alt tarafı birkaç plaj görecektim, belki bir orman ya da çöl. okyanusa bakacak, farklı yemekler yiyecektim. bir hayvan sahiplenip birkaç insan tanıyacak, sevecek, bir kaç kitap birazda filim izler.sonra da çekip gidecektim bu dünyadan. ama öyle bir zamana denk geldik…devamıalt tarafı birkaç plaj görecektim, belki bir orman ya da çöl. okyanusa bakacak, farklı yemekler yiyecektim. bir hayvan sahiplenip birkaç insan tanıyacak, sevecek, bir kaç kitap birazda filim izler.sonra da çekip gidecektim bu dünyadan. ama öyle bir zamana denk geldik ki… ne zaman iyi, ne insan... hiç .
en korkunç 25 korku filmi `benim listem` (`hardcore` `liste)` 1. `martyrs` (2008, `pascal laugier`) – `fransız` ekstrem sineması, psikolojik ve fiziksel işkencenin zirvesi. 2. `hereditary` (2018, `ari aster`) – aile dramı üzerinden inen ağır ve boğucu bir kabus. 3. `noroi`:…devamıen korkunç 25 korku filmi `benim listem` (`hardcore` `liste)`
1. `martyrs` (2008, `pascal laugier`) – `fransız` ekstrem sineması, psikolojik ve fiziksel işkencenin zirvesi.
2. `hereditary` (2018, `ari aster`) – aile dramı üzerinden inen ağır ve boğucu bir kabus.
3. `noroi`: `the curse` (2005, `koji shiraishi`) – belgesel gibi başlayıp tüyleri diken diken eden `japon` lanet hikayesi.
4. `the witch` (2015, `robert eggers`) – dini baskı, doğaüstü korku ve folk hikayelerinin kusursuz birleşimi.
5. `audition` (1999, `takashi miike`) – ilk yarısı romantik gibi başlayıp kabusa dönüşen `japon` gerilimi.
6. `lake mungo` (2008, `joel anderson`) – düşük tempolu ama derinden işleyen found footage tarzı.
7. `eden lake `(2008, `james watkins`) – rahatsız edici derecede gerçekçi insan şiddeti.
8. `inside` (2007, `julien maury` & `alexandre bustillo`) – evine sızan bir kadının hamile bir kadına yaptığı dehşet verici saldırı.
9. `antichrist` (2009, `lars von trier`) – psikolojik korku, `grotesk` görüntüler ve semboller.
10. `norwegian wood `/ `angst` (1983, `gerald kargl`) – seri katilin zihninin içine rahatsız edici bir yolculuk.
11. `the medium` (2021, `banjong pisanthanakun`) – `tayland` kültüründen gelen doğaüstü korku, gerçekmiş gibi hissettiriyor.
12. `the sadness` (2021, `rob jabbaz`) – virüs temasını ekstrem şiddetle harmanlayan `tayvan` yapımı.
13. `the autopsy of jane doe` (2016, `andre ovredal`) – ceset üzerinden ilerleyen atmosferik ve beklenmedik korku.
14. `pulse` (`kairo`) (2001, `kiyoshi kurosawa`) – `japon` internet-hayalet temasının depresif, boğucu hali.
15. `begotten` (1989, `e. elias merhige`) – dini mitler ve ölüm üzerine yapılmış rahatsız edici deneysel bir film.
16. `the house that jack built `(2018, `lars von trier`) – seri katil psikolojisini rahatsız edici şekilde betimleyen kara film.
17. `possession` (1981, `andrzej zulawski`) – duygusal çöküş ve doğaüstü korkunun çarpıcı birleşimi.
18. `session 9 `(2001, brad anderson) – terk edilmiş akıl hastanesinde psikolojik çözülme.
19. `grotesque` (2009, koji shiraishi) – sadece mide kaldırıcı işkence değil, insan ruhunu da hedef alan `japon` dehşeti.
20. `the poughkeepsie tapes` (2007, `john erick dowdle`) – sahte belgesel formatında bir seri katil dosyası.
21. `salo, or the 120 days of sodom` (1975, `pier paolo pasolini`) – insan doğasının en karanlık yüzünü gösteren siyasi/bedensel dehşet.
22. `funny games` (1997, `michael haneke`) – izleyiciyi bile suç ortağı yapan psikolojik şiddet.
23. `the strangers` (2008, `bryan bertino`) – hiçbir sebep yokken yapılan ev istilasının dehşeti.
24.` i saw the devil` (2010, `kim jee-woon`) – intikam ve seri katil hikayesini ekstrem şiddetle anlatıyor.
25. `the lighthouse` (2019, `robert eggers`) – gerçeklikten koparan, tekinsiz, kapalı mekan psikolojik korkusu.
japon diyorum .." korkudan çığır açmış
sonu ters köşe // sürpriz sonlu değişik filmler- 3 shutter island (2010, abd – martin scorsese) leonardo dicaprio, bir akıl hastanesinde kaybolan bir hastayı arayan dedektif rolünde. scorsese'nin usta dokunuşuyla, gerçeklik ve sanrı arasındaki çizgi bulanıklaşıyor. final, beynini bir labirente…devamısonu ters köşe // sürpriz sonlu değişik filmler- 3
shutter island (2010, abd – martin scorsese)
leonardo dicaprio, bir akıl hastanesinde kaybolan bir hastayı arayan dedektif rolünde. scorsese'nin usta dokunuşuyla, gerçeklik ve sanrı arasındaki çizgi bulanıklaşıyor. final, beynini bir labirente hapsediyor.
the mist (2007, abd – frank darabont)
stephen king'in öyküsünden uyarlama. bir kasabayı saran sis, korkunç yaratıkları ve insan doğasının karanlık yüzünü açığa çıkarıyor. finaldeki o yürek burkan karar, uzun süre peşini bırakmıyor. umut mu, çaresizlik mi?
