Sonu ters köşe // sürpriz sonlu filimler-4 devamı. ..👍 the orphanage / el orfanato (2007, ispanya – j.a. bayona) bir kadın, eski yetimhanesine dönüp çocuklarla yeni bir başlangıç yapıyor, ama hayaletler peşini bırakmıyor. gotik ve duygusal final, gözyaşına boğuyor. the…devamıSonu ters köşe // sürpriz sonlu filimler-4 devamı. ..👍
the orphanage / el orfanato (2007, ispanya – j.a. bayona)
bir kadın, eski yetimhanesine dönüp çocuklarla yeni bir başlangıç yapıyor, ama hayaletler peşini bırakmıyor. gotik ve duygusal final, gözyaşına boğuyor.
the skin i live in / la piel que habito (2011, ispanya – pedro almodovar)
antonio banderas, saplantılı bir cerrah olarak mükemmel bir cilt yaratıyor. almodovar'ın karanlık ve şık anlatımı, finalde kimlik üzerine sarsıcı bir tokat atıyor. cilt, kimi saklar? kimi açığa çıkarır?
memories of murder (2003, güney kore – bong joon-ho)
gerçek bir seri katil vakasını anlatan bu suç draması, bong joon-ho'nun erken başyapıtı. final, hem çözümsüz hem de yüzüne çarpan bir gerçeklikle bitiyor. katil, hala dışarıda mı?
a quiet place (2018, abd – john krasinski)
sessizliğin hayatta kalmak için tek yol olduğu bir dünyada, bir ailenin mücadelesi. krasinski'nin gerilim yönetimi ve finaldeki cesur hamle, nefesini tutturuyor. sessiz kalabilir misin?
the village(2004, abd – m. night shyamalan)
izole bir köyde yaşayanların korku dolu hayatı, sırlarla örülü. shyamalan'ın pastoral ama tekinsiz dünyası, finalde her şeyi yeniden yazıyor. sınır, nerede başlar?
the wailing / goksung (2016, güney kore – na hong-jin)
bir köyde başlayan gizemli cinayetler, şamanizm ve şeytani güçlerle kesişiyor. na hong-jin'in epik gerilimi, finalde inancını ve aklını sorgulatıyor. kime güvendin?
the descent (2005, ingiltere – neil marshall)
bir grup kadın, mağara keşfine çıkıyor, ama karanlık sadece fiziksel değil. kanlı, klostrofobik ve finaliyle yürek burkan bir korku şöleni. yukarı çıkış var mı?
. oldboy (2003, güney kore – park chan-wook)
choi min-sik, 15 yıl hapis tutulduktan sonra intikam peşine düşüyor. park chan-wook'un stilize şiddeti ve finaldeki o akıl almaz gerçek, seni yere seriyor. intikam !!
resolution (2012, abd – justin benson & aaron moorhead)
iki arkadaş, bir kulübede tuhaf olaylarla karşılaşıyor. meta bir korku hikayesi, zaman döngüleri ve kurgu-gerçeklik sınırlarını zorluyor. final, seni kendi hikayene hapsediyor.
spring (2014, abd – justin benson& aaron moorhead)
romantik bir hikaye gibi başlıyor: bir adam, italya'da gizemli bir kadına aşık oluyor. ama işler hızla lovecraftvari bir korkuya kayıyor. final, aşk ve korku arasında bir köprü kuruyor.
the house of the devil(2009, abd – ti west)
ti west'in retro korku harikası. bir bebek bakıcısı işi, şeytani bir tuzağa dönüşüyor. 80'ler estetiği ve yavaş yükselen gerilim, finalde patlıyor.süpriz son ....!!
blue ruin (2013, abd – jeremy saulnier)
sakin bir adamın intikam arayışı, kanlı bir kaosa dönüşüyor. saulnier'in çiğ ve gerçekçi anlatımı, finalde hem tatmin ediyor hem de içini burkuyor. intikam, kimi kurtarır?
the dirties (2013, kanada – matt johnson)
sahte belgesel tarzında, iki lise öğrencisinin okulda çektikleri film projesi, karanlık bir takıntıya evriliyor. final, gerçeklik ve kurgu arasındaki çizgiyi yok ediyor. kamera, her şeyi yakalar mı?
martha marcy may marlene (2011, abd – sean durkin)
elizabeth olsen, bir tarikattan kaçan genç bir kadını oynuyor. gerçeklik ve travma arasında gidip gelen bu psikolojik gerilim, finalde seni belirsizliğin kucağına bırakıyor. kaçtın mı, gerçekten?
midsommar (2019, abd – ari aster)
güneşli bir isveç köyünde geçen bir ayrılık hikayesi, pagan ritüellerinin gölgesinde kâbusa dönüşüyor. florence pugh'un muazzam performansı ve aster'in parlak ama tekinsiz estetiği, finalde seni hem büyülüyor hem ürkütüyor. işık, her zaman umut mu demek?
cache / hidden (2005, fransa – michael haneke)
bir ailenin evine gelen gizemli kasetler, geçmişin karanlık sırlarını deşiyor. haneke'nin soğuk ve mesafeli anlatımı, finalde seni cevapsız sorularla baş başa bırakıyor. daniel auteuil ve juliette binoche, gerilimi iliklerine kadar hissettiriyor.kim izliyor kim suçlu ...
the lighthouse (2019, abd – robert eggers)
willem dafoe ve robert pattinson, izole bir deniz fenerinde deliliğin sınırlarını zorluyor. siyah-beyaz kadraj, mitoloji ve psikolojik çöküşle örülü. final, antik bir tragedyaya dönüşüyor. deniz mi çağırıyor, yoksa akıl mı kayıyor?
i saw the devil (2010, güney kore – kim jee-woon)
bir seri katilin peşine düşen bir ajan, intikamı vahşi bir oyuna çeviriyor. lee byung-hun ve choi min-sik'in çarpışması, ahlaki sınırları yok ediyor. final, intikamın bedelini suratına çarpıyor. kazanan kim, kaybeden kim?
the handmaiden / ah-ga-ssi(2016, güney kore – park chan-wook)
bir dolandırıcılık planı, tutku ve ihanetle dolu bir labirente dönüşüyor. park chan-wook'un görsel şöleni ve kurnaz kurgusu, finalde tüm taşları yerinden oynatıyor. kimin oyunu kimi yendi?
mother!(2017, abd – darren aronofsky)
jennifer lawrence ve javier bardem, bir evde başlayan kaotik bir alegoriye sürüklüyor. doğa, yaratılış ve insanlık üzerine bir kâbus. final, hem şok edici hem felsefi bir patlama.
possession (1981, fransa/almanya – andrzej zulawski)
isabelle adjani ve sam neill'in çöküşü, bir evliliğin parçalanışından doğaüstü bir deliliğe evriliyor. adjani'nin metro sahnesi efsane, ama final tam bir kafa karıştırıcı şok. bu aşk mı, yoksa bir lanet mi?
kairo / pulse (2001, japonya – kiyoshi kurosawa)
internetin erken dönemlerinde geçen bu korku filmi, hayaletlerin dijital dünyada dolaştığı bir kıyamet hikayesi. kurosawa'nın melankolik atmosferi, finalde yalnızlığın en karanlık yüzünü gösteriyor.
the act of killing (2012, danimarka – joshua oppenheimer)
belgesel ama bir o kadar kurgusal hissettiriyor. endonezya'daki katliamların failleri, suçlarını tiyatro gibi yeniden canlandırıyor. final, insan ruhunun karanlığına ayna tutuyor. vicdan, susturulabilir mi?
enter the void (2009, fransa – gaspar noe)
tokyo'nun neon ışıkları altında bir uyuşturucu satıcısının ölüm sonrası yolculuğu.noe'nin görsel bombardımanı ve deneysel anlatımı, finalde varoluşu yeniden tanımlıyor. hayat mı, ölüm mü, yoksa hiçbiri mi?
we need to talk about kevin (2011, abd – lynne ramsay)
tilda swinton, bir anne olarak oğlunun karanlık doğasıyla yüzleşiyor. ramsay'in soğukkanlı rejisi ve ezra miller'ın ürkütücü performansı, finalde kalbine bir ok saplıyor. sevgi, her şeyi kurtarır mı?
