Refik Hâlid Karay'ın Anadolu sürgünü zamanlarında yazmış olduğu 18 hikâyeden oluşan öykü kitabı. Yazarın anlatısıyla ilk kez tanıştım. Beni kendine çok çektiğini söyleyemem, fakat bu kadar yalın bir dille, az ve öz biçimde ince ince her şeyi eleştirebilmesini takdir ettim.…devamıRefik Hâlid Karay'ın Anadolu sürgünü zamanlarında yazmış olduğu 18 hikâyeden oluşan öykü kitabı.
Yazarın anlatısıyla ilk kez tanıştım. Beni kendine çok çektiğini söyleyemem, fakat bu kadar yalın bir dille, az ve öz biçimde ince ince her şeyi eleştirebilmesini takdir ettim.
Refik Hâlid Karay hikâyelerinde Anadolu insanını anlatıyor. Anadolu insanını düşkünlüğünü, şehvetlerini, acınacak hallerini ve de acımasızlığını. Hem memleketi, hem memleketin sorunlarını, hem insanı hem de insanlığı öyle bir dille eleştiriyor ki bu sadeliği takdir etmemek ve hafiften bir gülmemek elde değil. Tabii buruk hissettiren hikâyeler de yok değildi. Tüm çıplaklığıyla Anadolu'yu kelimelerle resmetmiş kısaca yazarımız.
Kitabın beni pek fazla çekmediğini söylemiştim. Onun sebebi de hep aynı tarz hikâyelerin tekrar etmesi. Evet yazar konuyu güzel ele almış, başarılı eleştiriler, hicivler yapmış fakat aynı sıkıntıları okumak birkaç hikâyeden sonra sıkıyor doğrusu. Bu kısa öyküler için betimlemeler de azıcık fazla geldi. Yani betimleme okumak yerine olay okumak isterdim.
Kitaptaki en sevdiğim hikâyeden bahsedip yazımı sonlandırmak istiyorum. ‘‘Yatık Emine’’ Kitabın tamamını okumasanız bile bu hikâyeyi okumanızı tüm içtenliğimle öneririm. Hatta Ömer Kavur tarafından Yeşilçam'a da uyarlanmış öykü. Öykü de Emine adlı bir kadının yaşadığı düşkünlük anlatılıyor. Kadının toplumdaki yeri, ahlaki değerler, insanların acımasızlığı, çıkarcılığı kısacası bu konuda aklınıza gelebilecek her şey hikâyede eleştiriliyor, taşlanıyor, anlatılıyor. Benim için kitabın zirvesiydi.
Bu yazıyı yazmayı düşünmüyordum ama Yatık Emine öyküsünün hatrına birkaç kelâm edilir diye düşündüm.
Spoiler içeriyor
Bu animenin ben de uyandırdığı duyguları nasıl tarif edeceğimi bilmiyorum. Sanırım şunu söylemeden geçemeyeceğim. Tek kelime ile; mükemmeldi! Evet, izlediğim animeler arasında en en en iyisiydi. Büyük bir hayranlıkla başlayıp büyük bir hayranlık ve duygusallıkla bitirdim. İyi ki listemde FMA…devamıBu animenin ben de uyandırdığı duyguları nasıl tarif edeceğimi bilmiyorum. Sanırım şunu söylemeden geçemeyeceğim. Tek kelime ile; mükemmeldi! Evet, izlediğim animeler arasında en en en iyisiydi. Büyük bir hayranlıkla başlayıp büyük bir hayranlık ve duygusallıkla bitirdim. İyi ki listemde FMA karşıma çıktığında forum sitelerinden diziyi araştırıp FMAB izleyin yorumlarını okumuşum. Yoksa böyle kusursuz bir işten daha geç haberim olacaktı.