identity (2003, abd – james mangold)****
bir fırtınada mahsur kalan yabancılar, bir motelde tuhaf cinayetlerle karşılaşıyor. john cusack ve amanda peet'in başrolde olduğu bu gerilim, son sahnede tüm bulmacayı altüst ediyor.
the prestige (2006, abd – christopher nolan)
iki sihirbazın (hugh jackman ve christian bale) bitmeyen rekabeti, takıntının ve fedakarlığın sınırlarını zorluyor. nolan'ın kurgusu, finalde sihir gibi bir ters köşe yapıyor. her numaranın bir bedeli var.
lake mungo (2008, avustralya – joel anderson)
sahte belgesel tarzında bir yas ve hayalet hikayesi. bir ailenin kaybıyla başlayan film, yavaş yavaş korkunç bir gerçekliğe dönüşüyor. final, tüylerini diken diken edecek bir keşifle kapanıyor. gördüğün her şey gerçek mi?
the autopsy of jane doe (2016, abd – andre ovredal)
bir baba-oğul otopsi ekibi, kimliği belirsiz bir cesedi incelerken doğaüstü bir kâbusa sürükleniyor. brian cox ve emile hirsch'ün oyunculuğu, filmin tekinsiz havasını taşıyor. sonu, tam bir şok dalgası. bıçağın altına ne yatıyor?
gone girl (2014, abd – david fincher)
rosamund pike ve ben affleck, mükemmel bir evliliğin karanlık yüzünü sergiliyor. fincher'in soğuk ve hesaplı rejisi, finalde seni hem hayran bırakıyor hem de rahatsız ediyor. aşk mı, manipülasyon mu?
the vanishing of sidney hall (2017, abd – shawn christensen)
logan lerman'ın canlandırdığı genç bir yazar, yazdığı kitabın gerçek hayatla kesişmesiyle kayboluyor. film, zaman çizelgeleri arasında zıplayarak gizemi örüyor ve finalde her şeyi yerle bir ediyor.
bad times at the el royale (2018, abd – drew goddard)
bir grup yabancının kesiştiği esrarengiz bir otel, sırlar ve ihanetlerle dolu. jeff bridges ve cynthia erivo'nun performansları, filmin gerilimini zirveye taşıyor. final, beklenmedik bir patlamayla geliyor. kimin sırrı daha karanlık?
the guilty / den skyldige(2018, – gustav möller)
tek mekanda geçen bir gerilim. polis memuru asger, bir acil durum çağrısıyla kendini bir kâbusun içinde buluyor. jakob cedergren'in sesi ve yüzüyle taşıdığı film, son sahnede aklını başından alıyor. gerçek suçlu kim?
annihilation (2018, abd – alex garland)
natalie portman, bir bilim ekibinin lideri olarak gizemli bir bölgeye giriyor. görsel olarak büyüleyici, felsefi olarak derin bu bilimkurgu, finalde evrenin doğasını sorgulatıyor. sen hâlâ aynı sen misin?
perfect blue (1997, japonya – satoshi kon)
bir pop yıldızının oyunculuğa geçişi, gerçeklik ve halüsinasyon arasında bir kabusa dönüşüyor. satoshi kon'un anime şaheseri, son sahnede zihnini paramparça ediyor. aynadaki yansıman gerçek mi?
the invitation (2003, güney kore – kim ki-duk)
sessiz ama yoğun bir kim ki-duk filmi. bir balıkçı köyünde geçen bu hikaye, aşk ve fedakarlığın sınırlarını zorluyor. final, ruhuna usulca bir yumruk indiriyor. sessizlik bu kadar mı ağır olur?
exam (2009, ingiltere – stuart hazeldine)
sekiz aday, gizemli bir iş görüşmesi için bir odada kilitleniyor. kurallar basit, ama cevaplar değil. tek mekanda geçen bu psikolojik gerilim, son dakikada her şeyi tersine çeviriyor. soru neydi, cevap ne?
the killing of a sacred deer(2017, irlanda/abd – yorgos lanthimos)
yine lanthimos, yine rahatsızlık verici bir atmosfer. colin farrell ve barry keoghan'ın başrolde olduğu bu modern tragedyada, aile ve lanet temaları iç içe geçiyor. final, seni soğuk bir gerçekle baş başa bırakıyor. kurbanı kim seçer?
the gift(2015, abd – joel edgerton)
joel edgerton'ın hem yazıp hem yönettiği bu gerilimde, jason bateman ve rebecca hall bir çifti oynuyor. eski bir tanıdık (edgerton) hayatlarına girince, geçmişin sırları teker teker dökülüyor. final, vicdanını ve ahlakını sorgulatıyor. hediye mi, lanet mi?
primer (2004, abd – shane carruth)
düşük bütçeli bir zaman yolculuğu bulmacası. iki mühendis, tesadüfen bir zaman makinesi icat ediyor ve olaylar çığrından çıkıyor. karmaşık, zihin yakan kurgusu ve son sahnedeki belirsizlik, seni defalarca düşündürüyor. zamanı kim kontrol eder?
the invitation(2018, güney kore – kim kwang-tae)
sessiz bir köyde geçen bu film, bir davetiyeyle başlayan gizemli bir hikayeyi anlatıyor. kim kwang-tae'nin minimal ama ağır atmosferi, finalde duygusal bir patlamayla sarsıyor. bir davet, her şeyi değiştirir mi?!
old (2021, abd – m. night shyamalan)
shyamalan'ın zamanın hızlandığı bir plajda geçen tuhaf hikayesi. bir grup tatilci, saatler içinde yaşlanıyor ve hayatta kalmaya çalışıyor. final, klasik shyamalan usulü bir ters köşeyle
geliyor. zaman, en büyük düşman mı?