burning / beoning (2018, güney kore – `lee chang-dong)`
bir aşk üçgeni, sınıf farkları ve gizemli bir kayboluş. jong-su'nun kıskançlığı ve ben'in (steven yeun) sırları, yavaş yavaş yanıyor. final, hem belirsiz hem yakıcı. gerçek, nerede saklı?
the tenant / le locataire (1976, fransa – roman polanski)
polanski'nin hem yönetip hem oynadığı bu psikolojik gerilim, bir apartman dairesinde deliliğe sürüklenen bir adamı anlatıyor. final, kimlik ve gerçeklik üzerine bir kabus gibi çöküyor. sen, gerçekten sen misin?
sonu ters köşe // sürpriz sonlu değişik filmler- 4 1. perfect blue (1997, japonya – satoshi kon) anime ama sakın hafife alma, bu film zihnini blender'a atar! mima, pop yıldızlığından oyunculuğa geçen genç bir kadın, ama hayranlarının saplantısı ve kendi…devamısonu ters köşe // sürpriz sonlu değişik filmler- 4
1. perfect blue (1997, japonya – satoshi kon)
anime ama sakın hafife alma, bu film zihnini blender'a atar! mima, pop yıldızlığından oyunculuğa geçen genç bir kadın, ama hayranlarının saplantısı ve kendi aklının oyunlarıyla gerçeklik kayboluyor. satoshi kon'un renkli ama tekinsiz dünyası, her karede seni içine çekiyor. finalde, aynadaki yansıman bile sana ihanet etmiş gibi hissediyorsun. o son sahnede “ben kimim?” diye sordum, izle, sonra konuşalım.
2. antichrist (2009, danimarka – lars von trier)
lars von trier'in karanlık ve cesur sineması, tam “bu neydi şimdi?” dedirtecek türden. willem dafoe ve charlotte gainsbourg, çocuklarını kaybettikten sonra ormanda bir kulübeye çekiliyor. yas, cinsellik ve doğaüstü korku iç içe geçiyor. final, mitolojiyle çıldırmış bir kabus gibi.
uyarı: bu film, 90'larda gazoz kapağı toplayan masum ruhun için ağır gelebilir!
3. the act of killing (2012, danimarka – joshua oppenheimer)
belgesel ama sanki bir kurgu film gibi, o kadar acayip! endonezya'daki 1960'lar katliamlarının failleri, suçlarını bir film setinde yeniden canlandırıyor. katillerin soğukkanlılığı ve vicdan muhasebesi, seni allak bullak ediyor. finalde, bir adamın kendi ruhuyla yüzleşmesini izliyorsun; o an, boğazın düğümleniyor,
4. under the skin (2013, ingiltere – jonathan glazer)
scarlett johansson, iskoçya'da insan kılığında bir uzaylıyı oynuyor. erkekleri avlayan bu gizemli varlık, yavaş yavaş insanlığın ne olduğunu anlamaya başlıyor. glazer'in minimalist ama hipnotik rejisi, seni bir rüyaya hapsediyor. final, hem ürkütücü hem de felsefi bir şekilde “insan olmak ne demek?” diye soruyor.
5. the wicker man (1973, ingiltere – robin hardy)
christopher lee'nin efsane olduğu bir folk-korku klasiği! bir polis (edward woodward), kayıp bir kızı aramak için bir adaya gidiyor, ama adanın pagan sakinleri ve ritüelleri işleri karıştırıyor. film, masum bir gizem gibi başlıyor, ama finalde öyle bir ters köşe yapıyor ki, ağzın açık kalıyor.
6. martyrs (2008, fransa – pascal laugier)
fransız ekstrem sinemasının en ağır toplarından, hazır ol! iki genç kadının intikam arayışı, işkence ve manevi bir arayışa dönüşüyor. film, seni fiziksel ve felsefi olarak sarsıyor. final, insan varoluşuna dair öyle bir soru soruyor ki, günlerce aklını kemiriyor.
7. the invitation (2015, abd – karyn kusama)
logan marshall-green'in eski eşinin yemeğine gitmesiyle başlayan bu gerilim, paranoyayı damarlarına zerk ediyor. finalde, o kırmızı ışık ve son kare…
8. burning / beoning (2018, güney kore – lee chang-dong)
bir aşk üçgeni, ama sıradan değil! jong-su, eski komşusu hae-mi ve zengin, gizemli ben (steven yeun) arasında geçen bu hikaye, sınıf farkları ve kıskançlıkla yanıyor. lee chang-dong'un sakin ama yakıcı anlatımı, finalde seni belirsizlikle baş başa bırakıyor.
9. session 9(2001, abd – brad anderson)
terkedilmiş bir akıl hastanesinde çalışan bir temizlik ekibi, geçmişin hayaletleriyle yüzleşiyor. david caruso'nun kırılgan performansı ve filmin tekinsiz atmosferi, seni yavaş yavaş içine çekiyor. final, her şeyi tersine çevirip aklını karıştırıyor. o kasetlerde neler vardı, hala düşünüyorum!
10 . audition / odishon (1999, japonya – takashi miike)
miike'den iğne gibi bir film! bir dul, yeni bir eş bulmak için sahte bir seçme düzenliyor, ama seçtiği kadın (eihi shiina) hiç de göründüğü gibi değil. romantizm gibi başlayan hikaye, korkunç bir intikam kâbusuna dönüşüyor. finaldeki o “kiri kiri kiri” sesi, uykularını kaçırır. bu filmi izledikten sonra flört etmekten korktum,!
parasite / gisaengchung (2019, güney kore – bong joon-ho)
bir yoksul ailenin zengin bir evde sızdığı bu sınıf savaşında, bong joon-ho her şeyi tersine çeviriyor. final, hem zafer hem trajediyle aklını karıştırıyor. merdiven, yukarı mı çıkar, aşağı mı?
shutter (2004, tayland – banjong pisanthanakun & parkpoom wongpoom)
tayland korku sinemasından bir mücevher. bir fotoğrafçı, çektiği karelerde garip gölgeler görmeye başlıyor. hikaye, yavaş yavaş geçmişin sırlarını açığa çıkarıyor. final, hem korkutucu hem de hüzünlü bir tokat gibi. fotoğraflara iyi bak, ne görüyorsun?
a tale of two sisters / janghwa, hongryeon (2003, güney kore – kim jee-woon)
kore korku sinemasının incisi. iki kız kardeş, üvey anneleriyle gerilim dolu bir evde yaşıyor. psikolojik korku, aile dramı ve hayalet hikayesi bir arada. final, hem duygusal hem de zihin bükücü. aile sırrı dedikleri bu muymuş?!
the nightingale (2018, avustralya – jennifer kent)
jennifer kent'ten (the babadook'un yönetmeni) vahşi bir intikam hikayesi. 1820'ler avustralya'sında, genç bir kadının (aisling franciosi) yaşadığı korkunç travma sonrası adalet arayışı. hem güzel hem acımasız bir film. final, hem katartik hem de içini burkuyor. intikam, ruhu özgür bırakır mı, sahiden?
the house that jack built (2018, danimarka – lars von trier)
lars von trier'in iğneleyici, karanlık ve tartışmalı filmi. matt dillon, bir seri katili oynuyor ve cinayetlerini “sanat” gibi anlatıyor. film, hem iğrenç hem büyüleyici. final, epik bir cehennem yolculuğuna dönüşüyor.
the killing of a sacred deer(2017, irlanda/abd – yorgos lanthimos)
lanthimos'un soğuk, tuhaf ve rahatsız edici dünyasına hoş geldin! colin farrell bir cerrah, ama genç bir çocuk (barry keoghan) hayatına girince her şey tepe taklak oluyor. yunan tragedyalarından esinlenen bu film, finalde seni ahlaki bir uçurumun kenarına bırakıyor.
timecrimes / los cronocrimenes (2007, ispanya – nacho vigalondo)
ispanyol sinemasından bir zaman yolculuğu cevheri. hector, sıradan bir adam, ama bir gün ormanda garip bir olaya bulaşıyor ve kendini bir zaman döngüsünün içinde buluyor. düşük bütçeli, ama zekasıyla devleşiyor. final, her kararı sorgulatıyor; “ben olsam ne yapardım?” diye düşünmeden edemiyorsun. zamanla oynarsan, zaman da seninle oynar!