Kısaca animenin konusundan bahsedip hakkındaki düşüncelerime geçmek istiyorum. Edward ve Alphonse adlı iki kardeş ölen annelerini geri getirmek için simyayı kullanmak isterler. Fakat eşit takas kanunu gereği öleni geri getirmek için bir şeyleri feda etmek zorundasındır. Bu simya sonucunda Ed bacağını, Al ise hayatını kaybeder. Annesini geri döndürmeyi başaramayan Ed, Al'ı kaybetmemek için kolunu feda eder ve Al'ın ruhunu bir zırha bağlar. Bundan sonrasında iki kardeş Al'ın bedenini geri almak için orduyla birlikte hareket edecek ve Homonculus adı verilen amansız düşmanlarla mücadele edeceklerdir.
Sadece şu konu bile diziyi izlemeye teşvik ediyor bence. Fakat ben daha fazlasını yazacağım. Çünkü hakkında doya doya yazmak istiyorum.
Din, felsefe, bilim kurgu, fantastik içinde ilgimi çekebilecek tüm konulara doyasıya yer verilmişti. Sadece dizinin yoğun aksiyonunu değil, anlatısını, öğretisini ve karakter bağlarını özellikle Ed ve Al arasındaki kardeşlik bağını çok sevdim. Eh haliyle de benim için kusursuz bir hâle geldi bu anime.
Baştan sona yüksek tempoyla giden, fakat ara ara nefes alma imkanı verip karakterleri tanıtan, gösteren, öğreten, sorgulatan, hakikati aratan bir animeydi. Aksiyon özellikle Kuzey bölgesine gidilen bölümden sonra yükseldi. O kısımdan sonraki bölümleri izlerken ki heyecanımı tarif bile edemem. Mükemmel bir tempoydu.
Hakikat ve yalan, Tanrı ve insan, ölüm ve yaşam... Tüm bu kelimelerin anlamlarını kendi fikirlerince pek güzel anlatmışlar. İzlemeye doyamıyorsunuz. Söylediğim gibi sadece aksiyon ve dövüş sahneleriyle değil bu yönüyle de epey öne çıkıyor. Zaten sadece aksiyon temalı bir anime olsaydı eminim bu kadar yükselmezdim.
Homonculus'ların her biri 7 büyük günahı temsil ediyorlardı. Mesela Envy'i kıskançlığı (benim en sevdiğim Homonculus'tu kendisi), Pride gururu, Greed ise aç gözlülüğü temsil ediyordu. Bu detaya bayıldım. Şehvet, gurur, kibir, aç gözlülük, oburluk, öfke ve tembelliğin ne kadar kötü olduğu ve bu 7 büyük günahın insanı nasıl yıkıma sürüklediği harika şekilde anlatılmış. Öyle üzerlerinden üstünkörü geçmemişler. Oldukça detaylı bir şekilde her şeyi anlatmışlar.
Çizimleri pek güzeldi, özellikle dövüş sahnelerinde gösterilen vahşete ve Homonculus'ların çizimlerine bayıldım. Bazı anlarda karakterler tatlı şekillere giriyorlardı, o da güzeldi.
Bu tür bir dizide beni en çok cezbeden ve görmek istediğim iki tür karakter vardır; ilki güçlü kadın karakterler ikincisi ise tek vuruşta Allah'ına kavuşmayan zeki ve güçlü ya da en azından sadece güçlü veyahut zeki kötü karakterler. FMAB'de bu karakterlerden fazlasıyla vardı. May, Olivier Armstrong, Winry, Izumi, Riza, Lan Fan gözü pek güçlü, kendini ezdirmeyen, korkmayan, savaşmaktan geri kalmayan ve de oldukça zeki kadın karakterlerdi. İçlerinde en sevdiklerim May ve Lan Fan oldu. May gibi boyundan büyük işlere kalkışan, şirin ve güçlü karakterleri pek severim. Onu gözümden kalp fışkıra fışkıra izledim.