the night house (2020, abd – david bruckner)
rebecca hall, kocasının intiharından sonra onun sırlarını çözmeye çalışan bir kadını oynuyor. evin gölgelerinde saklanan gerçekler, hem doğaüstü hem insani bir korkuya dönüşüyor. son sahne, ruhunu titretiyor. gölgeler ne fısıldıyor?
the ritual (2017, ingiltere – david bruckner)
dört arkadaşın isveç ormanlarındaki yürüyüşü, pagan bir kabusa dönüşüyor. folklorik korku ve psikolojik gerilim harmanlanırken, final seni ilkel bir korkuyla yüzleştiriyor.
dogtooth (2009, yunanistan – yorgos lanthimos)
lanthimos'un erken dönem bombası. dış dünyadan izole edilmiş bir ailenin çarpık düzeni, rahatsız edici bir gerçekliğe açılıyor. final, özgürlük ve esaret üzerine ağır bir soru bırakıyor. ev, güvenli bir yer mi?
the witch(2015, abd – robert eggers)
17. yüzyıl new england'ında bir ailenin dini takıntıları, doğaüstü bir korkuya dönüşüyor. anya taylor-joy'un büyüleyici performansı ve eggers'ın kasvetli atmosferi, finalde tüylerini diken diken ediyor. şeytan mı, insan mı?
take shelter (2011, abd – jeff nichols)
michael shannon, kıyamet benzeri rüyalar görmeye başlayan bir aile babasını oynuyor. gerçek mi, paranoya mı belirsizken, final her şeyi kristalleştiriyor. shannon'ın bakışları bile yeter. fırtına geliyor mu?
it follows (2014, abd – david robert mitchell)
bir lanetin peşine düştüğü genç bir kadının hikayesi. minimalist korku, retro synth müzikler ve o bitmeyen takip hissi… final, seni hem rahatlatıyor hem huzursuz ediyor.
a tale of two sisters/ janghwa, hongryeon (2003, güney kore – kim jee-woon)
kore korku sinemasının incilerinden. iki kız kardeşin üvey anneleriyle yaşadığı gerilim, psikolojik bir labirente dönüşüyor. final, kalbinin tellerine dokunurken aklını karıştırıyor. gerçek, kimin gerçeği?
the babadook (2014, avustralya – `jennifer kent)
bir anne ve oğlunun, gizemli bir çocuk kitabından fırlayan yaratıkla mücadelesi. essie davis'in performansı ve kent'in yasla korkuyu harmanlayan rejisi, finalde bambaşka bir anlama sıçrıyor. korkularınla yaşayabilir misin?
let the right one in / lat den ratte komma in (2008, isveç – tomas alfredson)
bir vampir hikayesi, ama alıştığın gibi değil. 12 yaşındaki bir çocukla gizemli bir kızın dostluğu, hem masum hem ürkütücü. final, aşk ve fedakarlığın karanlık yüzünü gösteriyor. kim kimi kurtarır.
the man from earth (2007, abd – richard schenkman)
tek mekanda geçen, diyalog odaklı bir bilimkurgu. bir profesör, arkadaşlarına 14.000 yıllık bir sırrını açıklıyor. düşük bütçesine rağmen, finalde aklın havada kalıyor.
hard candy(2005, abd – david slade)
ellen page (şimdi elliot page), bir pedofili tuzağa düşüren genç bir kızı oynuyor. psikolojik gerilim, güç dinamiklerini tersyüz ederken, finalde adaletin sınırlarını sorgulatıyor. avcı mı, av mı?
Sonu ters köşe // sürpriz sonlu filimler-4 devamı. ..👍 the orphanage / el orfanato (2007, ispanya – j.a. bayona) bir kadın, eski yetimhanesine dönüp çocuklarla yeni bir başlangıç yapıyor, ama hayaletler peşini bırakmıyor. gotik ve duygusal final, gözyaşına boğuyor. the…devamıSonu ters köşe // sürpriz sonlu filimler-4 devamı. ..👍
the orphanage / el orfanato (2007, ispanya – j.a. bayona)
bir kadın, eski yetimhanesine dönüp çocuklarla yeni bir başlangıç yapıyor, ama hayaletler peşini bırakmıyor. gotik ve duygusal final, gözyaşına boğuyor.
the skin i live in / la piel que habito (2011, ispanya – pedro almodovar)
antonio banderas, saplantılı bir cerrah olarak mükemmel bir cilt yaratıyor. almodovar'ın karanlık ve şık anlatımı, finalde kimlik üzerine sarsıcı bir tokat atıyor. cilt, kimi saklar? kimi açığa çıkarır?
memories of murder (2003, güney kore – bong joon-ho)
gerçek bir seri katil vakasını anlatan bu suç draması, bong joon-ho'nun erken başyapıtı. final, hem çözümsüz hem de yüzüne çarpan bir gerçeklikle bitiyor. katil, hala dışarıda mı?
a quiet place (2018, abd – john krasinski)
sessizliğin hayatta kalmak için tek yol olduğu bir dünyada, bir ailenin mücadelesi. krasinski'nin gerilim yönetimi ve finaldeki cesur hamle, nefesini tutturuyor. sessiz kalabilir misin?
the village(2004, abd – m. night shyamalan)
izole bir köyde yaşayanların korku dolu hayatı, sırlarla örülü. shyamalan'ın pastoral ama tekinsiz dünyası, finalde her şeyi yeniden yazıyor. sınır, nerede başlar?
the wailing / goksung (2016, güney kore – na hong-jin)
bir köyde başlayan gizemli cinayetler, şamanizm ve şeytani güçlerle kesişiyor. na hong-jin'in epik gerilimi, finalde inancını ve aklını sorgulatıyor. kime güvendin?
the descent (2005, ingiltere – neil marshall)
bir grup kadın, mağara keşfine çıkıyor, ama karanlık sadece fiziksel değil. kanlı, klostrofobik ve finaliyle yürek burkan bir korku şöleni. yukarı çıkış var mı?
