Karacehennem İbrahim Paşa; yükselme döneminde Osmanlı'nın düşmana karşı bir numaralı kozu olan; yeniçeri ocağı, duraklama dönemi ile osmanlı için artık bir ayak bağıydı. her şeye isyan ediyorlar, tahttan padişah indirip paşa kellesi alıyorlardı. bu durumun ehemmiyetine varan sultan ikinci mahmut…devamıKaracehennem İbrahim Paşa;
yükselme döneminde Osmanlı'nın düşmana karşı bir numaralı kozu olan; yeniçeri ocağı, duraklama dönemi ile osmanlı için artık bir ayak bağıydı. her şeye isyan ediyorlar, tahttan padişah indirip paşa kellesi alıyorlardı. bu durumun ehemmiyetine varan sultan ikinci mahmut 'ya devlet başa, ya kuzgun leşe' deyip ocağı kaldırma yolunda girişimlere başlar. ve imparatorluğun dört bir yanından en cesur komutanları İstanbul'a çağırır. İbrahim paşa da bu gelenler arasındadır.
merkezde yavaş yavaş teşkilatlanan ikinci mahmut, yeniçerilerin hadsizliklerine karşı artık harekete geçer. bütün osmanlı askerini ocağın önüne yığar, topçuların komutanı karacehennem ibrahim paşa da hali hazırda oradadır. tüm asker padişahtan emir bekler ama ortamda çıt yoktur, adeta fırtına öncesi sessizlik... sonrasında sessizliğin nedeninin ikinci mahmut'un müneccimleri olduğu anlaşılır. müneccimler açık bir şekilde komutanlara ve padişaha; 'henüz eşref saati gelmedi güneş akrep burcunda, bekleyin yay burcuna gelsin. bu işi akrepteyken yapmak çok büyük uğursuzluktur.' derler. müneccimlerin bu görüşüne sinirlenen ibrahim paşa, ikinci mahmut'u da umursamayarak: 'bana bakın ağalar, akrep dediğiniz karşıdaki heriflerdir. sizin burcunuzu, yıldızınızı bekleyemem. ben şimdi ateşe başlıyorum, güneş isterse arkamdan gelebilir.' der ve topçu birliklerine ateş emrini verir. onun emriyle diğer askerler de harekete geçer, ortalık adeta cehenneme döner.
ama yeniçerilerde kolay kolay pes edeceğe benzemez işler bir anda tersine döner. işlerin aleyhlerine döndüğünü gören karacehennem paşa: 'beni mancılığa koyup içeri atın' diye bağırır. sonrasında daha da hiddetlenip tüm topları ateşe verdirir ve 500 yıllık yeniçeri ocağını tarihin tozlu raflarına kaldırır.
bugünden sonra İbrahim paşaya karacehennem lakabı takılır. sonrasında karacehennem paşa, yeniçerilerin de müniri olduğu bektaşi tarikatını osmanlı mülkünde yasaklar.
yeniçeri ocağını kaldırıp osmanlının ömrünü uzatan cesur paşanın mezarı, zamanla inşaat çalışmalarıyla günümüz taksim civarında kaybolmuştur. yani karacehennem ibrahim paşanın adı unutulup gitme tehlikesiyle karşı karşıya. ne de olsa bu coğrafyada vefa ne demek bilinmiyor.
İntikam Tanrısı Vidar; Vidar, iskandinav mitolojisinde sessizliği ve gücü temsil eden bir tanrıdır. ismin kökeni eski iskandinavca'ya dayanır ve "orman savaşçısı" veya "geniş hükümdar" gibi anlamlara gelir. "Víð-" geniş, yaygın anlamına gelirken "-arr" ise savaşçı veya hükümdar anlamına gelmektedir. Vidar,…devamıİntikam Tanrısı Vidar;
Vidar, iskandinav mitolojisinde sessizliği ve gücü temsil eden bir tanrıdır. ismin kökeni eski iskandinavca'ya dayanır ve "orman savaşçısı" veya "geniş hükümdar" gibi anlamlara gelir. "Víð-" geniş, yaygın anlamına gelirken "-arr" ise savaşçı veya hükümdar anlamına gelmektedir. Vidar, Odin'in oğlu ve dev Griðr'in oğludur. Ragnarök sırasında babası odin'in intikamını alarak fenrir kurtunu öldürmesiyle bilinir. Vidar ismi, iskandinav kültüründe gücü, sessizliği ve adaleti simgelediği için saygı duyulan bir isimdir.
