şiirler ve sahaflar üzerine bir takım mülahazalar: şiir okumaya henüz yeni başladığım zamanlarda, ki bu yaklaşık beş-altı sene öncesine tekabül eder, okuduğum şeyden neyi anlamam gerektiğini bilmiyordum. okuyordum, okuyordum ama okuduğumu anlamıyordum. benim için birer anlam ifade etmiyorlardı, hoşuma giden…devamışiirler ve sahaflar üzerine bir takım mülahazalar:
şiir okumaya henüz yeni başladığım zamanlarda, ki bu yaklaşık beş-altı sene öncesine tekabül eder, okuduğum şeyden neyi anlamam gerektiğini bilmiyordum. okuyordum, okuyordum ama okuduğumu anlamıyordum. benim için birer anlam ifade etmiyorlardı, hoşuma giden cümlelerin altını çizerdim. biraz fazla beğenmişsem belki yanına da bir post-it yapıştırıverirdim. ve bu kadardı. üzerimde bir tesiri olmazdı okuduğum yazımların.
okudum, bitti anlayışıyla yaklaşıyordum. çünkü şiir dediğimiz şey nazaran hızlı okunurdu benim nezdimde. gözlerimi hızlı hızlı sayfada dolaştırırdım, ellerim durmaksızın sayfaları değiştirmek için hareket eder ve ufak bir düşünme, soluklanma arası vermeden elimden kitaplar kayıp giderdi.
biraz zaman aktı üzerinden. elimde bir kitap, nazım hikmet'in 'henüz vakit varken gülüm'ü. tabularım yanıp yıkılmadan, henüz vakit varken gülüm, yüreğim dalındayken henüz..
okuyorum, hoşuma gidiyor, e biraz da anlamlandırıyorum artık. soluğu sahafta alıyorum, elim şiir kitaplarına gidiyor. orhan veli, özdemir asaf, ilhan berk, sunay akın derken yeni bir alemin kapıları açılıyor bana. uzun bir süre bu şiirleri yaşıyorum, şiirlerle yaşıyorum. daha sonra okul çıkışı evimizin yakınındaki sahafı dolaştığım zamanların birinde, gözüm bir kitaba çarpıyor. memet sefa öztürk, düşlerle dans. yanına ek olarak not düşülmüş, bir baletin günlüğündeki şiirler..
müthiş ilgimi çekiyor, karıştırıyorum sayfaları gözüm bir şiire çarpıyor. ismi oyun hamurları. diyor ki bu şiirinde memet sefa,
"duyulmayan sözler var kulaklarımda
sadece aklımın işittiği insanlardan gizli
asla gözlerimde okunamayan
korkular saklı zihnimde.
anlamsızlığın ve manasızlığın içinde
bir yaşam gayesi sürerken herkes
her şeye zorla bir anlam vermeye çalışan insanlardan
biriyim ben de.
tıpkı diğerleri gibi.
farklılıklar göstersem de çoğu kimseye göre
insan böyle.
hep bir rol hep bir taklit.
bir bebeği düşündüğümde
yani masumluğunu
gayesizliğini görünce
anlıyorum ki:
bizler sürekli şekil değiştiren oyun hamurları.
ne belli bir şekli var ne de rengi.
sürekli değişkenlik yaşarken bilincimiz
yol alıyoruz inceden,hayatın bizi sürüklediği yönden..."
ilk okuduğumda ne hissettiğimi tarif edemem. hatırlamıyorum çünkü. ancak her okuduğumda bana bir şeyler ifade ediyor bu şiir. aslında hiç aynı kişi olarak okumadım bu şiiri. her okuyuşumu farklı bir ela okudu. ancak hep aynı şeyleri hissetti. belki de şiir budur, geçen zamana rağmen zihnimde kalan bâki düşünce, aynı hissi duyumsayan kalptir.
belki de değildir, kesin konuşmamak gerekir böyle konularda. şiir vardır ki hep aynı şeyleri çağrıştırır, şiir vardır ki apayrı şeylere seslenir.
şimdi aynı kitabı elime alıp sayfaları çevirdiğimde daha önceki okumamda ilgimi celp etmeyen bir şiirle karşılaştım.
şekerlemeler şiiri. ismi ne kadar da tatlı değil mi.