Envy, Kimblee, Bradley, Pride ve de Baba (Elric kardeşlerinin babası olan Hohenheim değil, Homonculus'ların yaratıcısı olan baba) düşman olmanın hakkını verdiler. Bazen alçakça dövüştüler, en sert yerden vurdular, zekalarını kullandılar, güçlerini sonuna kadar gösterdiler. Homonculus'lar temsil ettikleri günahı, Baba ise Tanrı rolünü muazzam bir şekilde oynadı. En sevdiğim kötüler ise Envy ve Kimblee oldu.
Anime hiçbir yan karakteri yabana atmamış, neredeyse hepsi aklınızda yer ediniyor. Hepsi mükemmel tasarlanmış. Karakterleri harika, konusu mükemmel, temposu yüksek, işleyiş kusursuz... Bir animeden daha ne bekleriz ki?
Kuzey bölgesine gidildikten sonra temponun yükseldiğini söylemiştim. Hele finalden önceki son 3 bölümde epey zirveye çıktı. Final ise diziye göre biraz daha durgundu. Zaten animeler böyle oluyor herhalde, ya da mangalar. Her şey bittikten sonra durgun, duygusal ama içten bir finalle veda ediyorlar. FMAB'de vedasını öyle bir finalle yaptı. Bayıldım!
Al'i, Ed'i, May'i, Envy'i, Mustang'ı, Winry'i, Scar'ı, Armstrong kardeşleri, Hohenheim'i, Greed'i, Lan Fan'ı ve Ling'i özleyeceğim...
Pek yeraltı edebiyatı okumuş biri değilim. Kitabı da yeraltı kitabı olduğu bilgisiyle bu türü okumak için seçmedim zaten. “Mutlaka okunması gereken Türk edebiyatı kitapları” listemde karşıma çıktı. Ben de okumaya başladım. Kitap herkesin okuyamacağı, kaldıramayacağı, sevemeyeceği bir eser. Fazlasıyla akıcı…devamıPek yeraltı edebiyatı okumuş biri değilim. Kitabı da yeraltı kitabı olduğu bilgisiyle bu türü okumak için seçmedim zaten. “Mutlaka okunması gereken Türk edebiyatı kitapları” listemde karşıma çıktı. Ben de okumaya başladım.
Kitap herkesin okuyamacağı, kaldıramayacağı, sevemeyeceği bir eser. Fazlasıyla akıcı ama bir o kadar da sert. Sert ve iğrenç bir uslüp. Sanıyorum ki bu uslüba alışık olmayan yeraltı edebiyatı da okuyamaz. Veyahut sadece bu kitaba özel bir sertliktir. Bilmiyorum.
Kitapta genç bir anlatıcı var, bir de onun yoldaşı yaşlı bir şair. Birbirleriyle pek de anlaşıyor gibi durmuyorlar, sürekli çataşıyorlar. Ama ikisi de aynı yolun yolcusu. Dertleri de ulaşmaya çalıştıkları şey de ortak.
Kitabın hikâyesi sadece anlatıcı ve şairin etrafında dönse okuması da anlaması da bir nebze daha kolay olur. Fakat her bölümünde yeni bir karakter peydah oluyor. Dertlerini bize gösterip kayboluyorlar, sonra yeniden ortaya çıkıyorlar. Bir görünüp bir kaybolan, bir anlatılıp bir yok olan sorunlarda kitabı iyice karmaşıklaştırıp okuması epey zor hale getiriyor. En azından alışkın olmayanlar için.
Siyaset var, siyasi çatışma var, küfür var, cinsellik var, bol bol olay var. Yeraltı edebiyatını merak edenler buyrun okuyun.
Gazoz Ağacı. Ortaöğretim öğrencilerine MEB tarafından önerilen kitaplardan bir tanesi. Ben de bu kitapları okumaya karar verdim. Evet, ortaöğretim hayatım biteli yıllar oldu. Fakat o zamanlar pek de kitap okumayı sevmezdim. O yüzden daha yeni aklıma geldi böyle bir şey…devamıGazoz Ağacı. Ortaöğretim öğrencilerine MEB tarafından önerilen kitaplardan bir tanesi. Ben de bu kitapları okumaya karar verdim. Evet, ortaöğretim hayatım biteli yıllar oldu. Fakat o zamanlar pek de kitap okumayı sevmezdim. O yüzden daha yeni aklıma geldi böyle bir şey yapmak.
