"Sevdiğinin her gün sabah çıktığı kapıdan geri geldiğini görmek, bir mucizeydi." "Dokuz yaşından bu yana senin sayende hayatımın her günü bahardı. Sen olmasan bu kitap olmazdı. Yeniden buluşacağımız bahara kadar her gün baharmış gibi yaşayacağım." Senden nefret ettim, çünkü seni…devamı"Sevdiğinin her gün sabah çıktığı kapıdan geri geldiğini görmek, bir mucizeydi."
"Dokuz yaşından bu yana senin sayende hayatımın her günü bahardı. Sen olmasan bu kitap olmazdı. Yeniden buluşacağımız bahara kadar her gün baharmış gibi yaşayacağım."
Senden nefret ettim, çünkü seni çok sevdim.
Diziyi tek cümleyle anlat deseler, sanırım tek diyebileceğim söz bu olurdu. Zira bu dizi, sadece bir dizi olmadı benim için. Kanımdan, canımdan, hayatımdan bir parçaydı. Belki de bu yüzden neredeyse her bölümünde az ya da çok gözyaşı döktüm. Belki de uzun zamandır sızlamayan yüreğim bu dizi sayesinde sızladı. Belki de uzun zamandan sonra bu yüzden canımın yandığını, sevincimin göklere eriştiğini, çaresizliği iliklerime kadar hissettiğimi gördüm.
Bu dizinin belli bir yaşı var. Belli bir yaşanmışlık aralığı var. Buna sahip olmayan hiçbir ruh, diziyi ve vermek istediğini tüketemez. Ama bana sorsalar, tükettiğine pişman mısın diye? Vallahi çok pişmanım. Vallahi çok pişmanım… Ben, nasıl baba olacağım...
Neredeyse her sahnede o kadar canım yandı, o kadar çok pişman oldum ki, bazı şeyleri ancak o zaman anlayabildim. Ailemi özlediğim şu sıralar, onların evladı olarak yine onlara ne kadar haksızlık yaptığımı, annemin emeklerini, babamın yüreğini zamanında ne kadar çok kırdığımı hatırlayıp o kadar üzüldüm ki, belki de duygusallaşıp bu denli etkilenmemin sebebi geçmişimdi. Ama buna rağmen arkamda hep dağ gibiydiler. Ben ise onların gözünde hâlâ küçük adımlarla yürüyen o çocuktum. Bende Ae-sun gibi "bir gün bile yalnız kalmamıştım." Ailem, ablam, annem ve babam… Hepsi yanımdaydı. İnsan uzak olunca, o burun kıvırdığı baş okşamasına, yapayalnız saatlerce oturduğu bankta öylesine muhtaç kalıyor ki, o zaman anlıyorsun ailenin önemini; senin için çektikleri çileyi… Saatler geçiyor bankta, biliyorsun kimse seslenmeyecek sana o içten sıcaklığıyla. Kimse anlamayacak seni. Kimse sarılmayacak yapayalnız ruhuna. Sonra kalkıp gideceksin gözlerin dolu, her zaman olduğu gibi yalnız bir şekilde.
Denizin kokusunu özleyeceksin, yanına gelip yorganın yanlarından sıkıştırıp seni sarmalamalarını… Laf ettiğin öpmelerini özleyeceksin. Sırf sen mutlu ol diye mutfakta yapılan o tavuklu pilavı… Özleyeceksin sen seversin diye alınan yemekleri, iki üç meyve için çıkılan akşam pazarını. Özleyeceksin "paşam" diye sevmelerini, özleyeceksin birkaç gün gittin diye dünyalar onların olmuş gibi sevinmelerini. Özleyeceksin bu soğuk şehirde arkanda sıcacık duran babanı, özleyeceksin herkesi, her şeyi. O kıymet bilmediğin anneni, ablanı…
Benim babam da "çelik yürekti." Benim çelik yüreğimdi… Benim için her şeyi yapan, mutlu olmam için çile çeken, cefasını çekerken mutluluğumla mutlu olandı. Benim için biraz daha çalışan, biraz daha yorulan, biraz daha yaşlanandı. Babamın yorgunluğu bana hep sıradan görünürdü. Akşam eve gelişi, ayakkabılarını sessizce çıkarışı, annemin “yemek hazır” diye seslenişi… Hepsi hayatın değişmez, sıradan parçalarıydı benim için. Oysa şimdi düşünüyorum da, o sıradan sandığım anların içinde ikimize verilmiş koca bir ömür saklıymış. Son sahnede ağlarken bunu anladım.
Bir baba bazen sevgisini kelimelerle anlatmaz. Bazen sevgisi sabah erkenden kalkıp işe gitmesidir. Bazen sofraya koyduğu ekmektir. Bazen de hiçbir şey söylemeden o balkonda oturup saatlerce sigara içmesidir. Ben o dili çok geç öğrendim, buna üzülürüm.
