“Une Vraie Jeune Fille” (İlk Sevişme) Fransız yönetmen Catherine Breillat tarafından 1976 yılında çekilmiş drama eseri. Film hakkındaki düşüncelerimi bahane edip, uzun zamandır anlatmayı düşündüğüm önemli bir konuyu yazmak istiyorum. Okumanızı tavsiye ederim, zira günümüz özelinde -özellikle Türk izleyicisi- çoğu…devamı“Une Vraie Jeune Fille” (İlk Sevişme) Fransız yönetmen Catherine Breillat tarafından 1976 yılında çekilmiş drama eseri. Film hakkındaki düşüncelerimi bahane edip, uzun zamandır anlatmayı düşündüğüm önemli bir konuyu yazmak istiyorum. Okumanızı tavsiye ederim, zira günümüz özelinde -özellikle Türk izleyicisi- çoğu sanat filmini anlayamıyor veyahut anlamak istemiyor bu nedenle fayda sağlayacağını düşünüyorum.
Öncelikli olarak Sinema -ve diğer yaratıcılık içeren türlerde- görülen sanat eserlerinin üretimi hususunda iki tür amaç güdülmektedir; Birincisi ticari amaç diğeri ise sanatsal amaçtır. Bu birçok izleyicinin gözünden kaçan bir durum. Sinema ilk ortaya çıktığında, özellikle ilk 10-15 yıllık süreçte ticari olarak hüküm gösterdi. Çünkü henüz bir sanat olarak görülmüyordu. Ortalama 3-5 dakika süren filmler, sirk ve birtakım tiyatro mekanlarında izleyici ile buluşmaktaydı. Amaç sadece eğlenmek ve hoş vakit geçirmekti. Her ne kadar Georges Méliès ve Edwin S. Porter gibi isimler “Aya Seyahat (1902)”, “Büyük Tren Soygunu (1903)” gibi ilk öykülü filmler üretmiş olsa da, sinema hala sanat olmaktan uzaktı. Ancak zamanla -bazı eleştirmenlere göre- arthouse sinemanın kurucusu olarak görülen D. W. Griffith (Bir Ulusun Doğuşu 1915, Hoşgörüsüzlük 1916) ve birtakım isimler sinemanın sadece bir eğlence aracı olmadığını göstermek ve yenilikler yaratmak için, normalden çok uzak temalar ve çekim teknikleri ürettiler. Bu sayede sonraki yıllarda (özellikle Sovyet kurgu kuramcıları; Pudovkin, Kuleshov ve Eisenstein gibi isimlere ilham olmuştur. Hatta ek bilgi vereyim bu isimler o kadar önemli ki bugün izlediğiniz neredeyse her türlü hareketli görüntü, evet hepsinden bahsediyorum; hepsini bu kuramcılara borçluyuz. Çünkü onlar bugünün sinemasal kurgu yapısını en ince ayrıntısına kadar inceleyip ortaya yenilikler attılar. Kendilerine göre sinemada birinci öncelik kurgudur. Bunu belki başka zaman detaylı anlatırım. Senaryo ve görüntüden bile önemsiyor olmaları her zaman garibime gitmiştir.) sinema sanat olarak görülmeye başlandı çünkü filmler artık uzun ve bir konu içermekteydi. Ancak hiçbir zaman ne ticari sinema, ne de arthouse sinema bu sanattan kopmadı. (burada yanlış anlaşılmasın. Sanat amacı güden yönetmenler zararına film yapmıyor, sadece birinci öncelikleri para kazanmak değil iyi bir film ortaya koymaktır.) bu nedenle özellikle birinci dünya savaşı sonrası dönemde Avrupa ağırlıklı birçok gelişmiş ülke de sanat filmleri ortaya çıktı. Hatta bu etkinin sonucunda ilk sesli filmlere kapı aralandı, dublaj ortaya çıktı, Oscar ödülleri verilmeye başlandı vs. vs.
Bundan sonraki dönem ve tarihsel olaylar (tabi ki edebiyatında etkisiyle) sinemayı sürekli olarak geliştirmiştir. “İtalyan yeni gerçekçilik” (Luchino Visconti, Vittorio De Sica, Roberto Rossellini) ve “Fransız yeni dalga” (Jean-Luc Godard, François Truffaut, Eric Rohmer, Agnes Varda, Alain Resnais) akımları ortaya çıktı (belki bunu da başka zaman detaylı anlatırım.) Bu noktada Fransız sinemasına ve izlediğim bu filme geçmek istiyorum.