fight club (1999, abd – david fincher)
edward norton ve brad pitt'in kaotik dansı, kapitalizme ve kimliğe meydan okuyor. fincher'in anarşist anlatımı, finalde patlayıcı bir sürprizle zirve yapıyor. ilk kural, neydi?
the sixth sense (1999, abd – m. night shyamalan)
bruce willis, ölülerle iletişim kurabilen bir çocuğu anlamaya çalışan bir psikoloğu oynuyor. shyamalan'ın klasik ters köşesi, sinema tarihine kazınmış. final, her şeyi yeniden izlettiriyor. gördüğün her şey gerçek mi? değil mi ?
get out (2017, abd – jordan peele)
chris, beyaz sevgilisinin ailesiyle tanışmak için bir hafta sonu gezisine gider. jordan peele'nin ırkçılık ve gerilimle örülü başyapıtı, finalde hem şok ediyor hem de zafer hissettiriyor. daniel kaluuya'nın bakışları her şeyi anlatıyor. misafirperverlik bizde var sadece .....!!!
se7en (1995, abd – david fincher) 7
brad pitt ve morgan freeman, bir seri katilin yedi ölümcül günah temalı cinayetlerini çözmeye çalışıyor. fincher'in karanlık estetiği ve o efsanevi final, aklını başından alıyor. kutu da ne var?
the white ribbon / das weibe band (2009, almanya – michael haneke)
haneke'nin siyah-beyaz, soğuk ama insanı içine çeken filmi. birinci dünya savaşı öncesi bir alman köyünde, tuhaf olaylar patlak veriyor. çocukların masumiyeti mi, yoksa karanlık bir şeyler mi dönüyor? haneke, her zamanki gibi cevabı sana bırakıyor, ama finalde o rahatsız edici his boğazına düğümleniyor. böyle sakin bir film nasıl bu kadar huzur kaçırır, anlamadım!
mulholland drive (2001, abd – david lynch)
lynch'in kafa karıştırıcı şaheseri! hollywood'da bir aktris olma hayali kuran betty (naomi watts) ile gizemli rita'nın (laura harring) yolları kesişiyor. ilk başta romantik bir rüya gibi ilerliyor, ama sonra her şey çözülüyor… ya da daha mı karışıyor? lynch'in neon ışıklı, rüya gibi ama ürkütücü dünyasında kayboluyorsun. final, gerçeklik algını paramparça ediyor.
incendies (2010, kanada – denis villeneuve)
ikiz kardeşler, ölen annelerinin vasiyetiyle ortadoğu'daki sırlarını çözmeye çalışıyor. villeneuve'ün ağır ama yoğun anlatımı, finalde kalbine bir hançer saplıyor. geçmiş, ne kadar derinde?
the secret window(2004, abd – david koepp)
johnny depp, bir yazar olarak esrarengiz bir yabancıyla karşılaşıyor. stephen king uyarlaması bu psikolojik gerilim, finalde aklını bulandırıyor.
the crying game(1992, ingiltere – neil jordan)
bir ira militanı ile esirinin beklenmedik bağı, aşk ve sırlarla dolu bir yolculuğa dönüşüyor. finaldeki o büyük sürpriz, sinema tarihine kazınmış. aşk, her şeyi affeder mi?
sonu ters köşe // sürpriz sonlu değişik filmler 2 morvern callar (2002, lynne ramsay) sinemanın sessiz çığlıklarından biri… sevgilisinin intiharından sonra geride kalan roman taslağını kendi eseri gibi yayınevine gönderen genç bir kadının, bastırdığı duygularla kurduğu iç dünyayı izliyoruz. samantha…devamısonu ters köşe // sürpriz sonlu değişik filmler 2
morvern callar (2002, lynne ramsay)
sinemanın sessiz çığlıklarından biri… sevgilisinin intiharından sonra geride kalan roman taslağını kendi eseri gibi yayınevine gönderen genç bir kadının, bastırdığı duygularla kurduğu iç dünyayı izliyoruz. samantha morton'ın gözleriyle anlatılan bir hikaye bu; kelimelere ihtiyaç duymayan bir başrol performansı. lynne ramsay'in sakin ama rahatsız edici anlatımı, bir kadının dünyayla arasına çektiği duvarları gözle görünür hale getiriyor.
trouble every day(2001, claire denis)
erotizmle şiddet arasında gidip gelen deneysel bir vampir hikayesi. vincent gallo ve beatrice dalle başrolde; ama karakterler, oyunculardan çok daha vahşi. claire denis kamerasını bedenin en karanlık arzularına doğrultuyor. seyri zor ama etkileyici. gündelik olanın içine gizlenmiş hayvani dürtüler, kadrajı parçalıyor. ; ))
butter on the latch (2013, josephine decker)
bağımsız amerikan sinemasının en özgün kadın yönetmenlerinden josephine decker, bilinç ile bilinçaltı arasındaki bulanık sınırlarda gezinen bir hikaye sunuyor. balkan müzik kampında başlayan arkadaşlık, doğanın ve mitolojinin içine sürükleniyor. lo-fi sinema estetiği, kadrajın bilinçli bulanıklığı, film boyunca izleyiciyi bir rüyanın içine hapsediyor.
in my skin (2002, marina de van) ***
kendi bedenini keserek “hisseden” bir kadının içsel çöküşünü izliyoruz. hem yazan hem yöneten hem de oynayan marina de van, kadın bedenine dair şok edici ama felsefi bir soru yöneltiyor: sahip olduğumuz beden, gerçekten bizim mi? rahatsız edici olduğu kadar düşündürücü bir deneyim.
jeune femme/ montparnasse bienvenüe (2017, leonor serraille)
ilişkisini kaybeden ve paris sokaklarında başıboş dolaşan paula'nın hikayesi. laetitia dosch'un enerjik ve umutsuz performansı sayesinde film, kırılganlıkla direngenlik arasında sürekli gidip geliyor. leonor serraille ilk filminde, kadın karakterini ne yüceltiyor ne de yargılıyor; sadece dürüstçe gösteriyor.
a girl walks home alone at night (2014, ana lily amirpour)
iran usulü spaghetti western mi? yoksa feminist bir vampir distopyası mı? sheila vand'in siyah çarşaflı vampiri, gecenin içinde yalnız gezen kadınların kolektif öfkesini simgeliyor. ana lily amirpour, çarpıcı siyah-beyaz görüntüleri ve retro soundtrack'iyle unutulmaz bir atmosfer yaratıyor.
the fits (2015, anna rose holmer)
boks salonunda dans etmeye başlayan genç bir kız… bedenin kontrolünü kaybetmek, bir nevi dönüşümle eşdeğer. bu film, büyüme sancılarını metaforik bir dille anlatıyor. ana karakter royalty hightower'ın gözlerinden dünyayı izlerken, çocuklukla kadınlık arasındaki o kırılgan çizgiyi hissediyorsun.
the invitation (2015) – karyn kusama
los angeles'ta eski eşi tarafından bir akşam yemeğine davet edilen bir adamın yaşadığı huzursuzluk, filmin her saniyesine siniyor. karyn kusama'nın gerilim dozunu yavaş yavaş artıran zekice rejisiyle, finalde tokat gibi bir gerçekle yüzleşiyoruz. logan marshall-green'in donuk ama içten içe fokurdayan oyunculuğu, filmi sırtlıyor. son sahnede nefesini tutabilirsin.
the vanishing / spoorloos (1988) – george sluizer
hollanda-fransa yapımı bu film, kaybolan bir kadının peşine düşen sevgilisinin hikayesini anlatıyor… ama alıştığın şekilde değil. raymond karakteriyle bernard-pierre donnadieu öyle bir performans sergiliyor ki, finaldeki tercihi seni hem donduruyor hem çökertiyor. amerikan versiyonundan (1993)kat ve kat üstün, kaçırma hacı.
