Televizyon tarihi tetkik edildiğinde bazı eserlerin yalnızca bir eğlence vasıtası olmadığı görülür. Bunlar aynı zamanda yaşadıkları devrin zihniyetini, estetik anlayışını ve insan tasavvurunu yansıtan kültürel vesikalardır. True Detective de XXI. asır televizyonculuğunun böyle eserlerinden biridir. Lakin burada mühim bir husus…devamıTelevizyon tarihi tetkik edildiğinde bazı eserlerin yalnızca bir eğlence vasıtası olmadığı görülür. Bunlar aynı zamanda yaşadıkları devrin zihniyetini, estetik anlayışını ve insan tasavvurunu yansıtan kültürel vesikalardır. True Detective de XXI. asır televizyonculuğunun böyle eserlerinden biridir. Lakin burada mühim bir husus vardır: True Detective yekpare bir başarı hikâyesi değildir. Aksine, aynı çatı altında hem modern televizyonun en parlak başarılarından bazılarını hem de ciddi sanatsal savrulmaları barındıran enteresan bir vakadır.
Birinci sezonun gördüğü rağbet tesadüf değildir. Çünkü burada izleyiciye yalnızca bir cinayet soruşturması sunulmaz. Hikâye; din, kötülük, kader, insan tabiatı ve varoluş gibi kadim meselelerin etrafında örülür. Louisiana'nın bataklıklarla çevrili kasvetli coğrafyası yalnızca bir dekor vazifesi görmez; adeta hikâyenin üçüncü bir karakteri hâline gelir. Çürüyen kiliseler, terk edilmiş yapılar ve kırsal yoksulluk, anlatının merkezindeki ahlaki çöküşü tamamlayan unsurlardır.
Rust Cohle karakteri ise modern televizyon tarihinin en dikkat çekici figürlerinden biridir. Bu karakterde Schopenhauer'ın karamsarlığını, Nietzsche'nin bazı sorgulamalarını ve Emil Cioran'ın varoluşsal umutsuzluğunu görmek mümkündür. Rust'un insan bilincini "evrimin trajik bir hatası" olarak tanımlaması veya hayatın özünde anlamsız olduğu yönündeki görüşleri, diziyi sıradan polisiyelerden ayıran temel unsurlardandır. Buna karşılık Marty Hart daha geleneksel değerleri temsil eder. İki karakter arasındaki çatışma aslında iki farklı dünya görüşünün mücadelesidir.
Üçüncü sezon ise ilk sezon kadar yüksek sesle konuşmaz; fakat daha derinden işler. Burada merkeze alınan mesele kötülüğün metafizik boyutu değil, hafızanın kırılganlığıdır. İnsan yaşlandıkça yalnız bedenini değil, geçmişini de kaybetmeye başlar. Wayne Hays karakterinin farklı zaman dilimlerinde aynı olayla yeniden yüzleşmesi, seyirciye zamanın doğrusal değil, katmanlı bir tecrübe olduğunu hissettirir
Mahershala Ali'nin performansı da sezonun en kuvvetli taraflarından biridir. Gençlik, olgunluk ve ihtiyarlık dönemlerini aynı karakter içerisinde son derece inandırıcı biçimde canlandırır. Özellikle Alzheimer ve hafıza kaybı meselesinin ele alınışında büyük bir dramatik olgunluk görülmektedir. Birinci sezon insanın evrendeki yerini sorgularken, üçüncü sezon insanın kendi zihni içerisindeki kayboluşunu anlatır.
Buna mukabil ikinci sezon ciddi problemler taşır. İlk sezonun başarısından sonra beklentiler son derece yükselmiştir. Ancak senaryo çok fazla karakter ve olay örgüsünü aynı anda yürütmeye çalışırken odak noktasını kaybetmiştir. Hikâyenin merkezindeki yolsuzluk ve güç ilişkileri teorik olarak ilgi çekici görünse de anlatım dağınık olduğu için beklenen etkiyi yaratamamıştır. Colin Farrell'ın performansı dikkat çekici olsa da genel yapı ilk sezonun bütünlüğünden oldukça uzaktır
Dördüncü sezon, yani Night Country ise farklı bir problemle karşı karşıyadır. Alaska'nın kutup gecelerini fon olarak kullanması bakımından görsel açıdan etkileyicidir. Fakat anlatı ilerledikçe polisiye ile doğaüstü unsurlar arasındaki denge zayıflamaya başlar. İlk sezonun gizemli yapısı çoğu zaman rasyonel açıklamalarla desteklenirken, burada bazı olayların muğlak bırakılması ve korku türüne yaklaşılması eleştirilere yol açmıştır. Atmosfer güçlüdür; ancak güçlü atmosfer tek başına büyük bir eser ortaya çıkarmaya yetmez
Bir başka husus da dizinin bilimsel kavramları kullanış biçimidir. Rust Cohle'un konuşmalarında geçen Sicim Teorisi, M-Teorisi veya "Flat Circle" ifadeleri bazı seyirciler tarafından fiziksel gerçeklikler gibi algılanmaktadır. Hâlbuki burada yapılan şey bilim öğretmek değildir. Senarist Nic Pizzolatto, teorik fiziğin bazı kavramlarını felsefi ve edebî bir araç olarak kullanmaktadır
Mesela "zaman düz bir dairedir" ifadesi, modern kozmolojide kabul edilmiş bir gerçek değildir. Bu ifade daha ziyade Nietzsche'nin "ebedî dönüş" fikrini çağrıştıran sembolik bir metafordur. Amaç, insanın aynı acıları, hataları ve travmaları tekrar tekrar yaşadığı hissini kuvvetlendirmektir. Dolayısıyla Rust'un monologlarını fizik dersi gibi anlamak ciddi bir yanlış olur.
True Detective, televizyon tarihindeki en ilginç sanat hadiselerinden biridir. Birinci sezon varoluş ve kötülük üzerine, üçüncü sezon ise hafıza ve zaman üzerine kurulmuş son derece güçlü anlatılar sunar. İkinci ve dördüncü sezonlar ise aynı seviyeye ulaşamamış, serinin kendi içerisinde belirgin bir kalite farklılığı oluşturmuştur. Buna rağmen True Detective, modern televizyonun felsefeyle en yoğun temas kurabilmiş eserlerinden biri olarak hatırlanmaya devam edecektir.
Umarım ne demek istediğimi anlatabilmişimdir....