Odin, ölümünün Fenrir tarafından olacağını öğrendiğinde onu durdurabilmesi için Vidar'ı yaratmış ve yaşamı boyunca olacak savaşa hazırlamıştır.
Tarihçilere göre Vidar’ın sessizliği, intikamcı rolüyle ilişkilidir: Vidar, Ragnarok’ta babasının öcünü alana dek konuşmamaya yemin etmiştir. Vidar'a mitolojide boşuna "sessiz as" denmez. onun sessizliği sadece bir yemin değil, aynı zamanda derin bir odaklanmanın ve sabrın simgesidir. diğer tanrılar ziyafetlerde şarkılar söyleyip maceralarını anlatırken, Vidar köşesinde oturup Ragnarok günü babasının intikamını alacağı o ana hazırlanır. bu yönüyle o, stratejik sabrın tanrısıdır.
Vidar, kardeşi Vali ile birlikte kıyametten sağ çıkar. yeni dünyada, eski tanrıların (Odin, Thor) mirasını devralırlar. Vidar artık sadece bir "intikamcı" değil, küllerinden doğan dünyanın koruyucu figürlerinden biridir.
Ulusal Kurtuluş Savaşımızın muzaffer komutanı Mustafa Kemal Paşa, Türk ordularının İzmir'e girmesinden 7 hafta sonra ilk büyük devrimini yaparak 1 Kasım 1922 günü 600 yıllık Osmanlı saltanatına son verdi. İlk Devrim, Saltanatın Kaldırılması! Ulusal Kurtuluş Savaşımızın zaferle sonuçlandırılmasından hemen sonra…devamıUlusal Kurtuluş Savaşımızın muzaffer komutanı Mustafa Kemal Paşa, Türk ordularının İzmir'e girmesinden 7 hafta sonra ilk büyük devrimini yaparak 1 Kasım 1922 günü 600 yıllık Osmanlı saltanatına son verdi.
İlk Devrim, Saltanatın Kaldırılması!
Ulusal Kurtuluş Savaşımızın zaferle sonuçlandırılmasından hemen sonra başlatılan devrimler döneminin ilk adımı, kuşkusuz 1 Kasım 1922’de saltanatın kaldırılmasıdır. Bu kutlu devrimin üzerinden bir asra yakın zaman geçmesine karşın, saltanatı diriltme hayali kimi çevrelerce hâlâ sürdürülebilmektedir. Son yıllarda “Yeni Osmanlıcılık” adıyla ortaya çıkan laik Cumhuriyet karşıtlarının Atatürk düşmanlıklarının temelinde yatan nedenlerden biri de budur.
Atatürk düşmanları, Ulusal Kurtuluş Savaşını zoraki kabulleniyor; ancak sonrasını, yani devrimler dönemini reddediyorlar. Bu nedenle “Mustafa Kemal” diyor, ama zorda kaldıkları dönemler dışında bir türlü “Atatürk” diyemiyorlar. Yazık ki, sözde Cumhuriyetçi bazı aymazlar da 1 Kasım 1922 tarihli bu büyük devrimin önem ve anlamını yeterince kavrayamıyor, gerektiği gibi savunamıyorlar.
Tarihsel Zorunluluk ve İhanete Karşı Duruş
Atatürk ve Gazi Meclis, 1 Kasım 1922 tarihli bu devrim yasası ile ne Ulusal Kurtuluş Savaşı boyunca yaşanan Sultan Vahdettin ve çevresinin affedilmez ihanetleri nedeniyle bir intikam arayışına girmiş ne de ulusun geçmişiyle bağını koparma amacı gütmüştür. Saltanatın kaldırılması; Mudanya Mütarekesi sonrasında emperyalistlerin, Saray'ın ve İstanbul Hükümetinin somut ve tehlikeli hamleleri sonucu alınan zorunlu bir karardır.