coherence (2013) – james ward byrkit
tek mekanda, düşük bütçeyle çekilmiş ama beynini allak bullak eden bir paralel evren öyküsü. bir grup arkadaşın akşam yemeği sırasında başlayan tuhaflıklar, yerçekimiyle değil, olasılıklarla oynuyor. nicholas brendon'ı buffy'den tanıyanlar için bambaşka bir deneyim. film sonunda soru işaretleriyle baş başasın.( ?)
timecrimes / los cronocrímenes (2007) –nacho vigalondo
ispanyol yönetmen nacho vigalondo, zaman döngüsü temasını çarpıcı bir şekilde ele alıyor. hector karakteri öyle kararlar alıyor ki, finalde “ben olsam ne yapardım” sorusuyla baş başa kalıyorsun. düşük bütçesine rağmen zekasıyla öne çıkan, bilimkurgu-gerilim türünün cevheri.
the machinist (2004) –` brad anderson
christian bale'in insanüstü fiziksel değişimi kadar, zihinsel çözülüşü de büyülüyor. uyuyamayan bir adamın gerçeklikle bağını kaybetmesi mi dersin, geçmişin hayaletleri mi? son 10 dakikada her şey yerine oturuyor ve “nasıl da gözümden kaçtı” diyorsun. zekice yazılmış, sinir bozucu ve hüzünlü.( enteresan)
the others(2001) – alejandro amenabar
nicole kidman'ın zarif ama tedirgin edici oyunculuğuyla yükselen, gotik atmosferiyle donup kalacağın bir hayalet hikayesi… ya da belki de değil? finaldeki dönemeçte koltuğunda dikiliyorsan şaşırma. amenabar, izleyiciyi usulca kandırmayı bilen bir usta.
triangle (2009) – christopher smith
bir grup arkadaşın denizde karşılaştığı terkedilmiş gemiyle başlayan olaylar, zaman ve vicdan arasındaki lanetli döngüye dönüşüyor. melissa george'un performansı, karakterin yavaş yavaş çözülüşünü mükemmel taşıyor. film bittiğinde, başa dönüp tekrar izlemek isteyebilirsin.
prisoners (2013) – denis villeneuve
yüzeyde klasik bir çocuk kaçırma vakası gibi görünse de, villeneuve'ün gerilimi ilmek ilmek işleyen anlatımı ve hugh jackman ile jake gyllenhaal'un çarpıcı performansları sayesinde, seyirciyi defalarca yön değiştirten bir başyapıt. son saniye bile şaşırtabiliyor.
not : ; ))
" jake gyllenhaal ismi zor söylendiği için, çok meşhur olamayan ünlülerden. aslında flim seçimi, oyunculuğu kusursuz pers prensi çok farklı prisoners da çok farklı. adam farklı "
the perfect host (2010)
david hyde pierce'ın ev sahibi rolündeki performansı başta sevimli gelse de film ilerledikçe maskeler düşüyor. yönemennick tomnay, seyircinin beklentisiyle oynayarak “kimin kurban, kimin avcı olduğunu” sürekli değiştiriyor. finalde ise kesinlikle tahmin edemeyeceğin bir yerde buluyorsun kendini.
the one i love (2014)
`ilişkisi sorunlu bir çift terapi için tatile gidiyor…ama gittikleri yerde tuhaf şeyler oluyor.charlie mcdowell, çift olmanınmetaforikyükünü birbilimkurgu-gerilimsosuyla anlatıyor. başrollerdemark duplassveelisabeth moss` var; her ikisi de hem duygusal hem de gizemli oynamayı başarıyor. finaldeki küçük detay her şeyi değiştiriyor.!?!
frailty (2001, abd – yönetmen: bill paxton)
yavaş demlenen bir korku-gerilim… bir çocuk, babasının “tanrı'nın emri” olduğunu iddia ettiği seri katliamlara tanık olur. sonunda öğrendiğin gerçekse aklını başından alır. film, vaaz ve cinayet arasında ince bir denge kuruyor ve final tam bir “sen de ne?!?” sahnesi.
angel heart (1987, abd – alan parker)
micky rourke'i özel bir dedektif olarak izliyoruz; robert de niro'nun lucifer olduğu etkileyici final ise tüm film boyunca “acaba” dedirterek gelmesiyle unutulmaz oluyor. hem sinematik dil hem de atmosfer olarak kesinlikle türecan bir atmosfer.
under the silver lake(2018, abd – david robert mitchell)
andrew garfield'ın karanlık l.a. sokaklarında kayboluşuna tanık oluyoruz; eleştirmenler filmi “karşılaştığı gerçekle yavaş yavaş bir sırra hapsolan arayış” olarak tarif ediyor. şehir ne kadarını sana fısıldar, finalde hepsi patlıyor.
the empty man (2020, abd – david prior)
sıradan bir kült soruşturmasının aslında bir çöküş öyküsüne dönüşmesi… asıl tokat ise, ana karakterin yaşamının aslında başından beri şüpheli bir düzenin parçası olduğunu öğrenmekle geliyor. sürreal, huzur kaçıran ve işte tam da aradığın türde.
enter nowhere (2010, abd –j.t. mollner)
üç yabancı, ormanda kaderin tuhaf bir oyunu sonucu kesişir; bir kulübede kapalı kalınca işler mistik bir hal alır. düşük bütçeyle çekilmesine rağmen finali öyle duygusal bir sürprizle geliyor ki, ruhuna dokunuyor.
mirage (2019, ispanya – oriol paulo)
bir kadın, fırtınalı bir gecede zamanda kayma yaşayan bir evde yaşananları düzeltmeye çalışırken, gerçek hayatı bozulur. eşinin onu tanımaz hale gelmesiyle başlayan bu yolculuk finalde zihin açıyor. paulo'nun zamanı ve hafızayı oyun alanına çevirdiği müthiş bir psikolojik drama.
the fall (2006, abd –tarsem singh)
1920'lerde, ağır yaralı bir dublör ile küçük bir kız arasında kurulan hayal ve gerçek ikilisi. lee pace'ın büyülü anlatımı ve görsel aşkına dayanamayan finaliyle, “görsel bir manifestasyon” gibi. bitiminde kalp kırıklığıyla birlikte bir umut hissedersin.
sonu ters köşe // sürpriz sonlu değişik filmler ölümcül oyunlar (funny games, 1997/2007) bir aile tatil evine gelir ama kapılarını çalan iki gençle her şey tersine döner. seyirciyle dalga geçen, rahatsız edici ve ters köşe. buried – toprak altında (2010)…devamısonu ters köşe // sürpriz sonlu değişik filmler
ölümcül oyunlar (funny games, 1997/2007)
bir aile tatil evine gelir ama kapılarını çalan iki gençle her şey tersine döner. seyirciyle dalga geçen, rahatsız edici ve ters köşe.
buried – toprak altında (2010)
bir adam tabutta uyanır. tüm film bu tabutta geçer ama finali nefes keser.
exam – sınav (2009)
bir şirkette işe girmek isteyen 8 kişi, çok ilginç bir sınava tabi tutulur. sonunda neyin sınavı olduğunu anladığında şaşırırsın.
the vanishing (spoorloos, 1988 – hollanda)
bir kadının gizemli şekilde kaybolmasıyla başlayan hikâye, finalde sert ve beklenmedik bir sona ulaşır.
the invitation– davet (2015)
bir adam eski karısının evindeki akşam yemeğine katılır. davet neden yapılmış? finalde her şey değişir.
perfect blue (1997 – japonya, anime)
bir pop yıldızı oyunculuğa geçerken gerçeklik ve kurgu birbirine karışır. psikolojik olarak beyin yakan bir film.
the autopsy of jane doe – jane doe'nun otopsisi (2016)
bir baba-oğul adli tıp uzmanı, genç bir kızın cesedini incelerken doğaüstü olaylarla karşılaşır. finali hem korkutur hem şaşırtır.
trance – trans (2013)
bir sanat eseri soygunu ve hipnozla açılan hafıza… gerçek ve illüzyon birbirine girer. finali sarsar.
