“Ben keyif aramıyorum. Tanrı'yı istiyorum, şiir istiyorum, gerçek tehlike istiyorum, özgürlük istiyorum, iyilik istiyorum. Günah istiyorum.” "Aslında,” dedi Mustafa Mond, “siz mutsuz olma hakkını istiyorsunuz." “Öyle olsun,” dedi Vahşi meydan okurcasına, “mutsuz olma hakkını istiyorum.” Cesur Yeni Dünya orijinal adıyla…devamı“Ben keyif aramıyorum. Tanrı'yı istiyorum, şiir istiyorum, gerçek tehlike istiyorum, özgürlük istiyorum, iyilik istiyorum. Günah istiyorum.”
"Aslında,” dedi Mustafa Mond, “siz mutsuz olma hakkını istiyorsunuz."
“Öyle olsun,” dedi Vahşi meydan okurcasına, “mutsuz olma hakkını istiyorum.”
Cesur Yeni Dünya orijinal adıyla Brave New World. Bu ismin Shakespeare'in Fırtına adlı eserinden alındığını bilmeyen yoktur herhalde. Yazarımız kitapta çok fazla Shakespeare alıntısı da yapıyor zaten.
Öncelikle biraz kitabın konusuna değinmek istiyorum. Huxley gelecek bir dünya anlatıyor. Bu distopik bir dünya bence. Bir çok kişi halen bu kitabın ütopik mi yoksa distopik mi olduğunu tartışıyor. Bana göre mutlu gibi görünen bir distopyadır. Çünkü herkesin refah içinde yaşadığını, herkesin çok mutlu olduğunu görüyoruz. Ama öyle değiller, sadece öyle olmaya koşullandırılmışlar. Cesur Yeni Dünya herkesin herkese ait olduğu, birey değilde toplumun ön planda olduğu bir dünya. İnsanlar yine sınıflara ayrılmışlar. Alfalar, Betalar, Gamalar, Deltalar ve Epsilonlar. Bunlardan en üst katmanda olan grup Alfa artılar. Zaten bizim anakarakterlerimiz de Alfa artı. Ama bu dünyada sınıflar o kadar da önemli değil. Çünkü herkes kendi konumundan mutlu. Ya da daha önce de dediğim gibi mutlu olmaya koşullandırılmışlar. Bahsetmeyi unuttuğum bir şey daha var. Bu dünyada aile diye bir kavram yok. Yani bu kelime çok müstehcen olarak geçer kitapta. Anne ve baba diye bir şey yok. İnsanlar anne karnı yerine Kuluçka merkezlerinde oluşuyor. Tabi bu sırada da hangi gruba dahil olacağı. Dış görüşünün nasıl olacağı gibi şeyler belirleniyor. "Herkes herkese ait" diye bir cümle kullandım yukarda. Bu ne demek oluyor derseniz insanlar istediği kişi ile ilişkiye girebilir demek. Hani nasıl biz yaşadığımız toplumda böyle şeyleri yadırgayıp tek eşliliğe inanıyorsak onlar da tam tersi. Herkes şehvet düşkünü. Hatta biriyle uzun süre bir ilişkiye girerseniz bu herkes tarafından ayıplaniyor. Bir de Vahşi ve diğerlerinin yaşadığı Ayrıbölge var. Burası ise herkesin teknolojiden uzak ve cahil kaldığı kısım. Bu kitapta bir orta yok. Ya Ayrıbölge gibi iğrenç bir yer. Ya da modern olup birey olamadığınız yer. Zaten yazarımızda bunu sonradan fark ediyor. Vahşi'ye 2 seçenek yerine 3. bir seçeneğin de sunulması gerektiğini düşünüyor. Bu yüzden sonu da biraz muğlak bitiyor bence.
Şimdi SPOİLER içeren kısıma geliyorum. Kitabı okumadıysanız burayı da okumayın.
