Uyarı bu gönderi daha sonra kendini imha edecektir Kıvanç Tatlıtuğ'u ekranlarda görmeyeli bayağı olmuştu özletti kendini kera..(Simay benim karım lan) Neyse öhm asıl konumuza geçelim diziyi bugün izlemişken ilk izlenimimi aktarayım diyorum. Babası ölmüş(intihar etmiş) , annesi hayatta olan bir…devamıUyarı bu gönderi daha sonra kendini imha edecektir
Kıvanç Tatlıtuğ'u ekranlarda görmeyeli bayağı olmuştu özletti kendini kera..(Simay benim karım lan) Neyse öhm asıl konumuza geçelim diziyi bugün izlemişken ilk izlenimimi aktarayım diyorum. Babası ölmüş(intihar etmiş) , annesi hayatta olan bir karakteri canlandırıyor Kıvanç. Psikolojiyle bu kadar ilgili olacağını bilmiyordum beni daha çok içine çekti ilk bölümden. Serenay hanım kızımızda psikolog rolünü üstlenmiş cuk oturmuş filme pardon diziye. İlk bölümden daha fazla konuşamam ama her dizide olduğu gibi klişe bir aşk hikayesi var ama olsun artık o da her dizide var nabalım. Ve şöyle bitireyim aile: kötülüklerin, iyi niyetle yapıldığı yer.(bu arada bi ara kırmızı odaya bağlayacaklar sandım şükür öyle olmadı)
Dipnot:Bu arada klişe bir aşk hikayesi demiştim ama orada yanılmışım sanırsam çünkü olay iki ana karakter üzerinden olağan aşk hikayelerinden daha farklı bir seyirde ilerliyor. Yani çoğu Türk dizilerinde ana karakter olur birde yan karakter vardır, onlarda da aşk hikayesi vardır.(örn. Bkz: Gönül Dağı) Ama bu dizide tek bir aşk var ve diziyi sırtlayanlar da bu ikili.
(Dizinin uyarlama olduğunu öğrenmem şoku)
Geçenlerde finalini izledim finali uyarlama da olsa olağan bir dizi izlenimi veriyor.
1'le 31.bölüme baktım harici bikaç bölüm olsada vasat bir diziydi.
Filme başlarken de ortalarında da bunun sonu bir yere varmayacak dedim ama beni şaşırttı. Adam kendi Tarantino filmini yapmış. Bu arada ciddi manada kuvvetle muhtemel ondan esinlenmiş.
Spoiler içeriyor
-Ama bilirsin sadece bir kez aşık olur insan. Ona sadığım. suç ve ceza’yı ilk defa okuduğumda arka kapakta dostoyevski’nin resmi vardı. do minör passacaglia’yı ilk dinlediğimde zaten bach’ın tipine aşinaydım ama persona’yı ilk izlediğimde tamamen hazırlıksız yaklandım. 20’li yaşlara geldiğimde…devamı-Ama bilirsin sadece bir kez aşık olur insan. Ona sadığım.
suç ve ceza’yı ilk defa okuduğumda arka kapakta dostoyevski’nin resmi vardı. do minör passacaglia’yı ilk dinlediğimde zaten bach’ın tipine aşinaydım ama persona’yı ilk izlediğimde tamamen hazırlıksız yaklandım.
20’li yaşlara geldiğimde pek çok güzel film izliyordum ancak hiçbiri bünyede, çocukken hayalet avcıları ya da batman’ın yarattığı etkiyi yaratamıyordu. günlerce içinde tutmuyordu. sonra bir tatil günü personayı bilgisayara koydum ve çok şey değişti. film bitiminde önce yaşamadığım bir başdönmesi hasıl olmuştu. birkaç saat geçmesini bekledim. geçince akşama tekrar izledim. sonra filmi bana tavsiye eden ev arkadaşımı sorguya çektim, senaryonun ne anlattığını açıklamasını istedim. tatmin edici bir cevap veremeyince bunu iyice dövdüm. yattım. ertesi gün uyanır uyanmaz tekrar izledim. 2 günde 3 izleyişten sonra insan ister istemez böyle bir sinemayı yapan insanı kafasında kurmaya çalışıyor. yetenekten korkmak diye birşey var. o an farkettim. derhal ingman bergman’dan korkmaya başladım.. günlerce sürdü. bir taraftan da sürekli nasıl bir insan olabileceğini düşlüyordum.şöyle:
1.90 m boyunda bir insan düşünün. öyle yakışıklı, öyle derin bakıyor ki gözlerinin içine bakamıyorsunuz. o herşeyi biliyor. herşeyi kavramış. 2 dakika konuşunca aciz olduğunuzu hissediyorsunuz. dünyanın en güzel kadınıyla beraber (bak burası doğru: liv ullmann)
saf yetenek. yeteneğinin şekli, muhatabı önemli değil. omlet pişirse dünyanın en güzel omleti olur. 2 hafta kaykay çalışsa kimsenin yapamayacağı hareketleri yapar. roman yazayım dese tek rakibi dostoyevski ‘dir ve film çekse persona olur...