— enemy – düşman (2013)
bir adam kendisinin tıpatıp aynısı olan birini keşfeder. film boyunca ne olduğunu anlamaya çalışırsın, son sahnede… bam!
triangle – şeytan üçgeni (2009)
bir yat gezisi kabusa dönüşür. zaman döngüsü, paralel gerçeklikler… her şey bir noktada üst üste biner. sonu fazlasıyla çarpıcıdır.
coherence – paralel evren (2013)
bir akşam yemeği sırasında kuyruklu yıldız geçer ve gerçeklik bölünür. aynı evde, aynı insanlar, farklı versiyonlar. psikolojik bilim kurgu sevenlere ilaç gibi.
timecrimes – zaman suçları (2007)
bir adam yanlışlıkla zamanda yolculuk yapar. küçük bir hata, büyük bir paradoksa dönüşür. finali çok sağlam ve sinsice yazılmıştır.
* the one i love – sevdiğim kişi (2014)
bir çift, ilişkilerini kurtarmak için inzivaya çekilir ama orada kendilerinin başka versiyonlarıyla karşılaşırlar. basit başlar, uçuk biter.
— the machinist – makinist (2004)
bir adam uyuyamaz, zayıflar, halüsinasyonlar görür. gerçekten ne olduğunu anladığında boğazına oturur.
i origins – gözlerin ardında (2014)
bilim ve ruh arasında kurulan ince çizgi. dna, gözler, reenkarnasyon… ters köşesi ruhani boyutta.
the man from earth – dünyalı (2007)
bir akademisyen, arkadaşlarına 14.000 yıldır yaşadığını söyler. film boyunca sadece konuşurlar ama sonunda seni “acaba?” diye bırakır.
primer (2004)
zaman makinesi keşfedilir ama olaylar o kadar karışır ki ikinci defa izlemek zorunda kalırsın. anlaması zor ama sonu harika.
mr. nobody(2009) – bay hiçkimse
bir adam, hayatındaki kararların milyonlarca olasılığını yaşar. “doğru seçim var mı?” diye sorduran, hem felsefi hem sürreal bir beyin yakıcı.
synecdoche, new york(2008)
bir tiyatro yönetmeni, hayatını bir sahneye taşımaya kalkar. kim gerçek, kim rol? hayatın içiyle dışı birbirine girer.
the double(2013)
bir adam, tıpatıp kendisine benzeyen birinin işe başladığını fark eder. kafayı yemelik derecede simgesel ve paranoyak.
upstream color (2013)
bir kadın ve bir adam arasında gizemli bir bağ oluşur. bakteriler, domuzlar, hafıza kaybı… çok deneysel ama etkileyici.
possessor (2020)
gelecekte bir ajanın zihinlere girerek suikast yaptığı bir teknoloji var. ama bir gün içeride sıkışır. görsel olarak şiddetli, tematik olarak çok derin.
the fall (2006)
bir hastanede yatan adam, küçük bir kıza inanılmaz bir hikaye anlatır. hikaye mi gerçek, gerçek mi hikaye? masalsı ama acı.
inland empire (2006) – david lynch
bu bir film değil, bir kâbus. kim kimin rüyasında, kim neyin içinde belli değil. ama kesin olan bir şey varsa o da: akıl sağlığını zorlar.
the endless (2017)
iki kardeş eski tarikatlarına geri döner. ama orada zaman başka akar. kapanmayan döngüler, lovecraft havası…
' the jacket `(2005)
bir akıl hastanesinde, straitjacket (deli gömleği) içinde zaman yolculuğu yapan bir adam. geçmiş ve gelecek arasında sıkışmış bir ruh.
a serious man (2009) – ciddi bir adam
her şeyi çökmeye başlayan sıradan bir adam… ne oluyor anlamıyorsun ama rahatsız eden bir boşluk var. coen kardeşler'den kara mizah içinde existential depresyon.
take shelter (2011) – sığınağı inşa et
bir adam sürekli felaket vizyonları görmeye başlar. paranoyak mı yoksa gerçekten bir şey mi geliyor? sessizce içine işler.
the night house(2020) – gece evi
kocasını kaybeden bir kadın, evde garip şeyler yaşamaya başlar. gerilim artarken asıl korku içsel bir boşlukta gizlidir.
melancholia (2011) – melankoli
düğün, depresyon ve yaklaşan bir gezegenin dünya'ya çarpışı… film resmen ağır depresyon hissini görsel olarak yaşatıyor. finali hem huzur hem yok oluş.
martha marcy may marlene (2011)
bir tarikattan kaçan genç kadın, normal hayata dönmeye çalışır ama geçmiş her an peşindedir. sürükleyici değil, rahatsız edici. ve gerçek.
we need to talk about kevin(2011) – kevin hakkında konuşmalıyız
bir anne ve çocuğu arasındaki toksik bağ… film bittikten sonra sessizlik garanti. finali iç burkar, kafayı alır götürür.
dogtooth (2009) – köpek dişi
çocuklarını dış dünyadan tamamen koparan bir baba… sakin sahnelerin altı şiddetle, manyaklıkla dolu. final: yıkım.
the killing of a sacred deer (2017) – kutsal geyiğin ölümü
rasyonel bir doktor ve gizemli bir çocuk. gerilim sanki film boyunca değil, senin ensende yükseliyor. finali mitolojik ve manyakça.
the house that jack built(2018) – jack'in yaptığı ev
bir seri katilin hayatını anlatıyor ama bunu sanat gibi yapıyor. sorgulatan, mide bulandıran, ama “bu neydi ya?” dedirten cinsten.
saint maud (2019)
dindar bir hemşire, tanrı ile birebir iletişim kurduğuna inanır. ama her şey yavaş yavaş deliliğe evrilir. sessiz finali iç burkar.
irreversible (2002) – dönülmez
olaylar sondan başa doğru anlatılır. içerik ağır şiddet, psikolojik travma, ama sinema diliyle kusursuz bir tokat.
antichrist (2009) – deccal
lars von trier'in en manyak işlerinden. cinsellik, ölüm, doğa, delilik… izlerken huzursuzluktan koltuğa yapışırsın.
climax (2018)
bir dans grubu gece prova yaparken lsd'li içecek yüzünden her şey çözülmeye başlar. gerçek mi kâbus mu? gaspar noé'den halüsinasyon gibi bir film.
martyrs (2008 – fransız versiyonu)
bu listeye giren filmler arasında en travmatik olan olabilir. izledikten sonra bir süre hayata küsebilirsin. ama felsefesi sağlam: acı, aydınlanma yaratır mı?
the house that jack built (2018)
bir seri katilin zihnine giriyorsun ama bu zihin sanat ve katliamla bozulmuş. filmin sonunda dante'nin cehenneminde yürüyorsun resmen.
possession (1981)
bir kadının boşanma sonrası yaşadığı psikoz… ama öyle böyle değil. film boyunca “ne izliyorum lan?” hissi garantili. delirme sahneleri efsane.
tetsuo: the iron man (1989)
japon çılgınlığı. et ve metalin birleştiği bir beden dönüşümü hikâyesi. cyberpunk manyaklık. siyah beyaz ama şizofren gibi.
begotten (1990)
diyalog yok.hayat, ölüm, doğum, çürüyen bedenler… resmen sanatla delilik arasında ritüel. sadece çok sağlam sinir sistemi olanlara.
come and see (1985) – gel ve gör
savaşın en gerçek, en rahatsız edici hali. bu film “eğlencelik” değil, kafanı yere çakmak için çekilmiş.
solaris (1972 / 2002)
uzay istasyonunda bir gezegen insanlara zihinlerinin derinliklerinden figürler yaratıyor. varoluş, bilinç, suçluluk… tarkovsky versiyonu çok derin, 2002 versiyonu daha modern.
stalker (1979)
“bölge” adı verilen gizemli bir yere 3 kişi yolculuk yapar. gerçekte ne var orada? bu bir bilim kurgu değil, zihinsel meditasyon. ağır ama tokat gibi.
annihilation (2018)
bir bölgeye giren insanların dönüşümü anlatılıyor. bilim, doğa, ölüm ve evrim… psikolojik, görsel ve felsefi bir çöküş.
arrival (2016)
uzaylılar dünyaya geliyor ama dil üzerinden iletişim kuruluyor. film “zaman” kavramını felsefi biçimde yeniden tanımlar. sonu hem duygusal hem ters köşe.
paprika (2006 – anime)
rüyalara girilebilen bir teknoloji… ama ne zaman gerçek, ne zaman rüya? nolan'ın inception'ına ilham veren, çok daha çılgın bir anime.
the fountain(2006)
bir adam aşkını kurtarmak için zamanda ve bilinçte yolculuk yapar. 3 farklı zaman çizgisi, tek bir duygu: ölüm ve sonsuzluk.
world of tomorrow (2015 – kısa film)
15 dakikada kalbine de, zihnine de işler. gelecekteki bir klon, küçük haline geçmişten seslenir. felsefi, duygusal, sade ama vurucu.
the congress (2013)
gerçek ile dijital dünya arasındaki sınır kalkarsa ne olur? robin wright kendisini oynuyor. animasyon ve gerçek dünya iç içe geçiyor.
predestination (2014)
zaman yolculuğu ve kimlik üzerine kurulmuş tam anlamıyla beyin eriten bir film. finali duvara çakar. net
transfer 2010, almanya
yaşlı bir çift, bilincini genç afrikalı bedenlere transfer eder. ancak “kimin” bilinci baskın?
kimlik, etik, sınıf ve ırk üzerinden sert ve sorgulayıcı bir bilimkurgu distopyası.