Öncelikli olarak şunu bilmelisiniz. Bir filmi sevmek veya sevmemek zorunda değilsiniz. Bunu sürekli söylerim zira konudan dolayı çok fazla yanlış anlaşılmalar yaşanıyor. Zorunda olduğunuz tek şey vardır; o da filmi (başka bir sanat eseri de olabilir) ANLAMAK. Anlamadığımız hiçbir eser hakkında yorum yapmamız gerektiğini düşünüyorum, aksi halde komik duruma düşüyoruz (kendimden biliyorum). Neden sevip, sevmediğimizi bir yerlerde paylaşmanın ötesinde, kendimize aktarmalıyız. Amaç sadece tüketmek değil (tamam bunu ticari eserlerde yapın ama sanatsal eserlerde yapmayın) Uzun zamandır rafı kullanıyorum ve burada çoğu kullanıcı anlamadan paylaşım yapıyor veya paylaşım yapmak için bir şeyler izleyip, okuyor. Bu üzücü bir durum. Bu şekilde olduğunda izleyici veya okuyucu kendisine bir şeyler kazandıramaz. Sizlerden bir Nijat Özön performansı beklemiyorum tabi ki. Herkes uzman olamaz ama birtakım düşünceleri -en azından bu sanat eserleri özelinde- yerine getirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Neyse konudan daha fazla çıkmayayım.
Yeni Fransız Aşırılığı (new french extremity) olarak bilinen bir tür daha doğrusu akım var arkadaşlar. Bunun kuralları yoktur ama belirli bir düzlemde ilerler. Genelde bu türün Gaspar Noe, Catherine Breillat başta olmak üzere Clarie Denis, Patrice Chéreau, François Ozon gibi temsilcileri var. Bu yönetmenlerin amacı aşırılık. Yani normal olmayan (özellikle bu türde cinsellik ve şiddet sık kullanılır) rahatsız edici temaları işlemektedirler.
Yani şöyle söyleyeyim izleyiciyi rahatsız edemeyen başarısız kabul ediliyor. Bu noktada özellikle Gaspar Noe bunun hakkını veren öncü isimlerden biri. Bu sanatçılar manyak değiller. Bazen haklarında o kadar komik yorumlar görüyorum ki; leş, çöp, vakit kaybı, zaman kaybı, bilmem ne kaybı... Tamam öyle de olabilir, olamaz demiyorum ama nedenleri üzerinde durmamak eksiklik içeriyor. yani kimse de çıkıp bunlar neden böyle filmler çekiyor diye sormuyor, araştırma gereği duymuyor. Komik bir durum.
Velhasıl bu yönetmenler toplumda dışlanmış, içe dönük ağırlıklı karakterleri alarak sert filmler yapmayı hedeflemişlerdir. Sesli olarak anlatıyor olsam çok daha fazla detay verirdim ama bununla yetiniyorum. Ek olarak uzun yazmayı pek sevmiyorum, fazla yorucu.
Bu kadar yazmışken biraz da filmden bahsedeyim. Catherine Breillat toplum içindeki bir aile üyesini (ergenliğe giren genç bir kız) ele alarak, cinselliğin keşfi ve sonrasında yaşanan duygu değişimlerini anlatmaktadır.
Anne ve babanın da konumunu sorgulatan film, insan doğasının detaylarına yoğunlaşan, kadın cinsinin nasıl ve ne şekilde arzu duyduğuna vurgu yapan ilginç bir yapımdır. Bu akımdan biri değilde başka biri çekmiş olsaydı yapacağı şey erkek perspektifinden (yani patriyarkal) bir yaklaşım sergilerdi. Ancak filmde erkeği değil kadını görüyoruz. Kadın, erkeği arzulayıp tatmin oluyor; erkek, kadını değil. (tabiri caizse cinsel açıdan ilgi duyuyor. Taciz dersem ağır kaçar ama ona yakın.)
Kendisinden daha önce “Kız Kardeşim (2001)” filmini izlemiştim. Olayı anlamama rağmen sevmemiştim. En azından neden sevmediğimi biliyorum bu güzel bir şey, aksi takdirde b*k atabilirdim :)
Diğer filmindeki gibi sert sahneleri yok ama cinsel keşif noktasında yer yer ilginç sinematografik unsurlar denemiş. Detaya girip spoiler vermek istemiyorum. Kız karakterin cinsellik ve ilk sevişmeye doğru uzanan yolcuğunda temel alınan metodlar eminim bir uzmanın gözünden daha derindir. Filmin düşük bütçeli ve amatör oyuncular içermesinden dolayı etkisiz görülebilir ancak şunu belirtmeden geçemeyeceğim; cesur ve önemli bir konuyu ortaya koymuş. Ben bayılmamakla beraber sevdim. Yönetmen hala yaşıyor ve film üretmeye devam ediyor. Türk olsaydı çoktan suikaste uğrardı herhalde :)
Daha fazla uzatmayayım. Umarım kendimi ve konuyu ifade edebilmişimdir.