Gazoz Ağacı kitabı Sabahattin Kudret Aksal'ın öykülerini bir arada derlediği bir eseri. Adını da kitaptaki bir öyküden alıyor. Zannediyorum ki öykü kitapları çok okunmuyor. Galiba insanlar konu bütünlüğü olmayan şeyleri sevmiyor. Olsun, ben yine de önermek istedim.
Kitapta, kitaptaki hikâyelerde beni yoran bir şey vardı. Hikâyelerin derinliği mi uslübün şekli mi bilmiyorum. Fakat kitabı okurken çok yoruldum. Fazla titiz bir kitaptı. Bu kitabı hızlı okuyarak ona haksızlık etmek istemedim, sindire sindire yavaş yavaş okuduğum için de yoruldum sanırım.
Sabahattin Kudret Aksal öykülerini anlatırken kelimeleri öyle özenle seçmiş ki onlara hayran kalmamak elde değil. Her öyküsü olmasa da çoğu insanın içine işliyor, yüreğine dokunuyor. Bazı öyküleri ister istemez kafamda devam ettirdim hatta. Veyahut sonlarını değiştirdim. Çünkü öyle bitsinler istemedim.
Kendisi de şair olduğundan olsa gerek, şiir gibi hikâye kitabıydı. Dili sert ya da anlaşılmaz değildi, ama ağırdı. Söylediğim gibi kitap beni yordu. Okuduğuma da pişman etmedi tabii. Okuduğum diğer öykü kitaplarındaki kafa dağıtıcı şey bunda yok. Tam tersine kafayı daha çok ağırlaştırıyor, insanı yoruyor. Yine de şiir gibi bir şeyler okumak isterseniz.
Adını daha önce duymadığım bir yazarı tanımama vesile olan kitaplar benim için o kadar kıymetli ki... Bir Solgun Adam'da bunlardan biri oldu. Selçuk Baran'dan bir başka eseri ne zaman okurum bilmiyorum ama Bir Solgun Adam'ı okuduğum ve kendisini tanıdığım için…devamıAdını daha önce duymadığım bir yazarı tanımama vesile olan kitaplar benim için o kadar kıymetli ki... Bir Solgun Adam'da bunlardan biri oldu. Selçuk Baran'dan bir başka eseri ne zaman okurum bilmiyorum ama Bir Solgun Adam'ı okuduğum ve kendisini tanıdığım için pek mutluyum.
Bir Solgun Adam. Adıyla müstesna bir eser. Kitabı okumaya karar verdiğim anda melankolik bir şey okuyacağımı anlamıştım. Kitap beni bu konuda yanıltmadı. Melankolik. Fakat insanı bunaltan bir melankoli değil. Düşündüren, sorgulatan, yaşamdan uzaklaştıran ve tekrardan hayatın içine sokan.
Kitapta biraz Albert Camus'un Yabancı'sı esintisini aldım. Mehmet Taşçı'da kendi kızı dahil olmak üzere toplumdaki herkese, kendine bile yabancılaşmış bir adam. Aslında onlarla olmayı, dinlemeyi seviyor. Fakat kendini anlatmayı sevmiyor. İnsanlara anlatamadığı kendini de günlüğüne aktarıyor. İşte bizde kitabın bir kısmını Mehmet Taşçı'nın ağzından onun günlüğünden okuyoruz. Geri kalan kısmı da yazarın ağzından anlatılıyor. Ben Mehmet Taşçı'nın günlüğünü okumayı daha çok sevdim. Onun iç dünyasını, ruh halini günlükte daha iyi anladık.