Mudanya Mütarekesi ile masa başında da yenilgiye uğrayan I. Dünya Savaşı’nın galip ülkeleri, Lozan’da yapılacak barış konferansına İstanbul Hükümetinden de delege istemiş; Sadrazam Tevfik Paşa da Padişah’ın onayı ile bu konuda Ankara ile yazışmalara başlamıştır. Emperyalist ülkelerin bu çağrı ile yaratmak istedikleri iki başlılık, galip Ankara’nın gücünü kırma çabaları ve Kurtuluş Savaşı sırasında İstanbul’un takındığı teslimiyetçi tutum göz önüne alınarak, 30 Ekim 1922 günü TBMM konuyu görüşmeye açmıştır.
Keçiören’deki Kritik Gece ve Meclis Tartışmaları
O günlerde Keçiören’deki Refet Paşa’nın bağ evinde Mustafa Kemal Paşa, Rauf Orbay, Ali Fuat Paşa ve Refet Paşa arasında yapılan, Kazım Karabekir’in de telgraf başında katıldığı ve sabaha kadar süren toplantı; en yakın arkadaşların saltanat yanlısı tutumları ve Atatürk’e karşı sergilenen tavırlar nedeniyle tarihimizin az bilinen sayfalarından biridir.
Olayın devamını ve Atatürk’ün devrimci tutumunu Büyük Nutuk’tan (günümüz Türkçesiyle) öğrenip belleklerimize kazıyalım:
"31 Ekim 1922 günü Meclis toplanmadı. O gün Müdafaa-i Hukuk grubu toplantısı yapıldı. Bu toplantıda Osmanlı egemenliğinin kaldırılmasının zorunluluğu üzerine konuştum. 1 Kasım 1922 günü Meclis toplantısında yine bu konu üzerinde uzun görüşmeler oldu. Üç komisyon bir odada toplandı. Biz çok kalabalık olan bu odanın bir köşesinde tartışmaları izliyorduk. Bu biçim görüşmelerin gereken sonuca ulaşmasını beklemek boşunaydı. Bunu anladık. En sonunda Karma Komisyon Başkanlığından söz aldım. Önümdeki sıranın üzerine çıktım.
Yüksek sesle şunları söyledim:
'Efendiler! Egemenlik, hiç kimsece, hiç kimseye bilim gereğidir diye görüşmeyle, tartışmayla verilmez. Egemenlik, güçle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk ulusunun egemenliğine el koymuşlardı. Bu haksızlıklarını altı yüzyıl boyunca sürdürmüşlerdi. Şimdi de Türk ulusu artık "yeter" diyerek, bunlara karşı ayaklanıp egemenliğini eylemli olarak kendi eline almış bulunuyor. Bu bir oldubittidir. Söz konusu olan; ulusa egemenliğini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız sorunu değildir. Sorun, zaten gerçekleşmiş olan bir gerçeği açıklamaktan ibarettir. Bu, ne olursa olsun yapılacaktır. Meclis ve herkes sorunu doğal bulursa sanırım ki uygun olur. Yoksa gerçek yine yöntemine göre saptanacaktır; ama ihtimal, bazı kafalar kesilecektir!'"
Devrimci Kararlılık
Mustafa Kemal Atatürk’ün, sıranın üzerine çıkarak yaptığı bu tarihi konuşma, bir devrimcinin milletinin zaferini korumak için gösterdiği kararlılığın ifadesidir. Bu konuşmadan sonra saltanatı savunanlar, "Bağışlayınız Paşa Hazretleri, biz sorunu böyle düşünememiş, başka bakımdan ele almıştık" diyerek itirazlarından vazgeçmiş ve yasa oybirliği ile kabul edilmiştir.
Ne üzücüdür ki şimdilerde Atatürk’ün bu kararlı tutumu, laik Cumhuriyeti teokratik bir devlete dönüştürmek isteyen "Yeni Osmanlıcılara" karşı hakkıyla savunulmamakta, aksine unutturulmaya çalışılmaktadır. Şehitlerimizin emaneti olan Türkiye Cumhuriyeti’ni; laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olarak sonsuza dek yaşatmanın tek yolu, Atatürk’ün antiemperyalist ve devrimci ideolojisinden (Kemalizm) ayrılmamak ve Aydınlanma Devrimlerini korumaktır. Emperyalizm ve faşizmle uzlaşılmaz; onlarla ancak mücadele edilir.
