"Kinyas ve Kayra" üzerine düşündüğümde, iki karakterin aynı kişi olduğu fikri daha da derinleşiyor. Yaşamları ve ölümleri, aslında tek bir bireyin zihinsel ve varoluşsal bir bölünmesini simgeliyor. Başından beri zihinsel ölümlerini planladıklarını düşündüğüm bu iki karakterin farklı sonlara yönelmeleri, onların…devamı"Kinyas ve Kayra" üzerine düşündüğümde, iki karakterin aynı kişi olduğu fikri daha da derinleşiyor. Yaşamları ve ölümleri, aslında tek bir bireyin zihinsel ve varoluşsal bir bölünmesini simgeliyor. Başından beri zihinsel ölümlerini planladıklarını düşündüğüm bu iki karakterin farklı sonlara yönelmeleri, onların içsel dünyalarını ve hayata bakışlarını çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor.
Kayra’nın ölümü, aslında kendini tamamen sıfırlamak, tüm bilgileri unutmak ve bir nevi bebekleşmekti. Bu, onun dünyaya ve yaşamın anlamsızlığına karşı duyduğu öfkenin, sonunda onu zihinsel bir temizlenmeye götürmesiydi. Kayra, hayatın tüm ağırlığından kurtulmayı, tüm birikimlerini silerek, neredeyse yeniden doğmuş bir bebek gibi, boş bir sayfaya dönüşmeyi seçti. Onun ölümü, şiddet dolu yaşamına bir son vermekle kalmayıp, tüm bilinci sıfırlama arzusuydu. Bu, varoluşsal olarak sonsuz bir dinlenme arayışının en saf hali olarak karşımıza çıkıyor.
Kinyas’ın ölümü ise çok farklı bir boyutta gerçekleşti. Kinyas, yani gerçek adıyla Tolga, yaşlanarak, hayata adapte olarak ölmeyi seçti. Onun ölümü, zamanla dünyaya uyum sağlama, topluma karışarak bireyselliğini kaybetme ve tüm varoluşsal sorularını unutarak yaşamın sıradanlığına teslim olma biçimindeydi. Kinyas, unutmanın başka bir yolunu seçti: Hayatın içinde yaşlanarak, toplumun bir parçası haline gelip, tüm derin içsel sorgularını zamanla kaybederek kendini yok etmek. Burada, aslında unutmanın iki farklı biçimiyle karşılaşıyoruz. Kayra, aktif bir unutmayı seçerken; Kinyas, hayata karışarak, pasif bir şekilde unutmayı seçti. Kinyas’ın ölümü, hayatın sıradanlığı içinde eriyerek ve topluma uyum sağlayarak unutmak oldu.
Bu noktada, yazarın toplum eleştirisi de kendini açıkça belli ediyor. Kinyas’ın yaşlanarak unutmaktan başka bir çıkış yolu bulamaması, aslında toplumun da ne kadar çok şeyi unuttuğuna bir gönderme. Toplum, bireyleri zamanla kendi içinde eritir, onları uyum sağlamaya zorlar ve sonunda herkes, bu büyük sistemin sıradan bir parçası haline gelir. Toplum, sorgulamayan, unutmaya meyilli bir yapıdadır ve bu yüzden bireylerin farklılıklarını, özgünlüklerini kaybetmelerine neden olur. Kinyas, bu eleştirinin bir sembolü olarak, toplumun içinde yok olup gitmeyi seçer. Toplum, bireyi zamanla unutturarak onu şekillendirir ve nihayetinde, Kinyas gibi, onu kendi içinde eritir.
Kayra’nın ölümü, bu unutuşa karşı daha radikal bir karşı duruştur: Kendini tamamen sıfırlayarak, bilinçli bir şekilde bu unutmayı seçer. Oysa Kinyas, topluma karışarak, unutturulmayı kabullenir. İki farklı ölüm, iki farklı unutma biçimi; ama her ikisi de varoluşsal bir boşluğun farklı yüzleri.
Sonuç olarak, Kinyas ve Kayra’nın hem birlikte yaşamaları hem de farklı şekillerde ölmeleri, onların aslında tek bir kişinin farklı yönleri olduğunu ortaya koyuyor. Kayra, kendini tamamen silip bebekleşerek, Kinyas ise yaşlanarak, topluma adapte olup unutmayı seçiyor. Yazar burada, hem bireyin hem de toplumun unutmaya olan yatkınlığını, toplumsal yapının bireyi nasıl yok ettiğini eleştiriyor. Kinyas ve Kayra, hem içsel hem de toplumsal eleştirilerin derin bir yansıması olarak karşımıza çıkıyor; biri unutmayı bir çözüm olarak kucaklarken, diğeri bundan kaçarak radikal bir sıfırlama yoluna gidiyor.
Toplum her şeyi unutuyor arkadaşlar. 2-3 gün sonra sanki iki kızımız korkunç bir cinayete kurban gitmemiş gibi yaşamaya devam edeceğiz. Toplum her şeyi yok ediyor; duyguları da anıları da yaşanmışlıkları da...
Siz unutmayın. Kinyas gibi kendinizi öldürmeyin...