Lafı daha fazla uzatmayacağım. Hani böyle hayatın koşuşturmasından yılıp durgun, sessiz, sakin bir şeyler okumaya ihtiyaç duyarsınız ya işte Bir Solgun Adam o eserlerden biri. Hayata yabancılaşmış birinin iç dünyasını tanımak ve kendinizin yakınlığını yabancılığını sorgulamak isterseniz buyurun okuyun.
''Gir içeri, kır dizini, dön önüne kız Sıdıka. Annen görür, baban duyar, dayak yersin kız Sıdıka'' Bir süredir listemde duran ve jenerik müziği ara ara beynimde dalganan Sıdıka dizisini en sonunda izleme şerefine nail oldum, bitirdim ve geldim. Sıdıka 20'li…devamı''Gir içeri, kır dizini, dön önüne kız Sıdıka.
Annen görür, baban duyar, dayak yersin kız Sıdıka''
Bir süredir listemde duran ve jenerik müziği ara ara beynimde dalganan Sıdıka dizisini en sonunda izleme şerefine nail oldum, bitirdim ve geldim.
Sıdıka 20'li yaşlarında evden çıkmasına bile çok çok nadir izin verilen, dayakla, hakaretle büyümüş, ailesinin deyimiyle kaçık olan entelektüel bir genç kız. Bize de Sıdıka ve ailesinin kimi zaman kavgalı, dövüşlü kimi zamanda eğlenceli anları izletiliyor. Dönemin tipik bir Türk ailesinin evine bir kamera konulmuş da çekiliyormuş gibi. Öylesine doğal ve öylesine samimi. Tabii bu samimiyet ilk sezon bittikten sonra biraz kendini yitiriyor ama olsun. Ben hataları, kusurlarıyla, yanlışlarıyla Sıdıka'yı severek izledim.
Dizi söylediğim gibi tipik bir Türk ailesini yansıtıyor. Kim bilir kaç genç kız vardır, var olmuştur baskıcı ve gerikafalı ailesi yüzünden hayallerine, ideallerine ket vurulan. Pencereden sadece sokağı değil, kocaman bir dünyayı gören...
Ataerkil toplum ve getirileri ancak bu kadar iyi yansıtılabilirdi. Tabii diziyi iyi yapan insanların kendilerini görmeleri değil, toplumu açıkça yansıtması da değil. Diziyi iyi yapan ''izahı olmayan şeylerin mizahı olur.'' düsturuyla anlattıklarını kahkahalara boğarak göstermesi. Baskı diyorum, şiddet diyorum falan da herhalde 1-2 sahnesinde anca duygulanmışımdır. Geri kalanları ya düşündürüyor ya da güldürüyor.
İlk sezondan sonra samimiyetin kaybolduğunu söyledim. En başta sebebi bölüm sürelerinin uzamış olması. İlk sezon 20 dakikayken 2. ve 3. sezonda 45‐60 dakika arası bölümler izliyoruz. Tabii günümüz Türk televizyon dizileri ile kıyas edersek -şu bakışmaların bile 1 saat sürdüğü- hiç de uzun sayılmaz ama ilk sezondaki o kısa komediye alışınca 2. ve 3. sezondaki uzunluğu yadırgadım bile. Hem kadroda epey genişliyor. Yine Sıdıka ve ailesi etrafında dönen olayları izliyoruz genel olarak tabii ama diğer karakterlere de ara ara değinmeyi unutmuyor. Ev içinde geçen sahneler azalıyor kısacası. İlk sezondaki ev samimiyetine Sıdıka ve annesi Safiye'nin atışmalarına alıştığım için son 2 sezonu yadırgadım ve samimiyetin kaybolduğunu hissettim.
Dizide Sıdıka'nın başının belası olan gönlünü Sıdıka'ya kaptırmış Kenar karakteri 3 kez değişiyor. İlk sezon Şafak Sezer canlandırıyor Kenar'ı. 2. sezon Kenar tiplemesiyle hiç alakası olmayan yeni bir Kenar geliyor. Tam yeni tipe alıştım derken 3. sezon ilk 2 Kenar'ın yanından bile geçmeyecek bir Kenar geliyor. Sonra bom! Şafak Sezer tekrardan sahalarda. Şafak Sezer'i gördüğüm için bu kadar sevineceğim aklıma gelmezdi. Neticede Kenar Şafak Sezer'le başladı, onunla bitti. Öyle de olmalıydı.