Spoiler içeriyor
esenlikler, dürüst olmak gerekirse bu kitaba başlarken 800 sayfalık bir veri yığınıyla karşılaşacağımı biliyordum ama içine girdikçe meselenin sadece rakamlardan ibaret olmadığını anladım. zafer toprak’ın dili evet akademik ama aslında bize çok derin bir zihniyet değişimini anlatıyor. biz genelde ittihat…devamıesenlikler, dürüst olmak gerekirse bu kitaba başlarken 800 sayfalık bir veri yığınıyla karşılaşacağımı biliyordum ama içine girdikçe meselenin sadece rakamlardan ibaret olmadığını anladım. zafer toprak’ın dili evet akademik ama aslında bize çok derin bir zihniyet değişimini anlatıyor. biz genelde ittihat ve terakki dönemini hep siyasi kavgalar, darbe girişimleri veya savaşlarla biliyoruz; ancak bu kitap işin içindeki o ekonomik sancıları çok net bir şekilde önümüze koyuyor.
okurken şunu fark ettim: o dönemdeki milli iktisat arayışı aslında bir hayatta kalma çabasıymış. kapitülasyonların altında ezilen bir imparatorluğun kendi ayakları üzerinde durmaya çalışırken attığı her adımın ne kadar zorlu olduğunu, adeta bir iktisadi bağımsızlık savaşı verildiğini hissedebiliyorsunuz. açıkçası, Türk müteşebbislerin ve yerli sermayenin önünü açma çabasının o dönem ne kadar hayati görüldüğünü okurken, bugünkü ekonomik tartışmalarımızın kökeninin o günlere dayandığını fark ettim. hatta savaş yıllarında iaşe meselesinin (halkın beslenmesi) nasıl bir devlet politikasına dönüştüğünü görmek, o dönemin çaresizliğini çok daha iyi anlamamı sağladı.
bazı yerlerde istatistikler ve belgeler arasında biraz yorulsam da, yazarın dönemin ruhunu yansıtan o detaylı anlatımı sayesinde cumhuriyet’in ekonomik temellerinin aslında çok daha önceden, bu on yıllık süreçte nasıl atıldığını görmüş oldum. açıkçası bu kitap benim için sadece bir tarih okuması değil, bugünkü Türkiye’nin ekonomik yapısının köklerine dair bir farkındalık süreci oldu. bugünkü Türkiye'yi anlamak isteyen birinin sabırla bu kitabı okuması şart diye düşünüyorum. öyle bir çırpıda okunacak bir kitap değil belki ama bitirdiğimde bana çok şey kattı, okuduğum bölüme de faydası oldu.
şimdiden iyi okumalar dilerim 🫶🏿
Spoiler içeriyor
esenlikler, aslında farklı bir seriyi okuyordum ama o serinin ikinci kitabına geçmeden önce, hem kısa hem de bayadır kitaplığımda diye bunu okumak istedim. eser aslında sadece bir tarih anlatısı değil; savaşın en kanlı anlarında bile insan kalabilmenin ve düşmanlığın dostluğa…devamıesenlikler, aslında farklı bir seriyi okuyordum ama o serinin ikinci kitabına geçmeden önce, hem kısa hem de bayadır kitaplığımda diye bunu okumak istedim.
eser aslında sadece bir tarih anlatısı değil; savaşın en kanlı anlarında bile insan kalabilmenin ve düşmanlığın dostluğa nasıl evrilebileceğinin somut bir belgesi niteliğinde. kitabı incelediğimde, yazarın odağını sadece askeri stratejilere değil, daha çok Atatürk’ün vizyonuna ve Çanakkale’de karşı karşıya gelen iki farklı dünyanın (mehmetçik ve anzaklar) birbirine duyduğu saygıya yoğunlaştığını gördüm.
kitap, 1915 Çanakkale Savaşları’nın o gergin atmosferiyle başlıyor. ancak yazar, kronolojik bir savaş tarihinden ziyade, Atatürk’ün Anzaklarla olan temas noktalarını bir araya getiriyor. eserin en can alıcı kısmı, hiç şüphesiz 1934 yılında Atatürk’ün Anzak annelerine hitaben yazdığı o meşhur mektup etrafında şekilleniyor. yazar, bu mektubun tarihsel arka planını ve nasıl ortaya çıktığını belgelerle destekleyerek anlatıyor.
