Hayatınızda ilk kez karşılaştığınız birine karşı aniden güçlü bir sevgi veya ilgi duyduğunuz oldu mu? Sanki çok önceden tanıyormuşsunuz hissi.. Aranızda muazzam bir bağ kurma potansiyeli gördüğünüz kuvvetli bir sezgi... Bu durumun aslında çok gerçekçi bir sebebi olduğunu söylesem? “Hiç…devamıHayatınızda ilk kez karşılaştığınız birine karşı aniden güçlü bir sevgi veya ilgi duyduğunuz oldu mu? Sanki çok önceden tanıyormuşsunuz hissi.. Aranızda muazzam bir bağ kurma potansiyeli gördüğünüz kuvvetli bir sezgi... Bu durumun aslında çok gerçekçi bir sebebi olduğunu söylesem?
“Hiç şüphesiz bedenler birbiriyle tanışıp kaynaştığı gibi, ruhlar da Allah sevgisiyle birbirlerini tanırlar ve severler. Zâhiren hiç karşılaşmamış, tanışmamış olsalar ve oturdukları yerler birbirinden çok uzak da olsa bu böyledir.”
(Târihu Dımeşk; Siyeru Â’lâmin-Nubelâ; Hilye)
Alimler ve arifler tarafından dile getirilen bu hikmetli söz, aslında Resulullah’ın ﷺ şu meşhur hadis-i şerifine yapılmış harika bir şerh niteliğindedir:
"Ruhlar, bir araya gelmiş topluluklar gibidir. Tanışıp uyuşanlar kaynaşır, tanışıp uyuşamayanlar ise ayrışır." (Buhârî, Müslim)
Ruhların birbirini çekmesi ve kaynaşması, bedenlerden önce yaratıldıkları Bezm-i Elest yani Ruhlar Alemi ile doğrudan ilgilidir. Orada ruhlar, kendi aralarında da vakit geçirmiş ve birbirleriyle etkileşime girmiştir. Ruhlar alemi bizim asıl memleketimiz, dünya ise bir gurbettir. İnsan, gurbette kendi memleketinden, birine rastladığında nasıl tarif edilemez bir sevinç ve tanıdıklık hissederse; dünyada ruh dengini bulduğunda da hissettiği şey tam olarak budur.
Bu hakikatin yansımaları Batı felsefesinde de kendine yer bulmuştur. Felsefe tarihinde ruh eşi kavramını ilk kez ortaya atan Platon, Symposion diyaloglarında bu durumu; insanların dünyadaki derin bağlarını, kayıp parçalarını bulma ve hatırlama süreci olarak nitelendirir.
Goethe ise, ruhların birbirini çekmesi ve o tarifsiz aşinalık hissi üzerine şunları söyler:
“İnsanlar da tıpkı kimyasal maddeler gibidir. Bazı ruhlar karşılaştıklarında aralarında kaçınılmaz, önüne geçilemez bir çekim ve akrabalık doğar. Bu iradi bir şey değildir; doğanın ve ruhun gizli bir kanunudur.”
Ruhların ezelden gelen bu yakınlığı her ne kadar dostluk kavramı üzerinden de düşünülebilse de, asıl yankısını modern dünyadaki 'ruh eşi' kavramında bulmuştur. Eğer ruh eşini; yanındayken kendinizi tamamen güvende hissettiğiniz, değerlerinizin, ahlakınızın ve dünyaya bakışınızın bütünleştiği bir hayat arkadaşı olarak tanımlarsak; böyle bir birliktelik, evlilik yolculuğu için muazzam bir lütuftur. İbn Hazm’ın dediği gibi; kişi kendisine benzeyende sükunet bulur.
Ancak burada kritik bir eşik var: Karşınızdaki kişi ruh eşiniz dahi olsa, onun da bir insan olduğu unutulmamalıdır. İnsan, hatasıyla ve kusuruyla kabul gördüğünde değerlidir. Çünkü ruh eşi olmak dikensiz bir gül bahçesi vadetmez; hayat yolunda düştüğün yerden birlikte kalkabilmeyi ve birbirine omuz verebilmeyi gerektirir.
Bu inanışa gönülden katılan biri olarak, sözlerimi bu düşünceyle paralel olan Kur’an-ı Kerim’deki bir dua ile bitirmek istiyorum:
“Rabbimiz! Bize göz aydınlığı eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takvâ sahiplerine önder kıl.” (Furkan Suresi, 74)