Dizi ara ara o zamanın sorunlarını da yansıtmış sanırım. İşte depremler, artan hırsızlık vakaları, dolandırıcılık vakaları vs vs. O vakitlerde dünyada olmadığım ya da bir şeyleri anlamayacak kadar küçük olduğum için hatırlamıyorum ama diziyi izleyenlerden öyle duydum. Eh topluma ayna olan bir diziden toplumsal sorunları ele almaması beklenemezdi.
Finalinde bazıları çoğu şeyin havada kaldığından eksikliğinden söz etmiş ve rahatsızlıklarını dile getirmişler. Bu eksiklikler beni rahatsız etmedi. Neticede bu dizi bizim gerçeğimiz. Tamam dizide alışılmadık tipler var ama hayatımızda da yok mu zaten bu alışılmadık tiplerden? Ölene kadar da hayat devam ediyor. Ve bu hayat toz pembe değil. Kavgalı, gürültülü, hayallere set çekilen bir hayat. Kim bilir Sıdıka'da şimdi evinde kendi çocuklarının derdi ile uğraşıyordur, belki de kitabını yazıyordur. Yazmak demişken günlük olayının rafa kaldırılması üzücü bir hadiseydi. Fakat kamera arkasını sevdim.
Alışılmadık karakterler dedim. Onlara şöyle bir değineyim. İsimlerini anayım daha doğrusu. Samim'in -ondan ayrıca bahsetmek istiyorum.- ninja hocası Baturalp, Baturalp'ın üstadı Şon Li hoca, apartman yengesi, Drahşan Gudde, Gonca Gül'ün sakar olmayan(!) kızı Arzum, Sıdıka'nın kanı kaynayan arkadaşı Ezgi Su -ya da Elif Su mu demeliydim?-, kiralık evini kiraya vermek istemeyen kadın...
Samim'e ayrı bir pencere açmak istedim. Çünkü dizide en sevdiğim karakter oldu. Konuşmasına bile gerek yok. Jest ve mimikleri bile gülmeme yetti. Hakan Tanfer çok başarılı bir oyuncuymuş. Oyunculuk hayatına son vermeseymiş (söylentilere göre sektörde hakkını yeterince alamadığı için bırakmış oyunculuğu) çok iyi yerlere gelebilirmiş. Dizinin en başarılı ismiydi. Hiç abartısız.
Neyse çok konuştum galiba. İzlemek isteyen Refik'lere ve Refika'lara şimdiden iyi seyirler. :)
Romeo ve Juliet'ten sonra okuduğum 2. tiyatro eseri oldu. Yazarın tabiri caizse ömrü boyunca bu eseri yazmak için uğraştığını öğrenince daha bir şevkle okumaya başlamıştım. Kitap şevkimi kırmadı ve beni son derece tatmin etti. Evet, bayağı uzun ve karmaşık bir…devamıRomeo ve Juliet'ten sonra okuduğum 2. tiyatro eseri oldu. Yazarın tabiri caizse ömrü boyunca bu eseri yazmak için uğraştığını öğrenince daha bir şevkle okumaya başlamıştım. Kitap şevkimi kırmadı ve beni son derece tatmin etti.
Evet, bayağı uzun ve karmaşık bir eser. Bunun sebebi hem uzun uzadıya diyaloglara sahip olmasından hem de çok fazla karakter barındırmasından geliyor. Fakat Rus edebiyatındaki gibi kimin kim olduğunu unutup karıştıracağınız bir uzunluktan söz etmiyorum. Gayet tüm karakterlerin tiplemeleri anlaşılır yazılmış, çizilmiş. Sadece çok çok fazla olmaları biraz yorucu.