kitapta bence en dikkat çeken detay, Atatürk’ün savaştığı insanları hiçbir zaman "canavar" olarak görmemesiydi. onları, kendi topraklarından koparılıp getirilmiş, kandırılmış veya görevini yapan gençler olarak tanımlıyor. bu bakış açısı, kitabın geneline yayılan o naif ama güçlü barış dilinin de temelini oluşturuyor.
eserde belirgin bir ana karakterden ziyade iki büyük güç var: bir yanda vatanını savunan Türk askeri, diğer yanda ise binlerce kilometre öteden gelip ne için savaştığını bile tam anlayamayan anzak askerleri. Uluğ İğdemir, bu iki tarafın siperlerdeki karşılaşmalarını, birbirlerine yemek fırlatmalarını veya yaralıları taşıma anlarını anlatırken; savaşın aslında bireyler arasında değil, sistemler arasında olduğunu çok iyi hissettiriyor.
kitabı bitirdiğimde şu düşünceye kapıldım: dünya tarihinde, kendisini yok etmeye gelen bir düşmana "onlar artık bizim evlatlarımızdır' diyebilen başka bir lider herhalde yoktur. nitekim benim için kitaptaki en etkileyici kısım da Atatürk’ün, uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen anaların gözyaşlarını dindirdiği o bölümdü.
kitabın kısa olması yanıltıcı olmasın; yazar, her sayfada yoğun bir duygu ve belge birikimi sunmuş. özellikle mektupların ve orijinal metinlerin kitapta yer alması, anlatılanların gerçekliğini ve etkileyiciliğini artırıyor. savaşın yıkıcılığına karşı insanlığın kazandığı bu sessiz zaferi anlamak için bu incelemenin çok kıymetli olduğunu düşünüyorum.
bir şans vermenizi tavsiye ederim. şimdiden iyi okumalar. 🫶🏿
Spoiler içeriyor
esenlikler, bayadır inceleme yapmıyormuşum, rahat on dakikadır nasıl ve nereden başlayacağımı sorguluyorum o yüzden hatam varsa affola. geçelim kitaba; kitabın temelde anlatmak istediği şey; Türk kültüründe kadının sadece ev içerisinde değil, devlet yönetiminde, diplomaside ve savaş meydanında da asli bir…devamıesenlikler, bayadır inceleme yapmıyormuşum, rahat on dakikadır nasıl ve nereden başlayacağımı sorguluyorum o yüzden hatam varsa affola. geçelim kitaba;
kitabın temelde anlatmak istediği şey; Türk kültüründe kadının sadece ev içerisinde değil, devlet yönetiminde, diplomaside ve savaş meydanında da asli bir unsur olduğudur.
yazar, islamiyet öncesinden Cumhuriyet'e kadar uzanan bir çizgide, Türk kadınının ikinci planda kalmadığını, aksine "hatun" ünvanıyla hakanın yanında karar verici olduğunu vurgular. yazara göre bu liderlik vasfı, bozkır kültürünün zorlu şartlarında hayatta kalma mücadelesiyle şekillenmiş doğal bir süreçtir.
kitap, bozkırın ilk ve en büyük kadın hükümdarı olarak kabul edilen Saka Türklerinin lideri Tomris Hatun ile başlar. Tomris Hatun’un Pers İmparatorluğu gibi dönemin devasa bir gücüne karşı sergilediği askeri deha, Türk kadınının devlet yönetme kabiliyetinin ilk somut örneği olarak sunulur. kitapta vurgulanan en önemli detaylardan biri de eski Türk devlet yapısındaki "ikili yönetim" sistemidir. Kağanların yanında "Hatun" ünvanıyla yer alan kadınların, kurultaylarda oy hakkına sahip olması, yabancı elçileri kabul etmesi ve devlet fermanlarına kendi mühürlerini basması, Türk kadınının yönetimdeki meşruiyetini kanıtlar niteliktedir.
kitabın ilerleyen sayfalarında yazar, bu güçlü kadın geleneğinin sadece islamiyet öncesiyle sınırlı kalmadığını, Türklerin yerleşik hayata geçiş sürecinde de form değiştirerek devam ettiğini örneklerle açıklıyor. özellikle Selçuklu dönemi üzerinde durulurken, devlet yönetiminde büyük ağırlığı olan Terken Hatun gibi figürler üzerinden bir analiz yapılıyor. burada dikkatimi çeken en önemli nokta; Türk kadın liderlerin sadece kılıç sallayan savaşçılar değil, aynı zamanda çok keskin bir siyasi zekaya sahip diplomasi ustaları olarak betimlenmesiydi. yazar, bu kadınların yeri geldiğinde saraydaki dengeleri nasıl değiştirdiklerini ve devletin geleceği üzerinde nasıl belirleyici bir rol oynadıklarını belgeleriyle ortaya koyuyor.