Öncelikle Bernard karakterinden bahsetmek istiyorum. Bernard başlarda bir şeylerin farkına varan zeki bir karaktermiş gibi geldi bana. Fakat Vahşi karakteri kitaba dahil olduktan sonra iğrenç karaktersiz birine dönüştü. Bunu yazarımız bilerek mi yaptı bilmem ama benim Bernard hakkında kesin bir düşüncem olamadı. Bir de Lenina karakteri var. Aslında Lenina ve Vahşi arasında ilişki benim çok hoşuma gitmişti. Ama birbirinden zıt iki karakter de kendisine doğru diye öğretilen şekilde davrandıkları için asla beraber olamadilar. Açıkçası Lenina'ya çok üzüldüm çünkü o masum bir kızdı. Sadece öyle koşullandırıldığı için davranışları bir çoğumuza ters geldi. Son olarak da Vahşi karakterinden bahsetmek istiyorum. Vahşi'nin konuşmaları bana biraz abartı geldi. Çünkü sadece Shakespeare'in kitabını okumuş ve yaşadığı yerde birkaç dini bilgi öğrenen birine göre oldukça felsefî konuşuyordu.
Kitabın son 30 sayfasında Vahşi ve Mustafa Mond'un konuşması kitapta en beğendiğim yerdi sanırım. Hatta biraz 1984'ün son kısmına benzettim. Ama 1984 ve bu kitabın arasındaki farkı sonlarından da anlayabiliriz. 1984'te Winston ile ona işkence ederken sohbet ettiler. Ama Cesur Yeni Dünya'da Vahşi rahat bir koltukta oturuyordu. Veya cezalandırma yöntemleri 1984'te işkence ve şiddet ile. Cesur Yeni Dünya'da ise bir adaya gönderilmek ile. Hatta bu adayı bir nevi üniversitesi olarak da düşünebiliriz. Bunları yazmamdaki amaç 1984 ve bu kitabı karşılaştırmak değil. Arasındaki farkı görmek içindi.
Bir de bundan bahsetmesem olmaz. Yazarımız bir çok konu hakkında harika betimlemeler yapmış kitapta. Sanki her işin ehliymiş gibi anlatımlar var. Özellikle baştaki Kuluçka sahnesi. Zaten biraz araştırma yapınca yazarımızın doktor olmak istediğini gördüm. Fakat gözlerindeki rahatsızlığını nedeniyle doktor olamamış. Zaten bilim ile uğraşan bir aileden geliyormuş.
"Süngüyle her şeyi yapabilirsiniz ama süngünün üzerine oturamazsınız! Fakat gücünüzü süresiz olarak kullanmak istiyorsanız yönetilenlerin rızasını almak zorundasınız." Yazarımız bir röportajında bu cümleleri söylüyor. Ben de bu cümle ile alakalı bir iki şey söyleyip yorumumu bitirmek istiyorum. Şimdi Cesur Yeni Dünya'da "mutlu" bir evrenin olduğunu anlamışsınızdır. Yani insanlar totaliter bir devlet ile yönetilmiyorlar. İstemedikleri şeyleri yapmıyorlar. Hatta yaptıkları işten keyif alıyorlar. Ama insanları baskı ile yönetseniz. Yine 1984 örneğini vereceğim çünkü okuduğum pek bir distopya kitabı yok. 1984'te insanlar zorla yönetiliyordu. Hep bir baskı hakimdi. Fakat bu yönetim şekli devlete baş kaldırıya sebep olabilir. E zaten 1984'de de böyle bir topluluk vardı. Ama Cesur Yeni Dünya kitabında böyle bir düşünce bile yok.
Sanırım ilk defa bu kadar uzun bir yorum yaptım okuduysaniz çok teşekkür ederim ☺️
📍 "Eğer farklıysan yalnızlığa mahkûm oluyorsun."
📍"İnsan mutluluk konusunu düşünmek zorunda olmasa, yaşam ne kadar eğlenceli olurdu!"