birkaç ay boyunca benim için ingmar böyle birşeydi. alelacele indirdip izlediğim diğer filmleri bu profili güçlendirdi. sonra bir röportajına denk geldim. muhteşem konuşuyordu evet. çok basit bir dille anlaşılması zor kavramlardan bahsediyordu. ama ne 1.90’dı, ne de süper omlet yapacakmış gibi bir his veriyordu. netekim o da insandı.
insanmış..
2gündür bayağı bi okuma yapıyorum ve galiba tam olarak olayı çözmüş bir yazarla karşılaştım. Meğer film sadece persona kuramını anlatmıyormuş tamamen psikolojik bi filmmiş...
herkes farklı yorumlayabilir bu filmi, ancak benim yorumuma göre 2 farklı kişi değil, 2 farklı karakter var bu filmde. yani aslında alma ve elisabet aynı kişi fakat aynı bedendeki iki farklı karakter. elisabet, bu kişinin persona'sını, ` alma ise sakladığı ya da bastırdığı iç benliğini temsil ediyor.
aslında inzivada ve sürekli kendini sorguluyor bu kişi. bu sorgulamalar alma'nın içini döktüğü samimi konuşmalarıdır. onu iyi edecek olan, ona yardımcı olacak olan sadece samimi iç benliğidir ve bu da hemşirelik mesleği üzerinden verilmiştir. elisabet'se sürekli persona yani maske taşımak zorunda olan aktris'lik mesleği üzerinden verilmiştir. ve elisabet'in bütün bir film boyunca suskunluğu ise aslında onun personasıdır. kendini böylece maskeler.
aslında aynı kişi olduklarını alma'nın, elisabet'in bebeğiyle ilgili hissettiklerini yüzüne çarptığı sahnede kesin olarak anlayabiliriz. o sahneye kadar alma hep "kendi" başından geçenleri bir arkadaşına anlatır gibi anlatıyorken; o sahnede aslında aynı kişi olduklarını ve bunun bir yüzleşme olduğunu anlıyoruz. alma'nın o sahnede elisabet gibi giyinmiş olması da ayrı bir dikkat çekici nokta. bunun yanısıra bu sahnenin öncesinde elisabet'in kocası mr. vogler'in alma'yı elisabet'miş gibi kucaklaması yine bu iki karakterin aynı kişi olduğuna bir vurgudur. daha sonraki sahnede elisabet alma'nın kanını emer ve alma da ona -yok etmek istermişcesine- vurur; bu durum alma'nın maskesini atmak ve "kendi" olmak istemesi olarak açıklanabilir. ve sonunda elisabet film setindeyken, alma onu terk edip gider. kişilik bölünmesinin çok iyi anlatıldığı kanaatindeyim.
tüm bunlara ek olarak filmin isminin persona oluşu ve iki kadının yüzlerinin yönetmen tarafından belirli sahnelerde birleştirilmesi de bu fikrimi destekler niteliktedir.
bu filmle ilgili ilginç (ve magazinsel) bir ayrıntı da şudur: filmin yönetmeni ingmar bergman'ın her iki başrol oyuncusu (bibi andersson ve liv ullman) ile de oldukça uzun süreli ilişkileri olmuştur. bibi anderson ile 1955-1959 arası liv ullman ile de 1965-1970 arası birliktedir ingmar bergman.
yani bu filmde liv ullman, bib anderson'un eski sevgilisinin yeni sevgilisidir*
sahnede bir "maske" takmışken birden "diğer" maskelerinin farkına vararak susan ve bir daha konuşmayan elisabet'in hemşire alma ile olan hikayesi.
hemşire alma, benim filmden anladığım kadarıyla elisabet'in bölünen kişiliğinin bir yarısı. varoluşsal bir krize giren "aktris"in kendini iyileştirme çabası içindeyken kendinden çıkardığı bir başka "persona".
elisabet kesinlikle bir narsist. kendisini yine ancak kendisinin anlayıp iyileştirebileceğini düşündüğünden "alma" ile birlikte bir inzivaya çekiliyor. alma ile ilişkileri boyunca alma sürekli "veren", "ilgilenen" ve iyileştiren taraf çünkü bunun için yaratılmış. ve hatta elisabet'e "aşık" (narsisizm). elisabet'in tüm bu suskunluğu içinde onunla yakınlaşan alma, gittikçe "tedavi eden"den "tedavi edilene" dönüşüyor. en derinde kalan sırlarını onunla paylaşıyor ve elisabet'in suskunluğundan onu anladığını düşünüyor. oysa elisabet rolleri değiştiklerinin gayet farkında. baştaki susmaları bir dürüstlük manifestosuyken; alma'ya karşı olan bu suskunluğu artık yalancı bir suskunluk.