Osmanlı İmparatorluğu dönemine gelindiğinde ise, genel kanının aksine kadının etkisinin tamamen kaybolmadığı, "kadınlar saltanatı" olarak adlandırılan dönemle birlikte bu gücün saray hiyerarşisi içerisinde farklı bir boyuta evrildiği anlatılıyor. kitap, Hürrem Sultan veya Kösem Sultan gibi isimleri sadece hırslı karakterler olarak değil, devlet mekanizmasını ayakta tutmaya çalışan kişiler olarak ele alıyor. ancak yazarın asıl vurgusu, bu liderlik ruhunun halk tabanına yayılmış olması. Kurtuluş Savaşı yıllarına gelindiğinde, bozkırın antik çağlarındaki o mücadeleci ruhun Nene Hatunlarda, Şerife Bacılarda ve Halide Ediplerde yeniden vücut bulduğunu görüyoruz.
sonuç olarak kitap, Türk tarihindeki kadın liderliğini bir rastlantı veya istisna olarak değil; binlerce yıllık bir karakterin, bir törenin doğal bir yansıması olarak tanımlıyor. okuduğum bu eserden çıkardığım en güçlü sonuç şu oldu: Türk kadını, tarih sahnesinde hiçbir zaman erkeğin gerisinde kalmamış; aksine "Hatun" kimliğiyle devletin hem koruyucusu hem de kurucu ortağı olmuştur. bugünün modern Türkiye'sinde kadının sahip olduğu hak ve özgürlüklerin temeli de aslında bu kadim bozkır kültürünün genetik mirasından beslenmektedir.
her Türk kadınının okuması gereken kitaplardan, bir şans vermelisiniz. şimdiden iyi okumalar 🫶🏿
Spoiler içeriyor
Esenlikler, kitap aslında Mustafa Kemal hakkında yıllardır yayılan asılsız iddialara ve şehir efsanesi haline gelmiş yanlış bilgilere bir cevap niteliği taşıyor. Kitabın ana meselesi, özellikle internette veya kulaktan dolma bilgilerle yayılan kara propagandanın ne kadar dayanaksız olduğunu ortaya koymak. Yazar,…devamıEsenlikler, kitap aslında Mustafa Kemal hakkında yıllardır yayılan asılsız iddialara ve şehir efsanesi haline gelmiş yanlış bilgilere bir cevap niteliği taşıyor. Kitabın ana meselesi, özellikle internette veya kulaktan dolma bilgilerle yayılan kara propagandanın ne kadar dayanaksız olduğunu ortaya koymak.
Yazar, kitapta sadece kendi görüşlerini anlatmak yerine tamamen arşiv belgelerine, telgraflara ve resmi kayıtlara dayanarak ilerliyor. Mesela Lozan Antlaşması’nın gizli maddeleri olduğu yalanından tutun da, Atatürk’ün şahsi hayatı, ailesi veya dini inancı hakkında ortaya atılan tuhaf iddialara kadar pek çok konuyu tek tek ele alıyor. Bu iddiaların kimler tarafından, ne amaçla çıkarıldığını ve gerçeğin aslında ne olduğunu belgelerle ispatlıyor.
Özetle kitap, yakın tarihimizle ilgili kafa karıştırmak isteyenlerin kullandığı "hurafe" diyebileceğimiz bilgilere karşı bir rehber gibi. Okuyucuya, duyduğu her şeye inanmaması gerektiğini ve tarihin ancak belgelerle konuşulabileceğini hatırlatıyor. Dili çok sade olduğu için de okuyucuyu yormadan, karmaşık terimlere boğmadan konuyu net bir şekilde özetliyor.
Bir şans vermelisiniz, şimdiden iyi okumalar