Spoiler içeriyor
Arkadaşlar Atatürk dine ve din eğitimcilerine düşman değil, bilakis din istirmarcılarına, tüccarlarına yani kısacası dinden maddi menfaat sağlayanlara düşman idi. Bunun en açık örneğini de Atatürk'le muasır (aynı çağda yaşamış), Atatürk'e düşman şahsiyetler üzerinde ve günümüzdeki gerici hocaların üzerinde görebilirsiniz.…devamıArkadaşlar Atatürk dine ve din eğitimcilerine düşman değil, bilakis din istirmarcılarına, tüccarlarına yani kısacası dinden maddi menfaat sağlayanlara düşman idi. Bunun en açık örneğini de Atatürk'le muasır (aynı çağda yaşamış), Atatürk'e düşman şahsiyetler üzerinde ve günümüzdeki gerici hocaların üzerinde görebilirsiniz. (İskilipli Atıf Hocaefendi, Hayretttin Karaman, Said Nursi ve türevleri bu zarif ve ince ruhlu adamı kötü tasvir edenleri ve deccal olarak niteleyenleri bile olmuştur) Yani Atatürk mürtecilere karşı düşman ve rasyonel ilmi ve imanı düstur edinmişti. Kitabı okumadan önce bende herkesin sandığı gibi Atatürk'ün dinsiz biri olduğunu sanmıştım ama kitap kanıtlarıyla ve kaynaklarıyla beraber sanılanın aksine dinsiz olmadığını, dini duyguları hassas bir insan olduğunu ortaya koymaktadır. Yani yazarında öndeyişiyle olmasını istediğiniz gibi değil, olduğu gibi... Son olarak sen rahat uyu Ata'm. Senin ve fikirlerinin izindeyiz! (özetle din istismarcılarının propagandalarına gelmeyin yeter)
Şimdi alıntılar(hepsi kaynaklıdır kitap şiddetle tavsiye edilir):
Atatürk, Kur'an'ın Türkçe'ye tercüme çalışmalarının şu herekçeyle yapıldığını söylüyor:
"Türkler dinlerinin ne olduğunu bilmiyorlar. Bunun için Kur'an Türkçe olmalıdır."
"Türk, Kur'an'ın arkasından koşuyor; fakat O'nun ne dediğini anlamıyor, içinde neler var, bilmiyor ve bilmeden tapınıyor. Benim maksadım, arkasında koştuğu kitapta neler olduğunu Türk anlasın."
..
-İşte böyle okuyunuz, böyle istiyorum.
Buyurdular. Tekrar bana dönerek:
-Sana bir yer gösterdim, orasını oku.
Dediler. Gösterdiği yer, Nisa suresinde hurmet-i musahere (akraba evliliği ile ilgili) 23.ayetinin tercümesi idi. Bu âyette" ve en tecmau beyneluhteyni illa ma kad selef:innalhahe kane gafurarrahima"şöyle tercüme edilmişti:"İki hemşireyi (iki kız kardeşi) nikâh etmeyiniz. Bir emri vaki olmuş ise Allah gafur ve rahimdir." Burada Atatürk yüksek sesle:
-Konya'ya git, orada karının hemşiresini(kızkardeşini) bilmeden al, sonra da, bir emri vaki oldu, Allah gafur ve rahimdir, de ha! Bu bir hezeyandır!
Dedi. Bu sözler ve bu anlayıp üzerine herkes derin sükuta ve acı bir korkuya düşmüştü. Ben ayağa kalkarak:
-Atatürk'üm, burası yanlış tercüme edilmiştir. Ayetin asıl tercümesi şöyledir:
Diyerek anlatmağa çalıştım ve şunları sözlerime ilave ettim:
-İki kızkardeşi aynı zamanda nikahınızda bulundurmayınız. Ancak birni bıraktıktan, yahut öldükten sonra ötekini alınız. "bir emri vaki olmuş ise" değil, "İlla ma kad selef" Kur'an'ın nüzulünden yani İslamiyetten önce vaki olan evlenmeler müstesnadır. Bunlardan dolayı Cenab-ı Hak sizleri muhatap tutmaz. Gafur ve rahim olan Allah, bu müsaadesiyle, bu evsafta bulunan birçok kadınların kocasız kalmasını müeddi(sebep) olacak hareketi lütfen affediyor, diye de izah ettim.