bu sırada elisabet'i ilk defa yazılı bir iletişime geçerken görüyoruz: eşine yazdığı mektup. alma'dan bu mektubu saklaması elbette imkansız; elisabet'in alma hakkında olan ve onun asla bilemeyeceğini düşündüğü fikirleri aslında aynı bedeni paylaşan iki kişilik arasında saklı kalamıyor (açık zarf).
ihanete uğradığını düşünen alma, elisabet'e acı vermek için ayağına "parçalanan" bardaktan kalan bir cam kırığı koyuyor. sanırım iki kişinin aslında aynı kişi olduğunu bana düşündüren ilk sahne de bundan sonra olan birbirleriyle bakıştıkları sahneydi (ekranın birden bölünmesi).
susmanın bile yeterli dürüstlüğü sağlayamadığı bu dünyada alma, elisabet ve onun faydacılığı ile (kendisiyle) yüzleşiyor. ve bu esnada kaynar su sahnesiyle elisabet'i ilk defa gerçekten konuşurken görüyoruz: "dur, yapma!" hepimizin içinde bir yerlerde, az ya da çok, dna'mızda kodlu olan "yaşama" güdüsü. bir refleks ve belki de tamamen, çırılçıplak olabildiğimiz tek an.
elisabet'in eşinin geri gelmesi ve alma'yı "elisabet" olarak sevmesi; bu sırada elisabet'in alma'yı maskesi olarak kullanması da iki kişiliğin aslında aynı kişide olduğu düşüncemi destekledi (kendimce). elisabet'in hamileliğinin hikayesinin hem anlatan hem de dinleyen şeklinde iki kere verilmesi (anlatan ve dinleyen aynı kişiler), hem alma hem de elisabet'te yer alan annelik üzerine korkular ve düşünceler... elisabet'in elektra oyununda susup kalması da boşuna değil. "persona"nın antik yunan'da oyunlarda kullanılan bir maske anlamında olmasıyla ve tragedyada işlenen sakatlanmış anne-kız çatışmasıyla (elektra-klytaimnestra) elektra oyununun kullanımı gayet yerinde. tragedyada klytaimnestra kurban edilen kızı iphigenia'nın yasını tutup bunun intikamını kocasından alırken, öbür yandan bu intikam yüzünden diğer kızı elektra ile bitmek bilmeyen bir düşmanlık içine girer. belki de elisabet'in çocuğuna olan tavrı, eşine duyduğu kin ile açıklanabilir.
bundan sonra olanlar hakkında hem izlerken yorgan döşek hasta olduğumdan, hem de dikkatim başka sebeplerle dağıldığından çok ayrıntılı yazamayacağım. hatta muhtemelen yakın zamanda son 10 dakikayı tekrar izleyeceğim. ancak elisabet'in bavulunu toplaması ve evden sadece alma'nın çıkmasından anlayabildiğim, elisabet'in bir kabullenilmişlik içine girip bundan sonra alma personası ile hayatını devam ettirdiği.
tüm bunlar dışında filmin benim yorum yapmamı aşan bir yönetmenliği/görüntü yönetmenliği var. ışık ve gölgenin dansları çok güzeldi. birçok sahnede elisabet'le alma'nın duruşları da keza öyle.
elbette bu yazı bugünkü şartlar altında benim düşüncelerim. ben filmi bu gözle izledim ve filmden gayet keyif aldım.
(Ekşi sözlük yazarlarından alıntıdır)bu son entry ile anlıyorum ki filmde anlatılan çoklu kişilik bozukluğu konu kilit ve bu hastalıktan muzdarip olanlarıda allah kurtarsın diyorum
Ayrıca nazi destekçisi imiş bçBergman ben ve Celal Hocam bunu beğenmedi bergman.