Kitapta insanlığın ve insan olmanın doğası anlatılmış. Tabii bunun için dinlere, mitolojiye, felsefeye, duygulara insanlıkla alakalı her şeye değinmiş. Hem de şiirsel bir şekilde. Bu şiirsel anlatım beni oldukça cezbetti.
Kitabı okurken -bazı kısımlarda hayal gücümün kör olduğunu hissedip zorlansam da- bir sahnede izlediğimi hayal etmeden edemedim. Eser yanılmıyorsam sahnelenmek için değil, okunmak için yazılmış. Sahnelenmek için zor bir eser olduğu aşikar. Fakat herhangi bir yerde denk gelsem sıkılmadan izlerdim. Çünkü mitolojinin, dinlerin ve felsefenin var olduğu eserleri okumayı da izlemeyi de dinlemeyi de pek seviyorum.
Kitapta ''bu karakter buraya yakışmamış, bu diyalog burada abes kaçmış'' dediğim tek bir yer bile olmadı. Büyük bir zevkle okudum kitabı. Vermek istediği tüm duyguları almam gerektiği kadar alarak.
Kitabın finali muazzamdı. Böyle etkileyici bir final bekliyordum, fakat bu beklentimin de üstündeydi. Yüksek beklentilerle başladığım eseri aynı duygularla bitirdiğim için pek mesudum.
Prison Break'ı 2-3 sene önce ilk 10 bölümünü izlemiştim. Şuan hatırlayamadığım bir sebepten ötürü bırakmak zorunda kaldım. Yakın bir zamanda aklıma geldi ve izlemeye karar verdim. İşte şimdi buradayım. Dizi hapishaneden kaçma temalı, sadece hapishaneden değil tabii genel olarak kaçış…devamıPrison Break'ı 2-3 sene önce ilk 10 bölümünü izlemiştim. Şuan hatırlayamadığım bir sebepten ötürü bırakmak zorunda kaldım. Yakın bir zamanda aklıma geldi ve izlemeye karar verdim. İşte şimdi buradayım.
Dizi hapishaneden kaçma temalı, sadece hapishaneden değil tabii genel olarak kaçış temalı bir yapım. Tabii en heyecanlı ve en detaylı kaçışı da ilk sezonda izliyoruz. Micheal'ın zekaüstü planı, bunu uygulamaya sokması, kişileri seçmesi ve kişilerin ekibe katılması, ana karakterleri tanımamız hepsi bu sezonda gerçekleşiyor.
Dizide yoğun bitmek bilmeyen bir aksiyon var. Temposu çok hızlı ve aynı zamanda da yüksek. Şiddeti, suçu, zalimliği ve masumluğu iliklerinizde hissediyorsunuz izlerken. Hele ilk 2 sezonda gösterebileceği tüm heyecanı, aksiyonu, şiddeti ve karmaşayı gösteriyor dizi. Karakterleri de bir şekilde tanıtıyor.
Karakterleri tanımak demişken kim düşman kim pişman kim iyi kim kötü peşin hüküm verilecek bir dizi değil bence. Çünkü bir başka sezonda o karakterin değiştiğini izliyorsunuz. Kimin ne yönde değiştiğinden bahsetmeyeyim. Hâlâ izlemeyen varsa sürprizi bozulur.
İnsanlar 2. sezondan sonra bozulduğunu düşünmüş. Ben son 3 sezonu da sevdim. Baya da heyecanlı buldum. Tabii ilk 2 sezon bu kadar yüksek olduğu için son 3 sezon o seviyeye çıkamamış ve beklentilerin altında kalmış ama yine de zevkli. Son sezonun heyecanını sevmiş olsam da bence biraz izleyiciyi memnun etmek için yapılmış bir sezon gibiydi. Çünkü 4. sezon final gibi bitti. 5. sezona dair hiçbir mesaj verilmedi. Yani 4. sezondaki final izleyiciyi memnun etmediği için tatmin edecek bir final yapmak adına bu sezonu yazmışlar galiba. Öyle bir enerji aldım, bilemiyorum.