İnsan bazı şeyleri anlamak için yıllar harcıyor. Oysa o gerçekler yıllarca gözünün önünde duruyor. Babamın balkondaki sessizliğini şimdi düşününce, o anların aslında bir adamın bütün hayatını sırtında taşıdığı dakikalar olduğunu fark ediyorum. Sigaranın dumanı ağır ağır yükselirken o da belki içindeki yorgunluğu gökyüzüne bırakıyordu. Ben ise o zamanlar yalnızca kendi hayatımı düşünüyordum.
Gençliğin en büyük yanılgısı belki de budur. İnsan dünyanın kendi etrafında döndüğünü sanıyor. Oysa yıllar geçtikçe anlıyorsun, senin hayatın dediğin şey aslında başkalarının fedakârlıkları üzerine kurulmuş.
Babamın erken yaşlanan saçları, annemin bitmeyen telaşı, evin içinde yıllarca süren o görünmez emek… Bunların hiçbirini gerçekten görmemişim.
Mesela bir akşam..
Babamın balkonda oturduğu, evin içinden televizyonun boğuk sesinin geldiği, annemin mutfakta bir şeyler karıştırdığı sıradan bir akşam. O gün hiçbir şey olmamıştı. Hiçbir büyük olay yoktu. Ama şimdi o akşamı düşündüğümde, oturduğum bankta içim sızlıyor. Çünkü biz hep ileriyi düşünerek yaşıyoruz. Bir gün büyüyeceğiz, bir gün başka şehirlerde olacağız, bir gün kendi hayatımızı kuracağız… Ama kimse bize “bir gün” dediğimiz şey geldiğinde, arkamızda bıraktığımız ailemizin, onların hayatının değişeceğini söylemiyor.
Babamın o balkondaki akşamları da öyleymiş. Ben onları sıradan bir alışkanlık sanıyordum. Belki günün hesabını yapıyordu, belki geleceği düşünüyordu, belki yalnızca susarak dinleniyordu ve belki de bizim için daha iyisini hayal ediyordu. Bana verdiklerinin hakkını veremedikçe kahroluyorum.
Şimdi düşünüyorum da, insan büyüdükçe babasına benzemeye başlıyor. Eskiden, 17–18 yaşındayken, "nasıl babama benzemem" diyordum. Şimdi yaşım 23, tek dediğim ise "babam gibi olabilecek miyim?" Ona hiçbir zaman içten sarılamadım, hiçbir zaman içten bir teşekkür edemedim, hiçbir zaman içten bir şekilde "nasılsın" diyemedim. Ama bana şu an öl dese, uğruna ölebileceğim insan o. Çünkü eskiden anlamadığım o sessizlikler erkek olarak bana artık tanıdık geliyor. Kalabalığın içinde bile bazen durup hiçbir şey söylemek istemiyorsun, aklına o geliyor. Arkanda olmadığını biliyorsun, senden uzakta olduğunu. Eksik hissediyorsun. Hayatının arkasında öyle sağlam durduğunu görünce, yanıbaşında olmadığı her vakit eksik hissediyorsun.
Belki de babalar bu yüzden az konuşuyor. Çünkü hayat onları erken konuşturuyor. Biz daha hayatın ne olduğunu anlamadan onlar çoktan anlamış oluyor. Biz dünyayı yeni keşfederken onlar dünyanın ağırlığını çoktan sırtlanmış oluyor ve onunla beraber bize yüksüz bir hayat sunuyor. İnsan bunu fark ettiğinde mahcubiyet dolu bir acı hissediyor.
Bazen kendime o kadar çok kızıyorum ki… Sevgimi göstermekte hep geri kaldım. Ne sözler, ne eylemler. Yapmam gereken yerde yapmadım, vakti geldiğinde sustum. Sanırım bu koca şehirde o yüzden bu denli yalnızım. Kimse kalbimin içini göremiyor. Tek suçlusu da benim. Şimdi anlıyorum ki onun bana bıraktığı en büyük miras, bu taşımakta zorlandığım geçmişim. Onun gibi olabilme uğraşı... Kötü olan duygularını gizlemeyi, güçlü görünmeyi, acı çekerken bile göstermeyerek gülümsemeyi ondan öğrendim. Konuştuğumuzda da ne diyeceğimi bilemiyorum. "Nasılsın" demek gelmiyor içimden çünkü nasıl olduğunu biliyorum aslında. Tıpkı benim gibi, yorgun, sessiz ve anlaşılmak isteyen biri olduğunu biliyorum. Ama işte o kelimeler bir türlü çıkmıyor, düğümlenip kalıyor boğazımda.
En çok korktuğum şey, bir gün ona sarılmak için çok geç kalmış olmak. Bir gün telefonun diğer ucunda onun sesini duyamamak. Bir gün "keşke" demek. Rabbim umarım o günleri göstermez. Hiçbir zaman diyemesem de, hepiniz iyi ki varsınız.