Atatürk bu izahatımı sonuna kadar alaka ile dinledi ve hiçbir şey söylemediler ve:
-Bu gece bu kadarla iktifa edelim, musiki faslına geçelim.
Buyurdular.
Ertesi gece yine huzurlarına çağırıldım. İsmet Paşa da orada idi. Beni yanına oturttu ve:
-Dün geceki bahsi bir daha anlat.
Dedi. Anlattım.
-Senin dediğin doğru imiş. Ben bugün tetkik ettim, elimizde bulunan tercümenin yanlışlığı ortaya çıktı. Sahih bir tercüme elde edinceye kadar bu işi bırakalım, buyurdular.
..
Atatürk'ün her Ramazanda kız kardeşi Makbule Hanım'a, annesi Zübeyde Hanım'ın ruhu için hatim indirilmesini rica ettiği, okuyacak hafız için para bulunan zarf verdiği bilinmektedir.
..
Hafız'a dönerek:
-Bak buraya! İşte zeka ile aptallığın mukayesesi! Sana, Kur'an oku, dedim. Hangi sureyi istersiniz, diye sordun. Bu şarkı değil ki, beğendiğimizi okuyalım; Allah'ın Kelamı... Ne diye soruyorsun. Nereden istersen oradan oku. Sonra, hicâz makamına geç, dedim. Makamı bulmak için Kur'an'ın azametini ve zevkini berbat ettin. Şaşkın herif!
Diye beni takdirle gösterdikten sonra tekrar, işte zeka ile şaşkınlığın mukayesesi, diyerek Hafız'ı susturdu. Ve Âfet Hanım'a dönerek:
-Âfet Hanım, Mahmud'a imamın hediyesini getir, ver.
Dedi. Bana herhalde bir cübbe geliyor, diye beklerken, Âfet Hanım, elinde büyük ve renkli bir kutu içinde Türk Ocağı sigarası getirdi. Ve bana uzattı. Atatürk:
-Bu kutuyu aç ve arkadaşlarına ikram et.
Dedi. Ben:
-Efendim, müsaade buyurursanız, unutamayacağım bu mutlu günün hatırası olarak bu kutuyu saklayayım, dedim.
-Hayır, siz sigaraları dağıtın, hatırasını saklayın, dedi.
..
Atatürk, asli hüveiyeti içerisinde ve hurafelerden uzak dini hakikatlere ne kadar taraftar ise, dini taassuba ve dinin çeşitli maksatlarla istismar edilmesine o nisbette karşı bulunmaktadır. Nitekim yukarda nakledilen sözlerinden bazılarında bu husus açıkça görülmektedir. Burada, Atatürk'ün dini konuda verdiği mücadelenin dinin aslına değil, bilakis din perdesi altında yürütülen taassuba ve dinin çeşitli maksatlarla istismar vasıtası yapılmasına karşı olduğunu daha açık bir şekilde gösteren bazı sözlerine yer vermek istiyoruz. (alıntı yapılan söz konusu kitap: Atatürk ve Din Eğitimi, Ahmet Gürtaş diyanet işleri başkanlığı yayınları)
..
Amasya ziyafeti sonrası konuşması :
"Efendiler! Bundan beş sene evvel buraya geldiğim zaman bu şehir halkı da, bütün millet gibi, hakiki vaziyeti anlamışlardı. Fikirlerde karışıklık vardı. Dimağ(zihin, bilinç, beyin) lar adeta durgun bir haldeydi. Ben burada birçok zevatla beraber, Kâmil Efendi Hazretleriyle de görüştüm. Bir cami-i şerifte hakikati halka izah ettiler. Efendi Hazretleri halka dediler ki:
-Milletin şerefi, haysiyeti, hürriyeti, istiklali hakikaten tehlikeye düşmüştür. Bu felaketten kurtulmak, icab ederse vatanın son ferdine kadar ölmeyi göze almak lazımdır. Padişah olsun, halife olsun, isim ve ünvanı ne olursa olsun, hiçbir şahıs ve makamın mevcudiyetinin hikmeti kalmamıştır. Tek kurtuluş çaresi, halkın doğrudan doğruya hakimiyeti ele alması ve iradesini kullanmasıdır.