Spoiler içeriyor
Metal paralarla hazine arasındaki bu bağlantının artık modern insan için geçerli olmadığı, her yerde kâğıt paraların kullanılmakta olduğu, zenginlerin hazinelerüni soyut ve görünmez bir biçimde bankalarda tuttukları itirazı yapılabilir. Ancak paranın geçerli olmasında altın rezervinin önemi ve hala fiilen altının…devamıMetal paralarla hazine arasındaki bu bağlantının artık modern insan için geçerli olmadığı, her yerde kâğıt paraların kullanılmakta olduğu, zenginlerin hazinelerüni soyut ve görünmez bir biçimde bankalarda tuttukları itirazı yapılabilir. Ancak paranın geçerli olmasında altın rezervinin önemi ve hala fiilen altının geçerliliğinin olduğu olgusu, hazinenin önemini bütünüyle kaybetmediğini kanıtlar. Teknolojik yönden son derece gelişmiş ülkelerde bile, insanların büyük çoğunluğunun ücreti, çalıştıkları saate göre ödenir ve hemen hemen her yerde, ücretlerinin büyüklüğü metal paralarla düşünülen ölçüler içindedir. Metal paralar hala kağıt paranın bozdurulmuş hali olarak görülür ve onlara ilişkin eski duygular, eski davranış kalıbı hala herkese aşina gelir. Para bozdurmak, her çocuğun mümkün olan en küçük yaşta öğrendiği bir şeydir; bu, hayatın en yaygın ve basit işleminin günlük parçasıdır.
Dışkı, sindirime ilişkin o iktidar sürecinin en eski damgasıdır; bu damga olmasaydı, karanlıkta meydana gelen bu süreç gizli kalırdı.
.. Ama çocuklar olduğunda bile, bunları yalnızca o çıplak bencilliklerini örtmek için kullandıkları hissine kapılabiliriz. İnsanlar "çocuklar uğruna" bir şeyleri biriktirir ve başkalarının açlıktan ölmesine izin verirler. Aslında yaptıkları, yaşadıkları sürece her şeyi kendilerine saklamaktır.
..
.. Kedi, gücü, fareyi yakalamak, onu ele geçirmek, pençelerinin arasında tutmak ve nihai olarak da öldürmek için kullanır. Ama fareyle oynamasında bir başka etken daha vardır. Kedi farenin gitmesine izin verir, birazcık kaçmasına, hatta arkasını dönmesine fırsat tanır; bu süre boyunca fare artık güce sahip değildir. Ancak hâlâ kedinin iktidar [alan]ının içindedir ve her an tekrar yakalanabilir. Derhal uzaklaşırsan, kedinin iktidar alanından kaçar ; ama artık ulaşılamayacak olduğu noktaya varana kadar hâlâ kedinin iktidar alanının içindedir. Kedinin egemen olduğu uzam, fareye yaşattığı umut anları, bir yandan da bütün bu zaman zarfında onu yakından izlemeyi sürdürmesi ve onu yok etmeye gösterdiği ilgiyi ve yok etme niyetini asla elden bırakmaması; bunların hepsine, yani uzam, umut, dikkatle izleme ve yok etme niyetine iktidarın fiili bedeni ya da daha basit bir biçimde, iktidarın ta kendisi denebilir.
.. Pek çok kılıkta her türden kitle, şizofrenler düşlemelerinde belirir. ..
Kahkaha kaba olduğu gerekçesiyle hoş karşılanmaz çünkü gülerken ağız geniş bir biçimde açılır ve dişler gösterilir. Orijinal olarak kahkaha, garantilenmiş av ya da yiyecek karşısında duyulan haz duygusunu içeriyordu. Düşen bir insan, avlayıp yere düşürmüş olabileceğimiz bir hayvanı akla getirir. Her ani düşüşün kahkaha nedeni olmasının akla çaresizliği getirmesi ve bize istersek düşene av muamelesi yapabileceğimizi anımsatmasındandır. Üzerine gidip onu gerçekten yiyecek olsaydık, gülmezdik. Onu yemek yerine ona güleriz. Kahkaha, potansiyel yiyeceğimiz kaçması karşısında gösterdiğimiz fiziksel tepkimizdir. .. Sanki yiyeceği mideye indirmeye yönelik içsel işlemin bütünü toplanıp yerine kahkahaya özgü bu diyafram hareketleri konabilir gibi geliyor bana.
.. Biri hariç bütün sperm hayvancıkları hedefe giden yolda ya da hedefin yakınlarında yok olur. Yalnızca bir tek tohum yumurta hücresine nüfuz eder ve bu tohuma hayatta kalan adı verilebilir. Sanki o diğerlerinin lideridir ve her liderin gizlice ya da açıkça umut ettiği şeyi, yani liderlik ettikleri ölürken, o hayatta kalmayı başarır. Her insan, varlığını 200 milyonun içinden çıkan böyle bir hayatta kalana borçludur.
..
İktidar her zaman olduğundan daha büyüktür ama aynı zamanda daha tehlikelidir. Artık ya herkes hayatta kalacaktır ya da hiç kimse...