. oldboy (2003, güney kore – park chan-wook)
choi min-sik, 15 yıl hapis tutulduktan sonra intikam peşine düşüyor. park chan-wook'un stilize şiddeti ve finaldeki o akıl almaz gerçek, seni yere seriyor. intikam !!
resolution (2012, abd – justin benson & aaron moorhead)
iki arkadaş, bir kulübede tuhaf olaylarla karşılaşıyor. meta bir korku hikayesi, zaman döngüleri ve kurgu-gerçeklik sınırlarını zorluyor. final, seni kendi hikayene hapsediyor.
spring (2014, abd – justin benson& aaron moorhead)
romantik bir hikaye gibi başlıyor: bir adam, italya'da gizemli bir kadına aşık oluyor. ama işler hızla lovecraftvari bir korkuya kayıyor. final, aşk ve korku arasında bir köprü kuruyor.
the house of the devil(2009, abd – ti west)
ti west'in retro korku harikası. bir bebek bakıcısı işi, şeytani bir tuzağa dönüşüyor. 80'ler estetiği ve yavaş yükselen gerilim, finalde patlıyor.süpriz son ....!!
blue ruin (2013, abd – jeremy saulnier)
sakin bir adamın intikam arayışı, kanlı bir kaosa dönüşüyor. saulnier'in çiğ ve gerçekçi anlatımı, finalde hem tatmin ediyor hem de içini burkuyor. intikam, kimi kurtarır?
the dirties (2013, kanada – matt johnson)
sahte belgesel tarzında, iki lise öğrencisinin okulda çektikleri film projesi, karanlık bir takıntıya evriliyor. final, gerçeklik ve kurgu arasındaki çizgiyi yok ediyor. kamera, her şeyi yakalar mı?
martha marcy may marlene (2011, abd – sean durkin)
elizabeth olsen, bir tarikattan kaçan genç bir kadını oynuyor. gerçeklik ve travma arasında gidip gelen bu psikolojik gerilim, finalde seni belirsizliğin kucağına bırakıyor. kaçtın mı, gerçekten?
midsommar (2019, abd – ari aster)
güneşli bir isveç köyünde geçen bir ayrılık hikayesi, pagan ritüellerinin gölgesinde kâbusa dönüşüyor. florence pugh'un muazzam performansı ve aster'in parlak ama tekinsiz estetiği, finalde seni hem büyülüyor hem ürkütüyor. işık, her zaman umut mu demek?
cache / hidden (2005, fransa – michael haneke)
bir ailenin evine gelen gizemli kasetler, geçmişin karanlık sırlarını deşiyor. haneke'nin soğuk ve mesafeli anlatımı, finalde seni cevapsız sorularla baş başa bırakıyor. daniel auteuil ve juliette binoche, gerilimi iliklerine kadar hissettiriyor.kim izliyor kim suçlu ...
the lighthouse (2019, abd – robert eggers)
willem dafoe ve robert pattinson, izole bir deniz fenerinde deliliğin sınırlarını zorluyor. siyah-beyaz kadraj, mitoloji ve psikolojik çöküşle örülü. final, antik bir tragedyaya dönüşüyor. deniz mi çağırıyor, yoksa akıl mı kayıyor?
i saw the devil (2010, güney kore – kim jee-woon)
bir seri katilin peşine düşen bir ajan, intikamı vahşi bir oyuna çeviriyor. lee byung-hun ve choi min-sik'in çarpışması, ahlaki sınırları yok ediyor. final, intikamın bedelini suratına çarpıyor. kazanan kim, kaybeden kim?
the handmaiden / ah-ga-ssi(2016, güney kore – park chan-wook)
bir dolandırıcılık planı, tutku ve ihanetle dolu bir labirente dönüşüyor. park chan-wook'un görsel şöleni ve kurnaz kurgusu, finalde tüm taşları yerinden oynatıyor. kimin oyunu kimi yendi?
mother!(2017, abd – darren aronofsky)
jennifer lawrence ve javier bardem, bir evde başlayan kaotik bir alegoriye sürüklüyor. doğa, yaratılış ve insanlık üzerine bir kâbus. final, hem şok edici hem felsefi bir patlama.
possession (1981, fransa/almanya – andrzej zulawski)
isabelle adjani ve sam neill'in çöküşü, bir evliliğin parçalanışından doğaüstü bir deliliğe evriliyor. adjani'nin metro sahnesi efsane, ama final tam bir kafa karıştırıcı şok. bu aşk mı, yoksa bir lanet mi?
kairo / pulse (2001, japonya – kiyoshi kurosawa)
internetin erken dönemlerinde geçen bu korku filmi, hayaletlerin dijital dünyada dolaştığı bir kıyamet hikayesi. kurosawa'nın melankolik atmosferi, finalde yalnızlığın en karanlık yüzünü gösteriyor.
the act of killing (2012, danimarka – joshua oppenheimer)
belgesel ama bir o kadar kurgusal hissettiriyor. endonezya'daki katliamların failleri, suçlarını tiyatro gibi yeniden canlandırıyor. final, insan ruhunun karanlığına ayna tutuyor. vicdan, susturulabilir mi?
enter the void (2009, fransa – gaspar noe)
tokyo'nun neon ışıkları altında bir uyuşturucu satıcısının ölüm sonrası yolculuğu.noe'nin görsel bombardımanı ve deneysel anlatımı, finalde varoluşu yeniden tanımlıyor. hayat mı, ölüm mü, yoksa hiçbiri mi?