Dizinin kilit isminden bahsetmek istiyorum. Thedor'dan nam-ı diğer T-Bag'den. Dizideki en nefret edilesi, en iğrenç karakterlerden biriydi. Tecavüzcü, katil, yalancı, dönek, ispiyoncu... Aklınıza gelebilecek tüm kötü terimler. Fakat bir yandan da dizideki en önemli karakterdi. Hem karakter çok başarılı yazmış hem de aktör T-Bag rolünü fazlasıyla başarılı oynamış. Bu bir suç dizisi ve Thedor gibi bir karakter olmasaydı bir şeyler eksik olurdu.
Aksiyona ve suça doymak isteriseniz buyurun Prison Break'a.
Kitap hakkında denk geldiğim eleştirilerin çoğunluğu olumsuz ya da orta karardı. Beğendiğini söyleyen pek kişiye rastlamamıştım. İlber Ortaylı olduğu için merak ettiğim olumsuz eleştiriler olduğu için de çekindiğim bir kitaptı. 'En sonunda bu kadar beğenilmeyen ne acaba?' deyip okumaya başladım.…devamıKitap hakkında denk geldiğim eleştirilerin çoğunluğu olumsuz ya da orta karardı. Beğendiğini söyleyen pek kişiye rastlamamıştım. İlber Ortaylı olduğu için merak ettiğim olumsuz eleştiriler olduğu için de çekindiğim bir kitaptı. 'En sonunda bu kadar beğenilmeyen ne acaba?' deyip okumaya başladım.
Aslında içinde çok değerli tavsiyeler var. Fakat Türkiye şartlarında, içinde bulunduğumuz ekonomik durumu düşünürsek buradaki tavsiyeler bilhassa gezmeyle ilgili olanlar epey ütopik kaçıyor. Yani şimdi kaçımızın Avrupa'yı Ortadoğu'yu gezecek, gidip İsrail'de ders alacak vakti veya parası vardır ki? Bırakın yurt dışına çıkmayı kendi memleketimizde gezmek bile birçoğumuz için uçuk bir hayal. O yüzden kitaptaki tavsiyeler hitap ettiği Türk gençleri için epey ulaşılmaz hayaller oluyor.
Ayrıca İlber Ortaylı'nın bastıra bastıra geç kaldınız geç kaldınız demesi 25 yaşında bu kitabı okumaya karar vermiş biri olarak beni epey rahatsız etti ve kötü hissettirdi. Aslında geç kalmak diye bir şey olmadığını biliyorum. Öğrenmenin, bilmenin yaşı yoktur. Zira Tolstoy bisiklet sürmeyi 65 yaşından sonra öğrenmiş. Yani aslında çabaladıktan sonra öğrenebiliriz. Elbet biraz daha zorlar ama yine de yaparız.
Evet kitabın rahatsız edici, insana içinde bulunduğu sosyoekonomik durumu çat çat çarpan bir tarafı var. Okurken rahatsız da oldum ama pişman olmadım. En azından değerli hocalar, tarihçiler, değerli insanlar tanıdım. Farklı farklı ülkelerin kültürleri, coğrafyaları, değerleri hakkında bilgi sahibi oldum. Güzel müzik, kitap, film önerileri aldım. Bu kitapta uygulayabileceğim tek tavsiyeler zaten. Kim bilir belki ileride gezilecek yerler tavsiyelerinin de bazılarını alabilirim.
Henüz daha lise çağındaysanız kitabı tavsiye edebilirim. Aslında asıl hitap ettiği kitle zaten lise çağındaki gençler. Fakat onlar için bile biraz hayaller aleminde kalan kitap olabilir. Yine de İlber Ortaylı'dan dişe dokunur birkaç kitap tavsiyesi almak, bazı kültürleri ve tarihleri öğrenmek isterseniz buyurun okuyun.
(İlber hocamla tek ortak yönümüzün doğum günlerimizin aynı olmuş olması birazcık üzücü.)