/22 Temmuz Salı/1. Belgesel/ Sessiz bir ağıt, evrensel bir dua 🥀 Belgesel konusunda bayağı cahil biri varmış ve o bu durumu değiştirmek istiyormuş. Bu kişi bir seriye adım atmaya karar vermiş ve her hafta bir belgesel bitirecekmiş... Bugüne kadar sadece…devamı/22 Temmuz Salı/1. Belgesel/
Sessiz bir ağıt, evrensel bir dua 🥀
Belgesel konusunda bayağı cahil biri varmış ve o bu durumu değiştirmek istiyormuş. Bu kişi bir seriye adım atmaya karar vermiş ve her hafta bir belgesel bitirecekmiş...
Bugüne kadar sadece tek tük belgesel izlediğimi hatırlıyorum. Bir elin beş parmağını geçmez zannediyorum ki. Her gün belgesel izlemeyi de isterdi bu gönül; lakin eminim, her gün izlese sıkıntıdan çatlardı. Bu yüzden bunu “bir haftaya bir” diye alsam da, bir haftada iki üç kere izlemeye çalışacağım. -öyle umuyor sadece, eminim birden fazla izlemeyecek-
İlk belgeselimiz, 1992 yapımı olan "Baraka".
23 ülkede, 153 mekânda çekilmiş olup bu ülkelerin içinde Türkiye’yi de bünyesinde barındırıyor. Herhangi bir seslendirme ve yorum içermediğinden dolayı, benim için bir tık “ilk” denilebilecek bir yapıya sahipti bu yönüyle.
İçerisinde ne var derseniz:
İçerisinde milletlerin dinleri, dinlerini yaşayış biçimleri, doğal alanlardan panoramik görüntüler, insanların bir arada etkileşime nasıl girdikleri ve günlük hayatlarında az çok ne yaptıkları falan yer alıyor. Listemde olan "Samsara" belgeseli de bu belgesele devam olarak çekilmiş.
"Baraka", kelime anlamıyla çeşitli dillerde "nefes", "hayat ruhu", "bereket" gibi anlamları taşıyormuş. Belgeselde de bunu görüyoruz aslında. Dini ritüeller, insanların yaşam amacı, hayatlarının ruhu olmuş bir noktada. Hepsi ibadetini farklı yollarla gerçekleştiriyor olsa da, aslında hepsi de aynı “hayat ruhunu” yakalayabilmek için çabalıyor. Zira inanç ve insanın bu inançla kurduğu bağ da evrensel. Tam olarak da belgeselin çoğu kısmında buna vurgu yapıyorlar.
Belgeselin sözsüz oluşu; yoksulluk, ritüeller ve şehir hayatını daha çok izleyiciye geçirmiş. Çünkü bir başkasının sözlerine gereksinim duymadan, kendi içinizdeki sesle beraber izliyorsunuz her bir sahneyi. Kısaca izlerken içinizde yankılanan her bir ses ve yorum size ait, sizden izler taşıyor.
Şehir hayatı falan demişken; teknolojinin ve insanlığın gelişmesiyle birlikte, fabrikalar, araba kullanımı, sigara tüketimi ve en vurucu nokta olan tüketim çılgınlığı işleniyor. İzleyen de durup bir sorguluyor:
“Sahiden nereye gidiyoruz bu düzenle?”
Bu sahneler gösterilirken Hindistan’da bir bölge ve insanları görüyoruz. Büyük bir çöplüğün içinde yoksul insanlar, işe yarar şeyler bulmaya çalışıyor. Nehirlerde birçok insan aynı anda yıkanıyor.
Bazen su tüketiminin cılkını çıkaran bir insan olarak, bu sahnelerde kendimi çok kötü hissettim. En azından son birkaç aydır ihtiyacım olmayan hiçbir şeyi almamaya ve elimde bulunanlarla yetinmeye çalışıyorum. Zira daha fazlasına ihtiyacım yok, artık bunun farkındayım.
Sadece Instagram gibi sosyal mecralarda bize o kadar fazla şeyin eksikliğini hissediyormuşuz gibi empoze ediyorlar ki, bundan etkilenip sürekli harcama yapmamız isteniyor. Bunun önüne geçebilmek de çok kolay değil. Bir yanın sürekli "Bak, şu çok güzelmiş hadi alalım." diye sesleniyor her an.
Kısaca bu belgesel, arka fonda çalan müziklerle beraber bir nevi meditasyon etkisi yaratırken bizi sorgulamaya ve yorumlamaya yönlendiriyor. İnsanlığın hem potansiyelini hem de acımasız yönünü gösteriyor.
Mesela bir sahnede, binlerce civcive hormon enjekte ediliyor ve kafeste büyütülüyor her biri. GDO ve hormon basılmış gıdalar bizim için büyük bir zarar ve en başta kendimize zarar veriyoruz. Bunun yanında bir de hayvanlara farkında olarak veya olmayarak yaşattıklarımız var...
Ve son olarak; 1992 yılında çekilmesine rağmen çok iyi bir iş çıkarmışlar. Bunun için bile izlenir, bence.