we need to talk about kevin (2011, abd – lynne ramsay)
tilda swinton, bir anne olarak oğlunun karanlık doğasıyla yüzleşiyor. ramsay'in soğukkanlı rejisi ve ezra miller'ın ürkütücü performansı, finalde kalbine bir ok saplıyor. sevgi, her şeyi kurtarır mı?
burning / beoning (2018, güney kore – `lee chang-dong)`
bir aşk üçgeni, sınıf farkları ve gizemli bir kayboluş. jong-su'nun kıskançlığı ve ben'in (steven yeun) sırları, yavaş yavaş yanıyor. final, hem belirsiz hem yakıcı. gerçek, nerede saklı?
the tenant / le locataire (1976, fransa – roman polanski)
polanski'nin hem yönetip hem oynadığı bu psikolojik gerilim, bir apartman dairesinde deliliğe sürüklenen bir adamı anlatıyor. final, kimlik ve gerçeklik üzerine bir kabus gibi çöküyor. sen, gerçekten sen misin?
sonu ters köşe // sürpriz sonlu değişik filmler- 4 1. perfect blue (1997, japonya – satoshi kon) anime ama sakın hafife alma, bu film zihnini blender'a atar! mima, pop yıldızlığından oyunculuğa geçen genç bir kadın, ama hayranlarının saplantısı ve kendi…devamısonu ters köşe // sürpriz sonlu değişik filmler- 4
1. perfect blue (1997, japonya – satoshi kon)
anime ama sakın hafife alma, bu film zihnini blender'a atar! mima, pop yıldızlığından oyunculuğa geçen genç bir kadın, ama hayranlarının saplantısı ve kendi aklının oyunlarıyla gerçeklik kayboluyor. satoshi kon'un renkli ama tekinsiz dünyası, her karede seni içine çekiyor. finalde, aynadaki yansıman bile sana ihanet etmiş gibi hissediyorsun. o son sahnede “ben kimim?” diye sordum, izle, sonra konuşalım.
2. antichrist (2009, danimarka – lars von trier)
lars von trier'in karanlık ve cesur sineması, tam “bu neydi şimdi?” dedirtecek türden. willem dafoe ve charlotte gainsbourg, çocuklarını kaybettikten sonra ormanda bir kulübeye çekiliyor. yas, cinsellik ve doğaüstü korku iç içe geçiyor. final, mitolojiyle çıldırmış bir kabus gibi.
uyarı: bu film, 90'larda gazoz kapağı toplayan masum ruhun için ağır gelebilir!
3. the act of killing (2012, danimarka – joshua oppenheimer)
belgesel ama sanki bir kurgu film gibi, o kadar acayip! endonezya'daki 1960'lar katliamlarının failleri, suçlarını bir film setinde yeniden canlandırıyor. katillerin soğukkanlılığı ve vicdan muhasebesi, seni allak bullak ediyor. finalde, bir adamın kendi ruhuyla yüzleşmesini izliyorsun; o an, boğazın düğümleniyor,
4. under the skin (2013, ingiltere – jonathan glazer)
scarlett johansson, iskoçya'da insan kılığında bir uzaylıyı oynuyor. erkekleri avlayan bu gizemli varlık, yavaş yavaş insanlığın ne olduğunu anlamaya başlıyor. glazer'in minimalist ama hipnotik rejisi, seni bir rüyaya hapsediyor. final, hem ürkütücü hem de felsefi bir şekilde “insan olmak ne demek?” diye soruyor.
5. the wicker man (1973, ingiltere – robin hardy)
christopher lee'nin efsane olduğu bir folk-korku klasiği! bir polis (edward woodward), kayıp bir kızı aramak için bir adaya gidiyor, ama adanın pagan sakinleri ve ritüelleri işleri karıştırıyor. film, masum bir gizem gibi başlıyor, ama finalde öyle bir ters köşe yapıyor ki, ağzın açık kalıyor.
6. martyrs (2008, fransa – pascal laugier)
fransız ekstrem sinemasının en ağır toplarından, hazır ol! iki genç kadının intikam arayışı, işkence ve manevi bir arayışa dönüşüyor. film, seni fiziksel ve felsefi olarak sarsıyor. final, insan varoluşuna dair öyle bir soru soruyor ki, günlerce aklını kemiriyor.
7. the invitation (2015, abd – karyn kusama)
logan marshall-green'in eski eşinin yemeğine gitmesiyle başlayan bu gerilim, paranoyayı damarlarına zerk ediyor. finalde, o kırmızı ışık ve son kare…
8. burning / beoning (2018, güney kore – lee chang-dong)
bir aşk üçgeni, ama sıradan değil! jong-su, eski komşusu hae-mi ve zengin, gizemli ben (steven yeun) arasında geçen bu hikaye, sınıf farkları ve kıskançlıkla yanıyor. lee chang-dong'un sakin ama yakıcı anlatımı, finalde seni belirsizlikle baş başa bırakıyor.
9. session 9(2001, abd – brad anderson)
terkedilmiş bir akıl hastanesinde çalışan bir temizlik ekibi, geçmişin hayaletleriyle yüzleşiyor. david caruso'nun kırılgan performansı ve filmin tekinsiz atmosferi, seni yavaş yavaş içine çekiyor. final, her şeyi tersine çevirip aklını karıştırıyor. o kasetlerde neler vardı, hala düşünüyorum!
