanet edince, Deniz kendisini hafif tatlı kaçık bir ailenin ortasında bulur.
“Gideceğim diyen adamın önünde dağ olsa durmaz.”
Bu replik, filmdeki her şeyin özeti gibidir. Çünkü Sadık tam da böyle bir adamdır: Gideceğini söylediği anda gider. Adı gibi sadık kalması beklenen bir adam, köyüne, tarlasına, babasına isyan eder ve gider. Gitmekle başlar bütün hikâye… Ve gitmekle biter.
Film tezatlarla doludur. Sadık, hayatı boyunca “sadık” olmaya zorlanmış bir adamdır; adına kadar planlanmıştır. Ama o, planların dışına çıkar. Gitmek ister ve gider. Babası Hüseyin ise tam tersine, hep kalır. Kalır ve içinde büyüttüğü öfkeyi, kırgınlığı, sevgiyi bir türlü söyleyemez. Çetin Tekindor’un canlandırdığı Hüseyin Efendi, sevgisini gösteremeyen o eski nesil Türk babalarının en dokunaklı portresidir. Gözleriyle oynar; bir bakışta hem öfke, hem pişmanlık, hem de bitip tükenmeyen bir sevgi vardır.
“Keşke gitme deseydim…”
Bu cümle ve sahne gözlerimin dolmasına sebebiyet verdi. Çünkü hepimiz bir yerlerde bu cümleyi içimizden geçirmişizdir. Hüseyin, oğluna kızgındır aslında kırgınlığı yoktur. O gittiği yıllarda bile Sadık’ın çocukluk videolarını izler durur. Yanında olduğu halde sarılamaz; çünkü gurur, çünkü alışkanlık, çünkü “baba” olmanın getirdiği o ağır yük. Ama aslında çoktan affetmiştir oğlunu. Hem de en baştan.
Sonra Sadık geri döner… Ve bu kez gitmeyeceğini değil, gideceğini söyler. Çünkü artık ömrünün sonundadır. İşte o an Hüseyin Efendi yıkılır. O çok sevdiği, çok kırıldığı, çok beklediği oğlu, bir daha geri dönmeyecektir. Ve Hüseyin, oğluna sarılmak için çok geç kaldığını ancak oğlunun ölümüyle anlar.
“Oğlum…” diye başlayan o haykırış… Yıllarca içinde biriken, söylenmemiş onlarca cümlenin, bastırılmış sevginin, keşkelerin tek bir anda patlamasıdır. Kollarını açması ve gitme deseydim demesi...
Filmin en güzel yanı, o kalabalık aile tablosudur. Deniz’in kurduğu cümleler belki de filmin en güçlü özetidir:
“Eve gittiğimde çok soru sormayacağım, uslu duracağım. Kavga etseler üzülmeyeceğim. Amcama neden böylesin demeyeceğim, biraz yavaş anlıyor ama çok iyi biri… Dedeme baştan dede demeyeceğim belki sevmez. Buna üzülmeyeceğim Sonradan severse diyebilirim…”
Bu sözler, o evin tüm çarpıklığını, tüm sıcaklığını, tüm samimiyetini anlatır. Sanki biri gizli kamera yerleştirmiş de, gerçek bir Türk ailesinin günlük hayatını çekiyordur. Bağırarak konuşurlar, birbirleriyle uğraşırlar, dalga geçerler ama bir saniye bile yalnız bırakmazlar birbirlerini. Deniz’i mutlu etmek için çocuk olurlar, onun sevdiği şeyleri yaparlar. O evde sevgi, sözle değil, eylemle gösterilir.
Sadık ile Hüseyin Efendi, iki farklı kuşağın çatışmasını temsil eder. Biri gitmek isteyen, diğeri kalması gereken… Aradaki uçurum kapanmayacak gibi görünür. Ama tam ortada Deniz vardır. O küçük çocuk, kuşaklar arasındaki köprüdür; umuttur.
Babam ve Oğlum, sadece bir aile dramı değildir. Bu film, söyleyemediğimiz “seni seviyorum”ların, yapamadığımız sarılmaların, geç kaldığımız özürlerin filmidir. Her izleyişte insanın içine bir hançer gibi saplanan ama aynı zamanda iyileştiren bir başyapıt.
Ve evet… Eğer bu filmi gerçekten sevdiyseniz, bilin ki kendinizden bir parça bulmuşsunuzdur.
"Evlatlar, babalarını hep hatırlamak istediği gibi hatırlarlar"
Kırık kalplerin, geç kalınmış sarılmaların ve “keşke”lerin filmi...