“beden bir araç mı, bilinç tek gerçeklik mi?”
bukowski diyor ki: açıklama yaparak zamanınızı boşa harcamayın. insanlar sadece duymak istediklerini duyarlar. cemil meriç'in de dediği gibi : fazladan izahat, lisanen kabahattir.
Paradoksdan paradoksa koşarken .?! 1. fermi paradoksu – evrende milyarlarca gezegen varken neden hâlâ uzaylılarla karşılaşmadık? 2. dunning-kruger etkisi – ne kadar az bilirsen, o kadar çok bildiğini sanırsın. gerçek bilgelik, cehaletini fark etmekle başlar. 3. baader-meinhof fenomeni – yeni…devamıParadoksdan paradoksa koşarken .?!
1. fermi paradoksu – evrende milyarlarca gezegen varken neden hâlâ uzaylılarla karşılaşmadık?
2. dunning-kruger etkisi – ne kadar az bilirsen, o kadar çok bildiğini sanırsın. gerçek bilgelik, cehaletini fark etmekle başlar.
3. baader-meinhof fenomeni – yeni öğrendiğin bir şeyi her yerde görmeye başlaman bir tesadüf değil.
4. (maya takvimi ve 2012 yanılgısı) – dünya'nın sonu gelmedi ama aslında bu takvim, zaman algımızın ne kadar farklı olabileceğini gösteriyor.
5. gödel'in eksiklik teoremi – matematik bile tamamen kanıtlanabilir bir sistem değildir. her zaman içinde çözülemez bir boşluk vardır.
6. pareto ilkesi (80/20 kuralı) – hayatın birçok alanında %80 sonuç, %20 çabadan gelir. verimlilik için bu oranı kullanabilirsin.
7. entropi ve isı ölümü – evren kaçınılmaz şekilde düzensizleşiyor ve bir gün tamamen ölü bir hale gelecek.
8. mandela etkisi– bazı kolektif anılar neden yanlış hatırlanır? (örneğin, monopoly adamının aslında gözlüğü yoktur!)
9. moravec paradoksu – bilgisayarlar satrançta bizi yenebilir ama yürümek ve bardak tutmak gibi basit şeyleri öğrenemezler.
10. fraktallar ve sonsuzluk– küçük bir şeklin içinde, sonsuz bir evren gizli olabilir. matematik ve doğa şaşırtıcıdır.
11. simülasyon teorisi – belki de zaten bir bilgisayar simülasyonunda yaşıyoruz ve bunu fark etmemiz imkânsız.
12. zeno paradoksu– bir yere ulaşmak için önce yarısına gitmelisin, sonra yine yarısına… o zaman nasıl ilerliyoruz?
13. kuantum dolanıklık– iki parçacık, birbirinden ışık yılları uzakta bile olsa anında birbirini etkileyebilir.
14. olbers paradoksu – eğer evren sonsuzsa, gece neden tamamen aydınlık değil?
15. büyük filtre hipotezi– belki de medeniyetler belirli bir noktaya geldiğinde kendilerini yok ediyorlar ve bu yüzden evrende yalnızız.
• “tersine zaman algısı”: belki bazı varlıklar zamanı tersten yaşıyor olabilir. onlar için biz geriye gidiyoruz.
• “boltzmann beyni”: belki de sen, evrenin kaosundan rastgele oluşmuş, anıları sahte olan bir bilinçsin.
• “holografik evren”: evren aslında bir 2d yüzeyde kodlanmış olabilir, biz sadece 3d hissediyoruz.
Komik absürt cinayet filmleri narrow margin (1990) peter hyams'ın yönettiği tren gerilimi. gene hackman, bir cinayet tanığını koruyan savcıyı canlandırıyor. hikayenin büyük kısmı bir trende geçiyor ve kedi-fare kovalamacası, klasik gerilim öğeleriyle birleşiyor. 1952 yapımı orijinalinin modern uyarlaması, retro tadı…devamıKomik absürt cinayet filmleri
narrow margin (1990)
peter hyams'ın yönettiği tren gerilimi. gene hackman, bir cinayet tanığını koruyan savcıyı canlandırıyor. hikayenin büyük kısmı bir trende geçiyor ve kedi-fare kovalamacası, klasik gerilim öğeleriyle birleşiyor. 1952 yapımı orijinalinin modern uyarlaması, retro tadı da var.
train of life / train de vie (1998)
radu mihaileanu yazıp yönettiği bu fransız yapımı, nazi döneminde bir grup yahudi köylünün kendi ölüm trenlerini taklit ederek kaçma planını anlatıyor. hem hüzünlü, hem de kara mizah yüklü. trenin içinde ve civarında geçen, hem trajik hem absürd bir “kaçış planı sineması”.
the cat's meow (2001)
peter bogdanovich'in yönettiği film, 1920'lerde bir yat gezisinde yaşanan gerçek bir cinayet hikâyesine dayanıyor. kirsten dunst, eddie izzard gibi isimlerin yer aldığı filmde hollywood ve medya figürleri arasındaki gizemli ölüm olayı anlatılıyor. lüks yat, bol ego, skandal ve sessizlik oyunu.
shallow grave (1994)
danny boyle'un ilk uzun metrajı. üç oda arkadaşı bir ceset ve çanta dolusu parayla ne yapacağını bilemeyince işler çığırından çıkar. ewan mcgregor genç yaşında karizmatik bir performans sergiliyor. film, tek mekânda geçen karakter çözülmeleriyle hem suç hem psikolojik gerilim olarak çalışıyor.
katilin aramızda temalı filmler identity (2003)***** james mangold'un yönettiği bu atmosferik gerilimde, bir grup yabancı fırtınalı bir gecede ıssız bir motele sığınır. aralarında bir katil vardır ama sıradan bir “katil kim” oyununun ötesinde, kimlik algısını altüst eden bir anlatı sunar.…devamıkatilin aramızda temalı filmler
identity (2003)*****
james mangold'un yönettiği bu atmosferik gerilimde, bir grup yabancı fırtınalı bir gecede ıssız bir motele sığınır. aralarında bir katil vardır ama sıradan bir “katil kim” oyununun ötesinde, kimlik algısını altüst eden bir anlatı sunar. başrollerde john cusack,ray liotta ve amanda peet yer alıyor. psikolojik katmanlarıyla türün klasikleri arasında anılır.
the invitation (2015)
karyn kusama'nın düşük bütçeli ama yüksek tansiyonlu bu filminde, eski sevgilisinden gizemli bir akşam yemeği daveti alan bir adam, zamanla bu gecede bir şeylerin çok yanlış olduğunu fark eder. paranoia, eski hesaplaşmalar ve tarikatvari atmosfer, “katil içeride mi?” sorusunu son ana kadar diri tutar.
the thing (1982)
john carpenter'ın yönettiği bu kült bilimkurgu-gerilim, antarktika'da izole bir araştırma istasyonunda geçer. parazit bir uzaylı, insanlara dönüşebilme yeteneğiyle grubu birbirine düşürür. kurt russell'ın başrolde olduğu film, “aramızdan biri değil” hissini en uç noktaya taşır. katil uzaylı da olsa, tematik olarak “katil aramızda”nın en saf örneklerinden biridir.