10 . audition / odishon (1999, japonya – takashi miike)
miike'den iğne gibi bir film! bir dul, yeni bir eş bulmak için sahte bir seçme düzenliyor, ama seçtiği kadın (eihi shiina) hiç de göründüğü gibi değil. romantizm gibi başlayan hikaye, korkunç bir intikam kâbusuna dönüşüyor. finaldeki o “kiri kiri kiri” sesi, uykularını kaçırır. bu filmi izledikten sonra flört etmekten korktum,!
parasite / gisaengchung (2019, güney kore – bong joon-ho)
bir yoksul ailenin zengin bir evde sızdığı bu sınıf savaşında, bong joon-ho her şeyi tersine çeviriyor. final, hem zafer hem trajediyle aklını karıştırıyor. merdiven, yukarı mı çıkar, aşağı mı?
shutter (2004, tayland – banjong pisanthanakun & parkpoom wongpoom)
tayland korku sinemasından bir mücevher. bir fotoğrafçı, çektiği karelerde garip gölgeler görmeye başlıyor. hikaye, yavaş yavaş geçmişin sırlarını açığa çıkarıyor. final, hem korkutucu hem de hüzünlü bir tokat gibi. fotoğraflara iyi bak, ne görüyorsun?
a tale of two sisters / janghwa, hongryeon (2003, güney kore – kim jee-woon)
kore korku sinemasının incisi. iki kız kardeş, üvey anneleriyle gerilim dolu bir evde yaşıyor. psikolojik korku, aile dramı ve hayalet hikayesi bir arada. final, hem duygusal hem de zihin bükücü. aile sırrı dedikleri bu muymuş?!
the nightingale (2018, avustralya – jennifer kent)
jennifer kent'ten (the babadook'un yönetmeni) vahşi bir intikam hikayesi. 1820'ler avustralya'sında, genç bir kadının (aisling franciosi) yaşadığı korkunç travma sonrası adalet arayışı. hem güzel hem acımasız bir film. final, hem katartik hem de içini burkuyor. intikam, ruhu özgür bırakır mı, sahiden?
the house that jack built (2018, danimarka – lars von trier)
lars von trier'in iğneleyici, karanlık ve tartışmalı filmi. matt dillon, bir seri katili oynuyor ve cinayetlerini “sanat” gibi anlatıyor. film, hem iğrenç hem büyüleyici. final, epik bir cehennem yolculuğuna dönüşüyor.
the killing of a sacred deer(2017, irlanda/abd – yorgos lanthimos)
lanthimos'un soğuk, tuhaf ve rahatsız edici dünyasına hoş geldin! colin farrell bir cerrah, ama genç bir çocuk (barry keoghan) hayatına girince her şey tepe taklak oluyor. yunan tragedyalarından esinlenen bu film, finalde seni ahlaki bir uçurumun kenarına bırakıyor.
timecrimes / los cronocrimenes (2007, ispanya – nacho vigalondo)
ispanyol sinemasından bir zaman yolculuğu cevheri. hector, sıradan bir adam, ama bir gün ormanda garip bir olaya bulaşıyor ve kendini bir zaman döngüsünün içinde buluyor. düşük bütçeli, ama zekasıyla devleşiyor. final, her kararı sorgulatıyor; “ben olsam ne yapardım?” diye düşünmeden edemiyorsun. zamanla oynarsan, zaman da seninle oynar!
fight club (1999, abd – david fincher)
edward norton ve brad pitt'in kaotik dansı, kapitalizme ve kimliğe meydan okuyor. fincher'in anarşist anlatımı, finalde patlayıcı bir sürprizle zirve yapıyor. ilk kural, neydi?
the sixth sense (1999, abd – m. night shyamalan)
bruce willis, ölülerle iletişim kurabilen bir çocuğu anlamaya çalışan bir psikoloğu oynuyor. shyamalan'ın klasik ters köşesi, sinema tarihine kazınmış. final, her şeyi yeniden izlettiriyor. gördüğün her şey gerçek mi? değil mi ?
get out (2017, abd – jordan peele)
chris, beyaz sevgilisinin ailesiyle tanışmak için bir hafta sonu gezisine gider. jordan peele'nin ırkçılık ve gerilimle örülü başyapıtı, finalde hem şok ediyor hem de zafer hissettiriyor. daniel kaluuya'nın bakışları her şeyi anlatıyor. misafirperverlik bizde var sadece .....!!!
se7en (1995, abd – david fincher) 7
brad pitt ve morgan freeman, bir seri katilin yedi ölümcül günah temalı cinayetlerini çözmeye çalışıyor. fincher'in karanlık estetiği ve o efsanevi final, aklını başından alıyor. kutu da ne var?
the white ribbon / das weibe band (2009, almanya – michael haneke)
haneke'nin siyah-beyaz, soğuk ama insanı içine çeken filmi. birinci dünya savaşı öncesi bir alman köyünde, tuhaf olaylar patlak veriyor. çocukların masumiyeti mi, yoksa karanlık bir şeyler mi dönüyor? haneke, her zamanki gibi cevabı sana bırakıyor, ama finalde o rahatsız edici his boğazına düğümleniyor. böyle sakin bir film nasıl bu kadar huzur kaçırır, anlamadım!
mulholland drive (2001, abd – david lynch)
lynch'in kafa karıştırıcı şaheseri! hollywood'da bir aktris olma hayali kuran betty (naomi watts) ile gizemli rita'nın (laura harring) yolları kesişiyor. ilk başta romantik bir rüya gibi ilerliyor, ama sonra her şey çözülüyor… ya da daha mı karışıyor? lynch'in neon ışıklı, rüya gibi ama ürkütücü dünyasında kayboluyorsun. final, gerçeklik algını paramparça ediyor.
incendies (2010, kanada – denis villeneuve)
ikiz kardeşler, ölen annelerinin vasiyetiyle ortadoğu'daki sırlarını çözmeye çalışıyor. villeneuve'ün ağır ama yoğun anlatımı, finalde kalbine bir hançer saplıyor. geçmiş, ne kadar derinde?
