Düşünüyorum da dünya üzerinden bu kadar gelip geçmiş zalimlik insanoğlunun sonradan keşfettiği bir şey miydi, yoksa halihazırda zaten hamurunda olandı da yeterince mayalanınca mı ortaya seriliverdi bunca vahşet... İnsanın hamuruna işlenmiş şeylerden bir başkası, hükmetme arzusu... Her şeyi kontrol etme…devamıDüşünüyorum da dünya üzerinden bu kadar gelip geçmiş zalimlik insanoğlunun sonradan keşfettiği bir şey miydi, yoksa halihazırda zaten hamurunda olandı da yeterince mayalanınca mı ortaya seriliverdi bunca vahşet...
İnsanın hamuruna işlenmiş şeylerden bir başkası, hükmetme arzusu... Her şeyi kontrol etme gücü... Evet, hamuruna işlenmiş diyorum, zira bu arzudan vazgeçilemeyişe başka da bir açıklama bulamıyorum.
Sahiden güç denilen şey asıl bu mudur? Her şeyi kendi istediğin, kendi inandığın şeye; kendine göre şekillendirmek... Bu, bana kalırsa asıl güzelliği yok saymaktan başka da bir şey değil.
Asıl güzellik?..
Bu dünyada kafa sayısı kadar düşünce sayısı varsa ve o her bir kafa da tamamiyle nevi şahsına münhasır ise asıl güzellik bu çeşitliliğin oluşturduğu harmoni değil midir? Bence öyledir.
Ve bu dünyaya gelmiş her şeyin mutlaka anlatacak bir hikayesi vardır. Yine kafa sayısı kadar farklı, nevi şahsına münhasır hikayeler...
İnsan hikayesini kimlerle paylaşmak, hangi hikayelere ortak etmek istediğini seçebilir ama o başkalarının hikayelerini kendi istediği gibi yazamaz, kontrol edemez. Kontrol edebildiği yalnızca kendi hikayesinin yol ayrımlarında durduğu noktalardır. Değişim içten başlar diye boşuna denmemiş... Değil mi?
Ve bir de şu denmiş ki çoğunluğa uymayan tek şey kişinin kendi vicdanıdır. Vicdan... O da o hamura işlenenler arasında mıdır sahi?
Paylaştığım bir başka gönderide şöyle bir soru geçiyordu, yeri gelmişken bahsetmek istiyorum:"İncinmemek mi daha zordur, incitmemek mi?"
Bu sorunun da kafa sayısı kadar farklı cevabı olabilir. Ama kendi kafamın cevabını o gönderide yazmamıştım.
Hani "Anlattıkların karşındakinin anladığı kadardır." benzeri bir söz vardı, Mevlana'ya mı aitti tam hatırlamıyorum...
Bu sözden yola çıkarak insan ağzından çıkanları, davranışlarını kontrol edebilir, bir şekilde karşısındakini incitmemeyi başarabilir ama karşısındakinin anladıklarıyla incinmemesi ise incitmemeye çabalayanın tamamiyle kontrolü dışındadır diye düşünmüştüm. Yani olay algıyla alakalı ve asıl zor olan incinmemeyi başarabilmektir çünkü insan her ne kadar güç peşinde koşan bir varlık olsa da özünde pekâlâ kırılgan.
Velhasıl zalimlik de zor şey aslında diyorum. O kadar incit, incit ama kendi ruhun bundan etkilenmesin, incinme... Mümkün değil.
Bana öyle geliyor ki insan acıyla fazla muhatap olduğunda ya üstesinden gelemeyip içinde biriken acıyı etrafına püskürterek içindekinin yok olmasını bekliyor, belki de diğerleri ne kadar çok acı çekerse kendine de o kadar az acı kalacağına falan inanıyor ya da hiçbir şeyin ebediyen sürmediğinin idrakiyle başkalarının acılarının şifasında kendi acısının merhemini buluyor... Yani ya yaralıyor ya yara sarıyor...
Şimdi bu, dizi eleştiriyorum ayağına ne eleştirdiğim belli değilmiş gibi duran eleştiriyi olması gerekene, dizi eleştirisine bağlama noktasına gelirsek... (Aslında bu anlattıklarımın hepsi dizideki birkaç karakter hakkında düşündüklerimdi ama spoiler vermeme gayesiyle sanırım cümleleri havada asılı bırakmış olabilirim...)
Karşımızda eğlence amacıyla oluşturulmuş, ziyaretçilerin tamamiyle gerçekçi bir şekilde deneyimleyebildiği yapay bir dünya mevcut ve bu yapay parkın zengin ziyaretçileri; parktaki yapay zekaya sahip, oldukça gerçekçi duran insan ve hayvan robotlara dilediklerini yapmakta serbest.
Tabii ki insanı serbest bırakmaya gör, işte o vakit o hamurundaki vahşet hemencecik nur topu gibi gün yüzüne çıkıveriyor ve parkın robotları da bu nur topundan bir güzel nasipleniyor ama neyse ki robotların hafızaları düzenli olarak siliniyor ki başlarına gelen bu vahşetleri hatırlayamasınlar... Pekii... ya hatırlayabilmeye başlarlarsa... İşte olaylar bu noktada başlıyor.
Dizinin kurgusu orijinal ve ilginç, sürüklüyor. Ne olacak, ne bitecek derken bölümler akıp gidiyor. Oyunculuklara söyleyecek söz yok zaten, oldukça iyiydi. (Anthony Hopkins'ciğim sen varsan güzel bir yapımdır diye düşünmüştüm ve beni şaşırttın. Dizi güzel değildi... Şahaneydi djhdk :')
Dizi sahiden kaliteli ama yine de sanki bir şeyler eksik gibi. Tam olarak eksik olan ne, ben de çözemedim. Sanırım, dizideki yapay zekaların bilinç kazanma süreçleri gibi izleyicinin de kafası karışa karışa bir süreç içinde diziyi anlamlandırabilmesi amaçlanmış olabilir. Umarım o eksikliği finalinde doldururabilirler diye ümit ediyorum. (Gerçi daha 3. sezonu izleyemedim, belki dolmuştur bile o eksiklik, bilemiyorum.)
Burada bir de dizideki diyaloglara ayrıca değinmem gerektiğini hissediyorum çünkü cümleler o kadar özenle seçilmiş ki... Bu dizi sadece yapay zekanın bilincini konu edinmiyor, çok fazla dahası var. İnsan doğasını sorgulatıyor, biz seçimlerimizde ne denli özgürüzü düşündürtüyor, ahlâkı, sanatı, teknolojiyi, ekonomiyi, tüketimi, hep daha fazlasına aç oluşumuzu... Yani pek çok şey düşündürebilir bu dizi.
Son olarak, hayat çok fazla ciddiye alınmamalı, tamam iyi hoş da kaybedecek başka hiçbir şeyin kalmadı be adam hâlâ oyun peşindesin diyerek isyan etmek istediğim malum adam, sana sinir olduğum kadar başka hiçbir şeye sinir olmadım...
Malum adam:"İyi, tamam, tşk... Yine de beni bu oyundan alıkoyamayacaksın! Wyatt nerde Wyatt, benim onu bulmam lazım..."
Iı, o zaman şey, bak şu ilerde bakırlı bir köy varmış. Git de oraya da bir bak, istersen...
Malum adam:" Peki, gidip oraya da bakarım..."
...Mutlu son...
9/10
⭐⭐⭐⭐⭐⭐⭐⭐⭐☆