"yaşamdaki güzellikler bir avuç
şekerde saklıymış meğer
her türlü duygunun en safını yaşamışız.
bir avuç şeker derdim küçükken.
tek cebimi doldurur öteki cebime bakardım
gözlerim yaşlı
anneme seslenirdim ağlamaklı
biraz daha alsın diye
şimdilerde ne bir avuç şeker ne de bir pamuk şeker var elimde
yok oldular hayatımdan sessizce
sanırım onlarla beraber gitti saflık da.
temizlikte, ruhların güzelliği de.
duygular bir avuç renkli şekerdeymiş.
rengarenk şekerlemedeymiş meğer,
jelatinli kağıtların içinde aldıklarımızı şeker zanneder
sabahtan akşama kadar güzellikleri emermişiz.
kaybolup gitmiş senelerle beraber güzellikler
ve güzellikleri jelatinlere sarıp
şeker diye bizleri kandıran bakkal amca ve teyzeler
sessizce karanlıklara gömülmüşler.."
o zaman bulut şeker dediğimiz, m'leri uzatarak pambık şeker dediğimiz, farklı rengini görünce yalvar yakar annemize aldırdığımız şekerin üstüne şimdi su dökülmüş gibi hacmini kaybetmiş, yapış yapış safi şekerden oluşan bir yün parçasına dönüşmüş. şeker aynı şeker aslında. değişmiş olan biziz neticede.
düşlerle dans kitabını, işte o zaman aldım ve bilinmeyen şairlerin kitaplarını okuma kurdu o zaman düştü içime. bir sonraki gidişimde her zaman baktığım raflara değil, arka kısımlara yöneldim biraz.
elime bir kitap geçti. yazarı, özcan güngör. daha önce ne adını ne de herhangi bir kitabını duyduğum bir yazar. başka bir kitabı var mı onu bile bilmiyorum. tek bildiğim vakti zamanında üsküdar'da denizi izlerken bir şeyler karalamış olduğu.
kitabın kapağında mavi gözlü bir kadın fotoğrafı var, kitabın adı ise 'mavi düş' :) arkayı çevirdiğimizde bir erkek fotoğrafı çıkıyor, o da özcan güngör olmalı muhakkak.
"eski melodiler çalınıyor radyoda
anadolu kokuyor odamın her yanı
her yanım hasret bakıyor
özlem kokuyor her yanım
çıkıp, içimdeki tüm öfkeyi sokaklara kusmak istiyorum.
hasrete dair.
özleme
acıya
yalnızlığa dair.
ama incinir diye bahçedeki ağaç,
taş
yol
ne varsa uyanık bu gece yarısı.
düşer diye suretini bulut
üşür diye ellerin en çok
kapıyorum tüm pencereleri.
kapıyı sonuna dek kilitliyorum
ve uzanıyorum sırt üstü yatağıma
sonsuz ve anlamsız yolculuklara düşüyorum.
tek başıma.
sigaram da bitmek üzere
iki kadehle kapıp gelsen diyorum şimdi
otursak mavinin en koyusunda
yıldızları toplasak.
hani çıkıp gelsen diyorum artık
beni alıp gitmeden bu korkunç sessizlik.."
böyle bilinmeyen ne kadar çok cevher olduğunu düşününce kalbime bir kahır çöküyor. sylvia plath'i tekrardan anladım galiba..
madem nazım hikmet'in kitabı adı altında paylaşacağım bu gönderiyi, ondan da bir alıntıya yer vermeliyim diye düşündüm.
"... bir tarafım, böceklerinden yıldızlarına kadar kâinatın kalabalığını ve dünyanın dört bucağında kaynaşan insanları burnumun dibinde hissediyor, onlarla beraberim, onların içinde; bir tarafım ise yapayalnız, öylesine yalnız ki bunu, bu hissi ömrümde ilk defa duyuyorum; kederden boğuluyorum bazen, bir tarafım boğuluyor, bir tarafım ama boğuluyor, bunu, bu yalnızlık duygusunu, bu kahrolası kederi yenmem lazım..."
daha değinebileceğim onlarca şair var, bilinen bilinmeyen. yazdığı şiirlerde kullandığı üslubu pek hoş olmasa da dile getirdiği cümleleriyle insanın kalbine dokunan hakkı ergök, son zamanlarda sadece onun şiirlerini okuduğum ve yine değişeceğine emin olsam bile şu anlık anlaştığım favori şairim, hayatımda bir şiire ilk defa göz yaşı döktüğüm şiirlerin sahibi ahmet telli ve daha nicesi. hepsi beni bekliyor.
ne demiş şair;
bir şeyler olmasaydı
yazmak olmayacaktı
başka bir şey de olmasaydı
silmek olmayacaktı.
ve ben de şunu ekliyorum
birinin doğum günü olmasaydı
bu yazılar da olmayacaktı.
iyi geceler dilerim..