the secret window(2004, abd – david koepp)
johnny depp, bir yazar olarak esrarengiz bir yabancıyla karşılaşıyor. stephen king uyarlaması bu psikolojik gerilim, finalde aklını bulandırıyor.
the crying game(1992, ingiltere – neil jordan)
bir ira militanı ile esirinin beklenmedik bağı, aşk ve sırlarla dolu bir yolculuğa dönüşüyor. finaldeki o büyük sürpriz, sinema tarihine kazınmış. aşk, her şeyi affeder mi?
sonu ters köşe // sürpriz sonlu değişik filmler 2 morvern callar (2002, lynne ramsay) sinemanın sessiz çığlıklarından biri… sevgilisinin intiharından sonra geride kalan roman taslağını kendi eseri gibi yayınevine gönderen genç bir kadının, bastırdığı duygularla kurduğu iç dünyayı izliyoruz. samantha…devamısonu ters köşe // sürpriz sonlu değişik filmler 2
morvern callar (2002, lynne ramsay)
sinemanın sessiz çığlıklarından biri… sevgilisinin intiharından sonra geride kalan roman taslağını kendi eseri gibi yayınevine gönderen genç bir kadının, bastırdığı duygularla kurduğu iç dünyayı izliyoruz. samantha morton'ın gözleriyle anlatılan bir hikaye bu; kelimelere ihtiyaç duymayan bir başrol performansı. lynne ramsay'in sakin ama rahatsız edici anlatımı, bir kadının dünyayla arasına çektiği duvarları gözle görünür hale getiriyor.
trouble every day(2001, claire denis)
erotizmle şiddet arasında gidip gelen deneysel bir vampir hikayesi. vincent gallo ve beatrice dalle başrolde; ama karakterler, oyunculardan çok daha vahşi. claire denis kamerasını bedenin en karanlık arzularına doğrultuyor. seyri zor ama etkileyici. gündelik olanın içine gizlenmiş hayvani dürtüler, kadrajı parçalıyor. ; ))
butter on the latch (2013, josephine decker)
bağımsız amerikan sinemasının en özgün kadın yönetmenlerinden josephine decker, bilinç ile bilinçaltı arasındaki bulanık sınırlarda gezinen bir hikaye sunuyor. balkan müzik kampında başlayan arkadaşlık, doğanın ve mitolojinin içine sürükleniyor. lo-fi sinema estetiği, kadrajın bilinçli bulanıklığı, film boyunca izleyiciyi bir rüyanın içine hapsediyor.
in my skin (2002, marina de van) ***
kendi bedenini keserek “hisseden” bir kadının içsel çöküşünü izliyoruz. hem yazan hem yöneten hem de oynayan marina de van, kadın bedenine dair şok edici ama felsefi bir soru yöneltiyor: sahip olduğumuz beden, gerçekten bizim mi? rahatsız edici olduğu kadar düşündürücü bir deneyim.
jeune femme/ montparnasse bienvenüe (2017, leonor serraille)
ilişkisini kaybeden ve paris sokaklarında başıboş dolaşan paula'nın hikayesi. laetitia dosch'un enerjik ve umutsuz performansı sayesinde film, kırılganlıkla direngenlik arasında sürekli gidip geliyor. leonor serraille ilk filminde, kadın karakterini ne yüceltiyor ne de yargılıyor; sadece dürüstçe gösteriyor.
a girl walks home alone at night (2014, ana lily amirpour)
iran usulü spaghetti western mi? yoksa feminist bir vampir distopyası mı? sheila vand'in siyah çarşaflı vampiri, gecenin içinde yalnız gezen kadınların kolektif öfkesini simgeliyor. ana lily amirpour, çarpıcı siyah-beyaz görüntüleri ve retro soundtrack'iyle unutulmaz bir atmosfer yaratıyor.
the fits (2015, anna rose holmer)
boks salonunda dans etmeye başlayan genç bir kız… bedenin kontrolünü kaybetmek, bir nevi dönüşümle eşdeğer. bu film, büyüme sancılarını metaforik bir dille anlatıyor. ana karakter royalty hightower'ın gözlerinden dünyayı izlerken, çocuklukla kadınlık arasındaki o kırılgan çizgiyi hissediyorsun.
the invitation (2015) – karyn kusama
los angeles'ta eski eşi tarafından bir akşam yemeğine davet edilen bir adamın yaşadığı huzursuzluk, filmin her saniyesine siniyor. karyn kusama'nın gerilim dozunu yavaş yavaş artıran zekice rejisiyle, finalde tokat gibi bir gerçekle yüzleşiyoruz. logan marshall-green'in donuk ama içten içe fokurdayan oyunculuğu, filmi sırtlıyor. son sahnede nefesini tutabilirsin.
the vanishing / spoorloos (1988) – george sluizer
hollanda-fransa yapımı bu film, kaybolan bir kadının peşine düşen sevgilisinin hikayesini anlatıyor… ama alıştığın şekilde değil. raymond karakteriyle bernard-pierre donnadieu öyle bir performans sergiliyor ki, finaldeki tercihi seni hem donduruyor hem çökertiyor. amerikan versiyonundan (1993)kat ve kat üstün, kaçırma hacı.
coherence (2013) – james ward byrkit
tek mekanda, düşük bütçeyle çekilmiş ama beynini allak bullak eden bir paralel evren öyküsü. bir grup arkadaşın akşam yemeği sırasında başlayan tuhaflıklar, yerçekimiyle değil, olasılıklarla oynuyor. nicholas brendon'ı buffy'den tanıyanlar için bambaşka bir deneyim. film sonunda soru işaretleriyle baş başasın.( ?)