shallow grave (1994)
danny boyle'un yönettiği bu ilk uzun metraj, edinburgh'da birlikte yaşayan üç arkadaşın evlerine gelen dördüncü ev arkadaşının ölü bulunması ve bavul dolusu parayla gelen ahlaki çöküşlerini anlatır. christopher eccleston, kerry fox ve ewan mcgregor üçlüsü; sırların, suçun ve birbirine güvenmemenin yükselen geriliminde kaybolur.
the hateful eight (2015)
quentin tarantino'nun karlı bir dağ kulübesinde geçen western-suç filminde, bir grup şüpheli karakterin arasında bir veya birkaç sahtekar vardır. samuel l. jackson, kurt russell ve jennifer jason leighgibi isimlerin rol aldığı film, hem diyalogları hem de atmosferiyle tam bir “katil aramızda” klasiğidir.
exam (2009)
stuart hazeldine'in yazıp yönettiği film, gizemli bir şirketin işe alım sınavına katılan sekiz kişinin, tek bir odada geçen psikolojik mücadelesini konu alır. ne sınavın sorusu ne de kurallar nettir; ama zamanla aralarındaki gerilim ölümcül bir hal alır. sürpriz sonuyla “içimizden biri oyun bozucu” temasını güçlü şekilde işler.
coherence (2013)
james ward byrkit'in yazıp yönettiği bu düşük bütçeli ama zihin yakan bilimkurgu-gerilim, bir akşam yemeği sırasında kuyruklu yıldızın yarattığı paralel evren etkisiyle başlar. ortamdaki herkes aynı kişi olabilir ama aynı kişi değildir. paranoia, kimlik krizi ve güven bunalımı iç içe geçer.
who is killing the great chefs of europe?(1978)
ted kotcheff'in yönettiği bu kara komedi, avrupa'nın en ünlü şeflerinin bir bir öldürülmesini konu alır. cinayetler, şeflerin imza yemekleriyle aynı yöntemle işlenir. robert morley ve george segal'ın yer aldığı film, esprili bir “katil aramızda” atmosferi kurar.
the hunt (2020)
craig zobel'in yönettiği, sosyal hicivle yüklü bu filmde, rastgele seçilmiş insanların bir ormanda avlandığı bir kurgu izleriz. ama kim avcı, kim av, bu çizgi sürekli bulanır. betty gilpin'in performansı dikkat çekicidir. “göründüğü gibi değil” mesajını sert ve kanlı şekilde verir.
werewolves within (2021)
josh ruben'in yönettiği bu komedi-gerilim, küçük bir kasabada geçen ve “katil hangimiz?” oyununu 'köylü kurt adam' benzeri bir tonla sunar. şüphe, karanlık sırlar ve kasaba dedikoduları eşliğinde ilerleyen film, klasik kapalı alan-gerilimlerine modern, eğlenceli bir bakış getirir.
narrow margin (1990)
peter hyams'ın yönettiği tren gerilimi. gene hackman, bir cinayet tanığını koruyan savcıyı canlandırıyor. hikayenin büyük kısmı bir trende geçiyor ve kedi-fare kovalamacası, klasik gerilim öğeleriyle birleşiyor. 1952 yapımı orijinalinin modern uyarlaması, retro tadı da var.
train of life / train de vie (1998)
radu mihaileanu yazıp yönettiği bu fransız yapımı, nazi döneminde bir grup yahudi köylünün kendi ölüm trenlerini taklit ederek kaçma planını anlatıyor. hem hüzünlü, hem de kara mizah yüklü. trenin içinde ve civarında geçen, hem trajik hem absürd bir “kaçış planı sineması”.
the cat's meow (2001)
peter bogdanovich'in yönettiği film, 1920'lerde bir yat gezisinde yaşanan gerçek bir cinayet hikâyesine dayanıyor. kirsten dunst, eddie izzard gibi isimlerin yer aldığı filmde hollywood ve medya figürleri arasındaki gizemli ölüm olayı anlatılıyor. lüks yat, bol ego, skandal ve sessizlik oyunu.
shallow grave (1994)
danny boyle'un ilk uzun metrajı. üç oda arkadaşı bir ceset ve çanta dolusu parayla ne yapacağını bilemeyince işler çığırından çıkar. ewan mcgregor genç yaşında karizmatik bir performans sergiliyor. film, tek mekânda geçen karakter çözülmeleriyle hem suç hem psikolojik gerilim olarak çalışıyor.
agatha christie romanı tadında film tavsiyeleri 1. malikanede cinayet– agatha christie'ye selam 1. knives out (2019) modern bir agatha christie anlatımı. zengin yazarın ölümünü araştıran dedektif, aile sırlarını tek tek ortaya döker. 2. clue (1985) bir malikanede toplanan tuhaf karakterler…devamıagatha christie romanı tadında film tavsiyeleri
1. malikanede cinayet– agatha christie'ye selam
1. knives out (2019)
modern bir agatha christie anlatımı. zengin yazarın ölümünü araştıran dedektif, aile sırlarını tek tek ortaya döker.
2. clue (1985)
bir malikanede toplanan tuhaf karakterler ve üç farklı sonu olan bir cinayet oyunu. kara mizahın klasiklerinden.
3. see how they run (2022)
londra tiyatro dünyasında geçen, cinayet ve dedektif parodisi. estetik, hafif ve eğlenceli.
4. murder by death (1976)
parodinin doruğu. ünlü dedektif tiplemeleri bir evde toplanır, işler hızla absürtleşir.
5. crooked house (2017)
servet sahibi yaşlı adamın zehirlenmesi sonrası aile üyeleri arasında sırlar dökülür. soğuk, klas ve net.
2. tatilde cinayet – güneşte kan, şezlongda şüphe
6. death on the nile (2022)
lüks gemide geçen, aşk ve kıskançlık temelli bir cinayet. şıklık ve dedektiflik iç içe.
7.the weekend away (2022)
iki arkadaşın hırvatistan tatilinde başlayan kaybolma vakası, cinayete ve kaçışa dönüşür.
8. a perfect getaway (2009)
balayı çiftlerinin arasında gizlenen bir katil. hawaii'de tropikal gerilim.
9. murder mystery(2019)
çiftin avrupa turu, milyarder bir adamın öldürülmesiyle cinayet komedisine dönüşür.
10. triangle (2009)
fırtınada terk edilmiş bir gemiye sığınan yolcular, zaman döngüsü ve ölümle karşılaşır.
3. trende cinayet – raylar üstünde şüphe
11. murder on the orient express (2017)
hercule poirot'un klasikleri arasında. kapalı tren kompartımanında işlenen planlı bir cinayet.
12. the lady vanishes (1938)
bir tren yolculuğunda kaybolan yaşlı kadın ve onun peşinden sürüklenen komplo.
13. the commuter (2018)
liam neeson yine aksiyonun ortasında. bir banliyö treninde sabotaj ve cinayet çözümü.
14. narrow margin (1990)
tanık koruma altındaki bir kadınla, suikastçilerin arasında geçen tren yolculuğu.
15. transsiberian (2008)
sibirya ekspresi'nde geçen kültürel ve psikolojik bir suç hikâyesi.
4. düğünler, davetler ve ölümler
16. ready or not (2019)
gelin için eğlenceli başlaması gereken gece, zengin bir ailenin ölümcül oyunu haline gelir.
17. the out-laws(2023)
sıradan bir bankacı, nişanlısının ailesinin aslında suç çetesi olduğunu fark eder.
18. death at a funeral (2007)
bir cenazede patlayan sırlar, yanlış cesetler ve zincirleme absürtlükler.
19. game night (2018)
sıradan bir oyun gecesi, kaçırılma ve gerçek cinayetle karışınca her şey karışır.
20. the wedding guest (2018)
düğüne katılan yabancı, kaçırma ve cinayet planının ortasındadır. sessiz ama karanlık.
5. absürd dedektiflik – sıradan insanlar cinayete karışır
21. the nice guys (2016)
1970'lerde los angeles. kayıp bir kadının peşindeki beceriksiz dedektifler zincirleme cinayetlere bulaşır.