Polanski'nin son üçlemesi(sanki başka üçlemesi varmış gibi yazmışım) olan Tenant'la karşınızdayım. Psikolojik gerilimin babası denilebilecek bir adamdan mükemmel bi son çıkmış ortaya. Evet direk yeni bitirmişken görüşlerimi aktarayım diyorum. Filmin ilk yarısına kadar, intihar eden kızın (Simone Choule) yeni kiracı…devamıPolanski'nin son üçlemesi(sanki başka üçlemesi varmış gibi yazmışım) olan Tenant'la karşınızdayım. Psikolojik gerilimin babası denilebilecek bir adamdan mükemmel bi son çıkmış ortaya. Evet direk yeni bitirmişken görüşlerimi aktarayım diyorum. Filmin ilk yarısına kadar, intihar eden kızın (Simone Choule) yeni kiracı Trelkovsky tarafından öldürüldüğünü, komploya kurban gittiğini falan düşünüyordum ama son yarısına doğru özellikle üçüncü çeyrekle son çeyrekte seyir zevki bambaşka bir hal aldı. Yani burada tam tersini düşünmeye başlıyor insan ister istemez. O intihar eden kızın apartman sakinleri tarafından komploya kurban gittiğini düşünüyorsun. Her şeyden öte o son neydi öyle.? Yönetmen filmin sonunda beyin patlatan bir sonla bitiriyor. Psikolojik film olmasından öte türününde önemli temsilcilerinden denebilir. Bu arada bugüne kadar izlediğim en çarpıcı, olay örgüsünden haraketle en sağlam final olabilir.
Dipnot: Önerim her ne kadar bağımsız olsada ilk diğer filmlerini izleyip sonra bunu izlemeniz yönündedir. Özellikle Rosemary's Babay o da tam br başyapıttır
Spoiler içeriyor
Ahtapotun yavrularını doğurması için zamanını ayarlayabilmesi ilginçti. Öleceği zamanını tam da yavrularının doğacağını (yumurta kabuklarının kırıldığı) bildiği zamana ayarlıyor(larmış). Ve döngü hep böyle devam ediyormuş. Ekşi sözlükte kimisi bunun bi kurgu olduğunu falan söylemiş ama bence belgeseli ya izlememişler ya…devamıAhtapotun yavrularını doğurması için zamanını ayarlayabilmesi ilginçti. Öleceği zamanını tam da yavrularının doğacağını (yumurta kabuklarının kırıldığı) bildiği zamana ayarlıyor(larmış). Ve döngü hep böyle devam ediyormuş.
Ekşi sözlükte kimisi bunun bi kurgu olduğunu falan söylemiş ama bence belgeseli ya izlememişler ya da bilmiyorlar.(ama düşündüm de kurgudan kasıtları bildiğimiz kurgu olmayabilir teknik bi terim kullanmış olabilirler entelektüel efendilerimiz) Sonu duygusal epik bi belgesel olmuş.
(bu arada her türü 1 yıl yaşamıyomuş bu hayvanların örneğin Kuzey Pasifik Dev Ahtapotu 3-5 yıl yaşayabiliyormuş)
Spoiler içeriyor
... Mısır'a olan bağa ilişkin en ciddi iz olan sünnet olayı kalmak zorundaydı ancak yine de bu âdet tüm kanıtlara rağmen inatla Mısır'dan kopartılmaya çalışılıyor. Bu hain gerçeğe karşın kasıtlı bir çelişki olarak Mısır'dan çıkışta, bir zamanlar Yehova'nın, sünnet âdetini…devamı... Mısır'a olan bağa ilişkin en ciddi iz olan sünnet olayı kalmak zorundaydı ancak yine de bu âdet tüm kanıtlara rağmen inatla Mısır'dan kopartılmaya çalışılıyor. Bu hain gerçeğe karşın kasıtlı bir çelişki olarak Mısır'dan çıkışta, bir zamanlar Yehova'nın, sünnet âdetini ihmal eden Musa'ya öfkelendiği ve Midyanli karısının hızlı bir sünnet töreniyle onun hayatını kurtardığının anlatıldığı o gizem dolu, anlaşılmaz şekilde ifade edilmiş bölüm ele alınabilir!
.. Tanrı'nın görkemi karşısında duyulan gurur seçilmişliğin gururu ile çakışır.
.. Ancak bir Tanrı' nın gücünün zorunlu ön koşulu onun biricikliğini oluşturmaz.
.. Bu demektir ki, bugün büyük tek bir Tanrı'nın var olduğuna inanmıyoruz, aksine ilk çağlarda, o zamanlar çok görkemli görünmesi gereken tek bir kişi vardı ve bu kişi sonra insanların belleğinde Tanrı katına yükseltildi geri dönmüştür.