timecrimes / los cronocrímenes (2007) –nacho vigalondo
ispanyol yönetmen nacho vigalondo, zaman döngüsü temasını çarpıcı bir şekilde ele alıyor. hector karakteri öyle kararlar alıyor ki, finalde “ben olsam ne yapardım” sorusuyla baş başa kalıyorsun. düşük bütçesine rağmen zekasıyla öne çıkan, bilimkurgu-gerilim türünün cevheri.
the machinist (2004) –` brad anderson
christian bale'in insanüstü fiziksel değişimi kadar, zihinsel çözülüşü de büyülüyor. uyuyamayan bir adamın gerçeklikle bağını kaybetmesi mi dersin, geçmişin hayaletleri mi? son 10 dakikada her şey yerine oturuyor ve “nasıl da gözümden kaçtı” diyorsun. zekice yazılmış, sinir bozucu ve hüzünlü.( enteresan)
the others(2001) – alejandro amenabar
nicole kidman'ın zarif ama tedirgin edici oyunculuğuyla yükselen, gotik atmosferiyle donup kalacağın bir hayalet hikayesi… ya da belki de değil? finaldeki dönemeçte koltuğunda dikiliyorsan şaşırma. amenabar, izleyiciyi usulca kandırmayı bilen bir usta.
triangle (2009) – christopher smith
bir grup arkadaşın denizde karşılaştığı terkedilmiş gemiyle başlayan olaylar, zaman ve vicdan arasındaki lanetli döngüye dönüşüyor. melissa george'un performansı, karakterin yavaş yavaş çözülüşünü mükemmel taşıyor. film bittiğinde, başa dönüp tekrar izlemek isteyebilirsin.
prisoners (2013) – denis villeneuve
yüzeyde klasik bir çocuk kaçırma vakası gibi görünse de, villeneuve'ün gerilimi ilmek ilmek işleyen anlatımı ve hugh jackman ile jake gyllenhaal'un çarpıcı performansları sayesinde, seyirciyi defalarca yön değiştirten bir başyapıt. son saniye bile şaşırtabiliyor.
not : ; ))
" jake gyllenhaal ismi zor söylendiği için, çok meşhur olamayan ünlülerden. aslında flim seçimi, oyunculuğu kusursuz pers prensi çok farklı prisoners da çok farklı. adam farklı "
the perfect host (2010)
david hyde pierce'ın ev sahibi rolündeki performansı başta sevimli gelse de film ilerledikçe maskeler düşüyor. yönemennick tomnay, seyircinin beklentisiyle oynayarak “kimin kurban, kimin avcı olduğunu” sürekli değiştiriyor. finalde ise kesinlikle tahmin edemeyeceğin bir yerde buluyorsun kendini.
the one i love (2014)
`ilişkisi sorunlu bir çift terapi için tatile gidiyor…ama gittikleri yerde tuhaf şeyler oluyor.charlie mcdowell, çift olmanınmetaforikyükünü birbilimkurgu-gerilimsosuyla anlatıyor. başrollerdemark duplassveelisabeth moss` var; her ikisi de hem duygusal hem de gizemli oynamayı başarıyor. finaldeki küçük detay her şeyi değiştiriyor.!?!
frailty (2001, abd – yönetmen: bill paxton)
yavaş demlenen bir korku-gerilim… bir çocuk, babasının “tanrı'nın emri” olduğunu iddia ettiği seri katliamlara tanık olur. sonunda öğrendiğin gerçekse aklını başından alır. film, vaaz ve cinayet arasında ince bir denge kuruyor ve final tam bir “sen de ne?!?” sahnesi.
angel heart (1987, abd – alan parker)
micky rourke'i özel bir dedektif olarak izliyoruz; robert de niro'nun lucifer olduğu etkileyici final ise tüm film boyunca “acaba” dedirterek gelmesiyle unutulmaz oluyor. hem sinematik dil hem de atmosfer olarak kesinlikle türecan bir atmosfer.
under the silver lake(2018, abd – david robert mitchell)
andrew garfield'ın karanlık l.a. sokaklarında kayboluşuna tanık oluyoruz; eleştirmenler filmi “karşılaştığı gerçekle yavaş yavaş bir sırra hapsolan arayış” olarak tarif ediyor. şehir ne kadarını sana fısıldar, finalde hepsi patlıyor.
the empty man (2020, abd – david prior)
sıradan bir kült soruşturmasının aslında bir çöküş öyküsüne dönüşmesi… asıl tokat ise, ana karakterin yaşamının aslında başından beri şüpheli bir düzenin parçası olduğunu öğrenmekle geliyor. sürreal, huzur kaçıran ve işte tam da aradığın türde.
enter nowhere (2010, abd –j.t. mollner)
üç yabancı, ormanda kaderin tuhaf bir oyunu sonucu kesişir; bir kulübede kapalı kalınca işler mistik bir hal alır. düşük bütçeyle çekilmesine rağmen finali öyle duygusal bir sürprizle geliyor ki, ruhuna dokunuyor.
mirage (2019, ispanya – oriol paulo)
bir kadın, fırtınalı bir gecede zamanda kayma yaşayan bir evde yaşananları düzeltmeye çalışırken, gerçek hayatı bozulur. eşinin onu tanımaz hale gelmesiyle başlayan bu yolculuk finalde zihin açıyor. paulo'nun zamanı ve hafızayı oyun alanına çevirdiği müthiş bir psikolojik drama.
the fall (2006, abd –tarsem singh)
1920'lerde, ağır yaralı bir dublör ile küçük bir kız arasında kurulan hayal ve gerçek ikilisi. lee pace'ın büyülü anlatımı ve görsel aşkına dayanamayan finaliyle, “görsel bir manifestasyon” gibi. bitiminde kalp kırıklığıyla birlikte bir umut hissedersin.