22. kiss kiss bang bang(2005)
oyuncu seçmelerine gelen bir hırsız, kendini gerçek bir cinayet soruşturmasında bulur.
23. the whole nine yards (2000)
sıradan bir dişçi, komşusunun bir kiralık katil olduğunu öğrenir ve işler büyür.
24. the man who knew too little (1997)
bill murray yanlışlıkla bir casusluk olayının içine düşer ama hâlâ her şeyin tiyatro olduğunu sanır.
25. the kid detective (2020)
çocuklukta mahalle dedektifi olan biri, ilk ciddi cinayetini çözmeye çalışır. hüzünlü komedi-noir.
6. otel, motel, pansiyon – klostrofobi ve komplo
26. identity (2003)*****
fırtınada motelde mahsur kalan 10 kişi. her biri bir bir ölmeye başlayınca kimin kim olduğu sorgulanır.
27. bad times at the el royale (2018)
yedi yabancı, bir otelde bir araya gelir. herkesin bir geçmişi ve sakladığı bir şey vardır.
28. grand budapest hotel (2014)*****
cinayet, miras, kaçış ve çok renkli karakterlerle dolu absürt bir avrupa masalı.
29. the night clerk (2020)
bir otelde gece vardiyasında çalışan genç adam, bir cinayete tanık olur ama söyleyemez.
30. hotel artemis (2018)
sadece suçlulara hizmet eden gizli bir hastane-otel. bir gece boyunca iç içe geçmiş suçlar.
7. aptal suçlular, karışan planlar
31. burn after reading (2008)**
coen kardeşler'den alaycı bir casusluk-komedi. kimse ne yaptığını bilmiyor ama herkes bir şey çeviriyor.
32. fargo (1996)****
basit bir fidye planı, zincirleme cinayetlere ve karla kaplı bir dehşete dönüşür. kara komedi ustalığı.
33. horrible bosses (2011)***
üç arkadaş, patronlarını öldürmeye karar verir. plan aptalca, uygulama daha da kötü.
34. very bad things(1998)
bekârlığa veda partisinde işlenen bir ölüm, arkadaş grubunun ahlaki çöküşüne yol açar.
35. logan lucky (2017)
basit görünümlü bir soygun planı, aksiliklerle dolu bir suç komedisine dönüşür.
8. kadınlar dedektif olursa?!?.
36.a simple favor(2018)
şık ve gizemli bir kadının kayboluşu sonrası, onun en yakın arkadaşı olayı çözmeye kalkar.
37. the lovebirds (2020)
çift, yanlışlıkla bir cinayet olayına bulaşır. suçtan kaçarken ilişkilerini de gözden geçirirler.
38. gone girl(2014)****
kaybolan bir eş, medyatik bir dava ve ters köşelerle dolu feminist bir suç draması.
39. big nothing (2006)******
sıradan bir adam, yanındaki iki kişiyle birlikte bir şantaj planına girer. sonrası kaotik.
40. the heat(2013)
soğuk fbi ajanı ile sokak kadını polis, birlikte bir suç çetesinin peşine düşer. kadın buddy-cop parodisi.
9. retro cinayetler – zamanın içinden kaçış yok
41. deathtrap (1982)
bir yazar, genç öğrencisinin senaryosunu çalmak ister. iç içe geçen entrikalar ve cinayet.
42. sleuth (1972 / 2007)
iki adam, bir kadının etrafında psikolojik ve fiziksel bir savaş verir. oyun içinde oyun.
43. gosford park (2001)
1930'larda aristokrat bir davette işlenen cinayet. alt sınıf – üst sınıf arasındaki gerilim.
44. the brothers bloom(2008)
dolandırıcılık, romantizm ve sahte gerçeklik arasında geçen bir entrika komedisi.
45. charade (1963)
paris'te geçen hitchcockvari bir romantik cinayet bilmecesi. audrey hepburn ve cary grant'la zarif bir oyun.
10. dizi tadında ama film gibi
46. only murders in the building (2021–)
apartmanlarında işlenen cinayet sonrası üç eksantrik komşu dedektifliğe soyunur. podcast, komedi ve bol bol şüpheli.
47. the afterparty (2022–)
bir mezuniyet partisinde işlenen cinayet, her bölüm farklı karakterin gözünden anlatılır. tür tür değişir, hep eğlencelidir.
48. poker face (2023–)
doğal yalan dedektörü olan bir kadın, her bölümde farklı bir cinayet vakasına bulaşır. retro, eğlenceli ve stilize.
49. dead to me (2019–2022)
iki kadının tesadüfen tanıştığı bir terapi grubunda başlayan ilişki, cinayet, sırlar ve dostluğa evrilir. komediyle yoğrulmuş suç hikâyesi.
50. why women kill(2019–2021)
farklı dönemlerde yaşayan üç kadının evlilikleri ve işledikleri cinayetler. estetik, ironi ve kadın bakış açısıyla anlatılmış suç masalları.
absürt komik cinayet aksiyon macera filmleri
death at a funeral (2007)
frank oz'un yönettiği ingiliz kara komedisi, bir cenaze töreninde patlayan sırlar ve zincirleme rezaletleri konu alıyor. matthew macfadyen'in soğukkanlılığıyla, peter dinklage'ın sürpriz karakteri birleşince tam anlamıyla utanç komedisiyle kara mizah karışımı bir hikâye çıkıyor ortaya. tek mekânda, sınırlı karakterlerle ilerleyen “ne zaman patlayacak bu ortam?” gerilimi yaratıyor.
the last supper (1995)
stacy title'ın yönettiği filmde, liberal görüşlü bir ev arkadaşlığı grubu, akşam yemeğine aldıkları muhafazakâr misafirlerini yanlışlıkla öldürünce işler karışıyor. cameron diazve ron eldard gibi oyuncularla, adım adım ideolojik cinayetlere dönüşen bir komedi-gerilim başlıyor. mekân olarak neredeyse sadece evin yemek odası kullanılmış. fikir olarak zekice, hiciv olarak acımasız.
the invitation(2015)
karyn kusama'nın yönettiği bu klostrofobik film, eski sevgilinin verdiği akşam yemeği davetinde başlıyor. logan marshall-green'in başrolde olduğu film, geçmiş travmalar ve tarikat paranoyası arasında gidip gelen, tek mekânlı bir psikolojik gerilim. her şey fazla normalken bir yerden sonra “burada bir terslik var” hissi boğucu bir hale geliyor.
coherence (2013)
james ward byrkit'in yazıp yönettiği düşük bütçeli ama zihin açıcı bir bilimkurgu-gerilim. bir akşam yemeği partisinde paralel evrenler arası geçişler başlar ve aynı karakterlerin farklı versiyonları ortaya çıkar. tamamen tek bir evde, düşük oyuncu sayısıyla ama zekice yazılmış senaryosuyla klasik kim-kimdir gerilimine bilimkurgu dozu ekliyor.
murder mystery (2019)
netflix'in eğlenceli polisiye komedisi. kyle newacheck'in yönettiği filmde, adam sandler ve jennifer anistonavrupa seyahatinde kendilerini bir milyarderin yatında işlenen bir cinayetin ortasında buluyor. agatha christiehavası var ama bol şakalı, bol tempolu. tropikal mekânlar, yat sahneleri ve klasik “katil aramızda” kurgusu sevenlere hafif bir seçenek.
body (2015)
dan berk ve robert olsen'in yönettiği minimalist bir suç gerilimi. noel gecesi üç genç kadın boş bir malikaneye girer, kaza sonucu bir güvenlik görevlisini öldürürler. olayın üzerini örtmeye çalıştıkça iş büyür. tek mekânda geçen, ahlaki çöküşü ve suçun yayılmasını anlatan gergin bir film.
narrow margin (1990)
peter hyams'ın yönettiği tren gerilimi. gene hackman, bir cinayet tanığını koruyan savcıyı canlandırıyor. hikayenin büyük kısmı bir trende geçiyor ve kedi-fare kovalamacası, klasik gerilim öğeleriyle birleşiyor. 1952 yapımı orijinalinin modern uyarlaması, retro tadı da var.