Spoiler içeriyor
Öncelikle sunumuma başlamadan önce bilgilendirme yapmak istiyorum. Kutsal Kitapların sadece 1'i bozulmamış varsayılır(en azından bizim açımızdan ama objektif bakarsanız yine de en bozulmayanı gerçekten bizim kitaptır). O da Kur'an'dır. Diğer kutsal kitaplar hatırı sayılır derecede bozulmuştur. Tahrifata uğramıştır. Üstelik bunu…devamıÖncelikle sunumuma başlamadan önce bilgilendirme yapmak istiyorum. Kutsal Kitapların sadece 1'i bozulmamış varsayılır(en azından bizim açımızdan ama objektif bakarsanız yine de en bozulmayanı gerçekten bizim kitaptır). O da Kur'an'dır. Diğer kutsal kitaplar hatırı sayılır derecede bozulmuştur. Tahrifata uğramıştır. Üstelik bunu herhangi bir ayete bakarak görebilirsiniz. - Şimdi iyiki ilk önce Kur'an'ı okumaya başlamışım diyorum yoksa Tevrat veya İncil'den başlasaydım hem kafa karıştırırdı hem de dinden soğuturdu. - Önceden olsa pek böyle düşünmeyebilirdim ama gördükçe anlıyorsun gerçekleri. Sumerlilerde Ziusudra'yal Nuh arasında benzerliğe dikkat çekiliyor Tufan bölümünde de. Kur'an'la Sumer'deki benzerlikler hayret verici. Yalnız Allah'ı var Muazzez Hanım'ın böyle bir toplumda böyle bir topluma bu türde bir yazı yazması büyük başarı. Ve gerçekten cesaret isteyen bir iş. Öncelikle kendisinin çok objektif, ussal davrandığını bildirmek isterim. (kimleri gördüğünden belli) Ama ben daha öncesinde yazarın sadece ismini duyuyordum ve hadi dürüst olayım kitabı alma nedenim imanımı korumak veya artırmaktı. Ama tam tersi etki yaptı denebilir. Hatta Lut peygamber neden kızlarıyla yattı kısmında Kur'an'dan örnek verecek sanmıştım, işin aslı öyle değil böyle diye. Hoş Kur'an'da o minvalde bir ayet yok ama zaten o konu Tevrat'ın konusu... Sumerlileri de tek Tanrılı bir dine sahip sanıyordum sanırım oradan kaybettim. Çoktanrılıymışlaar. Yanıldık. Kitap hayal kırıklığı olmadı en azından destan, mitoloji kazandık.
Matematikte onlu ve altılı sistemi kullanmışlardır. Bugün onlu sistem dışında altılı sistem de saat, dakika, daire ölçümünde kullanılmaktadır. Okullarda matematik öğreniminde çarpım tabloları, çeşitli problemlerin çözümü yer almaktadır. Yunanlı(burası çokomelli) Fisagor'a(Pisagor) mal edilen Fisagor teoremi de tablet üzerinde çizilmiş olarak bulunmaktadır.
Tıbbın başlangıcı da Sumerlilerde. Hastalıkları, onlara yarayacak ilaçları gözlemişler, çeşitli ilaç reçeteleri yazmışlardır. Hastaları iyi etmek için yalnız ilaca değil sihirede başvurmuşlardır. Sihir, bu çağda bile aynı amaçla kullanılıyor.
Sumer Dini
Yer, gök, hava, su Tanrıları yaratıcı, diğerleri yönetici ve koruyucu tanrılardı.
Tanrılara ait listelerde 1500 kadar Tanrı adı bulunması, Sumerlilerin ne kadar çoktanrı yarattığını göstermektedir.
Bilgelik ve Su Tanrısı Enki insanların ve sihirbazların koruyucusudur. Venüs yıldızını simgeleyen Tanrıça İnanna âşıkların ve savaşçıların koruyucusudur.
Sumer'de Tanrılar istediklerini yapar; onlar, insanlara ne istediklerini bildirmez. Ancak insanlar onlara kendilerinden istenileni sorarak öğrenebilir. Bu, kurban edilen hayvanların karaciğerlerindeki işaretlere göre anlaşılır. Bu işaretlerin ne olduğu, neyi anlattığı, bu hususta yazılmış kataloglarda bulunur; rahipler ona göre onları yorumlar. Ayrıca rüya ile de Tanrı istediğini bildirir. Tanrının yapılacak bir işi uygun görüp görmediğini anlamak isteyen, mabede gider; kurban keser, dua eder ve uykuya yatar. Gördüğü rüyanın olumlu veya olumsuz olduğunu da ancak rahip yorumlar.
Sumerliler, bu Tanrılar dünyası üzerine pek çok efsane geliştirmişler; şiirler yazmış, ilahiler bestelemiş, törenler düzenlemiş ve bütün bunları yazıya gçirerek zamanımıza kadar ulaşmasını sağlamışlardır. Onların kurdukları çoktanrılı din, yavaş yavaş tektanrıya dönüşerek, bugünkü dinlerin temelini oluşturmuştur. Fakat bu arada diğer Tanrılar da tamamıyla yok olmayarak bu dinlerde melekler, şeytanlar, cinler olarak varlıklarını korumaktadır.