İşte Efendi Hazretlerinin bu yol gösteren va'z ve nasihatinden sonra herkes çalışmaya başladı. Bu münasebetle Müftü Kamil Efendi Hazretlerini takdirle yadediyorum. Ve genç Cumhuriyetimiz, bu gibi ulema ile iftihar eder."(size hikaye gibi geliyor değil mi, ama işte hikâye değil tarihi gerçekler.)
..
" Efendiler, hakiki ulema ile dine zararlı ulemanın birbirine karıştırılması Emeviler zamanında başlamıştır. Hazreti Peygamber'in zaman-ı saadetlerinde, Peygamberimizin irtihalinden (vefatından) sonra Hulefa-yı Raşidin hazeratının zamanında, hep doğrudan doğruya Hz. Peygamber'in irşadıyle İslam olan, Hulefa-yı Raşidin'in tenviriyle selamette bulunan ümmet kitlesi arasında hakiki nezahet, kalbi hürmet, ulvi bir irtibat vardı. Vakta ki (ne vakit ki) Muaviye ile Ali karşı karşıya geldiler; Sıffin vak'asında Muaviye'nin askerleri Kur'an-ı Kerim'i mızraklarına diktiler ve Hz. Ali'nin ordusunda bu suretle tereddüt ve zaaf husule getirdiler; işte o zaman dine fesat, islâmlar arasına münaferet (birbilerine karşı nefret) girdi ve o zaman hak olan Kur'an, haksızlığı kabule vasıta yapıldı. (bahsi geçen eser ve yazar: Atatürk ve Din, Sadi Borak)
Atatürk gerçek din bilginlerine hirmette kusur etmemiştir. Nitekim ilk Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Rifat Börekçi, Atatürk'ün huzuruna girdiğinde hep ayakta karşılanmıştır. "Paşam beni mahcup ediyorsunuz" dediği zamanda: "Din adamına saygı göstermek, müslümanlığın icaplarındandır" karşılığını almıştır. "
..
"Bizde en ziyade göze çarpan bir nokta var ki, herkesin bu gibi meselelere temas etmekten çekinmesidir. Medreseler ne olacak, evkaf(vakıf) ne olacak, dediğiniz zaman derhal bir mukavemete maruz kalırsınız. Bu mukavemeti yapanların, ne hak ve selâhiyetle(yetkiyle) yaptıklarını sormak lâzımdır.
Bizim dinimiz en makul ve en tabii bir dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki, son din olmuştur. Bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme ve mantığa tetabuk etmesi lazımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen mutabıktır(uygundur).
İslam hayat-ı ictimaiyesinde(sosyal hayatında) hiç kimsenin bir sınıf-ı mahsus halinde muhafaza-i mevcudiyete(özel sınıf halinde varlığını korumaya) hakkı yoktur. Kendilerinde böyle bir hak görenler, ahkam-ı diniyyeye muvafık (dini hükümlere uygun) harekette bulunmuş olmazlar. Bizde ruhabnlık yoktur. Hepimiz müsaviyiz(eşitiz) ve dinimizin ahkamını mütesaviyen(eşit olarak) öğrenmeye mecburuz. Her fert dinini, diyanetini, imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır; orası da mekteptir.
Fakat nasıl ki, her hususta yüksek meslek ve ihtisas sahipleri yetişmek lazımsa, dinimizin felsefi gerçeğini tetkik,, tetebbu(inceleme ve araştırma) bakımından ilmi ve fenni kudrete sahip olacak güzide(seçkin) ve hakiki ulema yetiştirecek yüksek müesseselere malik(sahip) olmalıyız. "
Atatürk'ün din eğitimi konusundaki görüşü, görüldüğü gibi, dini gerçekleri ilmi bir zihniyetle ele alıp araştıracak bilginleri yetiştirmek üzere kurulacak yüksek eğitim öğretim kurumlarına sahip olmanın yanında, her ferde dininin, diyanetinin, imanının mutlaka mekteplerde öğretilmesi ve hepimizin bunları mütesâviyen öğrenmek mecburiyetinde olduğumuzdur. (Atatürk'ün sözünü çevirirken aynı Said-i Nursi kitabı çeviriyormuş gibi hissettim ne kadar eski kelime varmış😅)