Dinlerin Karşılaştırılması
Özellikle aşk Tanrıçası İştar'dan haber getirenler. Bunlar ya Tanrılardan üçüncü şahıs olarak buyruğunu alır veya birinci şahıs olarak kendisini, konuşan Tanrı ile bir yapar. Kur'an'da da aynı ifadeyi buluyoruz. Allah bazen üçüncü şahıs olur, bazen doğrudan konuşur.
"Onun işi, bir şeyi yaratmak istediği vakit 'ol' demektir, o şey hemen oluverir.
Sumer'de Tanrılar "ol" der ve her şey oluverir. Her üç dinde de Tanrıların var edici güçleri yanında yok edici güçleri de var. Sumer'de Tanrı enlil, Tanrılar meclisinde Ur şehrinin yıkılmasına karar vermiştir. Şehrin Tnarısı buna ne kadar üzülse elinden bir şey gelmez. Gelen ordular Tanrı'nın dünyadaki araçlarıdır.
Camilerin ve minarelerin üstündeki yarım ay, Sumer Ay Tanrısının sembolüdür.
Sumer kralları, Tanrıların yeryüzündeki vekili sayılıyordu. Bu inanç Hristiyanlıkta papaya, Müslümanlıkta halifeye geçerek sürmüştür.
Sumer'de adaleti koruyan Tanrıça, senede bir kere insanları iyi veya fena hareketlerinden dolayı yargılar, kötüleri cezalandırır. Bu inanış İslam'a, Şaban ayının 15'inde Berat Kandili olarak girmiştir.
Sumerlilere göre ölüler, "kur" adlı karanlık, dönüşü olmayan bir yeraltı dünyasına gidiyorlar. Ttevrat'ta bu Şeol, Yunanda Hades, İncil'de cehennem, İslam'da ahret olarak devam etmektedir. Sumerlilere göre burada tekrar dirilme yok. Fakat yeraltı dünyası oranın Tanrıları, rahipleri, ölenlerin gölgeleriyle oldukça hareketli bir yer. Buradan bazı özel durumlarda gölgeler yeryüzüne çıkabiliyor.
Sumerliler kendilerinin, Tnarılar tarafından seçilmiş üstün bir halk olduğunu yazmışlar. Tevrat'ta Yahve, Kur'an'da Allah İsrailoğullarını üstün bir kavim yapmıştı.
Sumerliler, dünyadaki bütün olayların ve Tanrıların isteklerinin gökte yıldızlarla yazılı olduğuna inanırlardı. Kur'an'da aynı inanış "Levh-i Mahfuz" olarak sürüyor.
.. Satürn kötü güçlerin temsilcisiydi. .. Sumer'de Tanrı bir kez olmak üzere duvar arkasından konuşuyor(Bilgilik Tanrısı Enki, Tufanın olacağını, Nuh'un karşılığı olan Ziusudra'ya duvar arkasından söylemiş). Tanrılar insanlara yapacakları işleri rüyalarda bildiriyor. Bunlardan başka fal ve kehanet yoluyla insanlar Tanrıların isteğini öğreniyorlar.
Bkz. Ahzab 59
Bu ayete göre kadınlar örtününce ne okullara gidebilecek ne de çalışabilecekler. Kur'an'da, bazı hocaların uydurduğu gibi, başlarını örtmeyen kadınların cehennemde saçlarından asılacak şeklinde bir ayet olmadığı gibi, örtünenlerin de cennete gideceği yazılmıyor.
Meryemden önce de Tanrı'dan gebe kalma hikâyeleri var. Hintlilerde bakire Rohni bir Tanrı oğlu doğruyor. Çin' de Tanrı Foe'nin annesi güneş ışığından gebe kalmış. Siyamlılara göre evreni koruyacak Tanrının annesi bakireymiş.
(bu ve bunun gibi daha birçok hikaye metinde anlatılıyor. Gebe kalmak için böyle türeyenler kutsal sayılmış. Ya da böyle hikayeler uydurulmuş.)
.. Bu Lilith Sumer Aşk Tanrıçası İnanna'nın ağacına yuva yapıp onu kestirmeyen bir cinin adı. ..
Adem'in Cennetten Kovulması
Hasta olan organlardan biri kaburga. Onu iyi eden Tanrıçanın adı, "kaburganın hanımı" anlamına gelen Ninti'dir. Bu kelimede Nin: hanım, ti: kaburgadır. Ti'nin bir anlamı da hayattır.
Adem, Amoritcede Adamu, İbranicede Adam veya Ha-Adam; anlamı insan, daha doğrusu "kırmızı toprak". Daha geniş bilgi için I. M. Diakonoff, Father "Adam", Afo Beiheft 19, s. 16 vd.
Sumerde kaburgayı iyi etmek için Tanrıça yaratılıyor; adı Kaburganın Hanımı. Hikaye Tevrat'a geçerken kadın kaburgadan yaratılmış ve adı Sumer deki ikinci anlamı olan Hayat'ın Hanımının(yaşatan hanım) İbranice karşılığı Havva olmuştur.
Sumer'de Bilgelik Tanrısı En, insanlara, diğer Tanrılardan haber getiriyor, İslamda aynı işi Cebrail yapıyor. Cebrail'in kudret sahibi olması, kemale eriştiricilik nitelikleri de Bilgelik Tanrısına uymaktadır.
Sumer Aşk Tnarıçası İnanna; Akadlarda İştar, İsrail' de Astarla, Yunanlılarda Afrodit, Romalılarda Venüs adı altında saygı görmüşve varlığını sürdürmüştür.
Yahudilerin, Hristiyan ve Müslümanların atası olarak kabul edilen İbrahim Peygamber ve ailesi, Tevrat'a göre, Mezopotamya'da Kaldealı Ur'dan Harran'a göçmüş, oradan da bir tüccar kolonisi olarak Filistin'e girmişti. Onun askerleri ve parasal gücü ile kendi şahsi Tanrısını onlara Tanrı olarak kabul ettirmiş ve bu arada Mezopotamya'dan getirdiklerini halka aşılamıştı.
.. Bkz: Bakara 102 Çünkü onlar insanlara sihri ve Babil'de Harut ve Marut'a indirileni öğretiyorlardı. ..
.. Zühre, Venüs yıldızının Arapça adı. Sumer Aşk Tanrıçası İnanna da Venüs yıldızını simgeliyor.
Bakara Suresi'nin 102.ayetinde büyü ilgili kısmın açıklamasında, İslam'da sihir ve büyünün fena amaçla kullanılmaması gerektiğini göstermek için yazıldığı söyleniyor. Sumerlilerden başlayarak Mezopotamya halkı arasında sihir ve büyü var. Orada da fena amaçlarla kullanılması kanunlarla yasaklanmış.
Araplarda İbrahim olan bu ad Tekvin'in ilk başlarında Abram şeklinde bulunuyor. Abram Mısır'dan döndükten sonra Tanrısı ona Abraham adını veriyor. Yüce baba, halkın babası anlamına geliyor. Bu da İbrahim'in Filistin'de artık güçlenmeye başladığını gösteriyor. Karısının adı da başta "Saray" iken yüce ana, prenses, halkın anası anlamına gelen "Sara" oluyor. Hz. Muhammed bunu "müminlerin annesi" şeklinde kendi karılarına geçirmiştir.
Batı'da uygarlıkla ilgili her konunun başlangıcı Yunah da denir. Hâlbu şimdi yapılan araştırmalar bunun yanlış olduğunu, hepsinin kaynağının Sumerlilere dayandığını gösteriyor.
.. Tevrat'ın ilk bölümlerinin çok eski efsanelerin yazıya geçmiş şekillleri olabileceği şeklinde açıklmaış. Hakikaten Suriye' nin kuzeyinde bugün de adı Rasşandra olan Ugarit'te çıkan ve MÖ 1500'lere tarihlenen çiviyazılı belgelerin okunmasıyla bunun Ken efsanelerine dayandığı anlaşıldı.
Araf Suresi 80-81.ayetlerde daha önce hiçbir yerde eşcinzellik yapılmadığı bildiriliyor. Halbuki onlardan çok önce Sumer mabetlerinde eşcinsellik doğal. Orada kadınlar erkek, erkekler kadın kıyafetinde dolaşıyorlar. Bunuda bir Tanrı görevi olarak yapıyorlar.
Ek bir not : bu Enki Enlil'in biz insanları yarattığı (özel bir projeyle) da teoriler arasında. Evrim yok falan deniyor.
Sumerlilerden öncede Mu vardı kafalar karışık. 🤔😒(ayrıca Muazzez hanımda aynı yanılgıya düşüyor. Nuh a.s)950 yıl yaşadığını sanıyor. Oysa olay bambaşka)
Ayrıca sonda Sumer tabletlerinin sunumu var, yani bi nevi kanıt sunuyor yazar. Bilgilendik
Kapanış ve son söz ek .. Sevginin, yalnız bireysel, sıra dışı bir olgu olarak değil, toplumsal bir olgu olarak olanaklı olabileceğine inanmak, insan yaradılışını iyi bilmekten kaynaklanan usa dayalı bir inançtır. Erich Fromm