Christopher Nolan’ın kardeşi Jonathan Nolan’ın yazdığı Memento Mori adlı kısa hikâyeden uyarlanan Memento,Nolan kardeşlerin birlikte yaptığı ilk büyük iş sayılıyor. Film, kısa süreli hafıza kaybı yaşayan Leonard Shelby’nin hikâyesini anlatıyor. Leonard yeni anılar oluşturamadığı için hayatını notlar, fotoğraflar ve vücuduna…devamıChristopher Nolan’ın kardeşi Jonathan Nolan’ın yazdığı Memento Mori adlı kısa hikâyeden uyarlanan Memento,Nolan kardeşlerin birlikte yaptığı ilk büyük iş sayılıyor.
Film, kısa süreli hafıza kaybı yaşayan Leonard Shelby’nin hikâyesini anlatıyor. Leonard yeni anılar oluşturamadığı için hayatını notlar, fotoğraflar ve vücuduna yaptığı dövmeler üzerinden düzenlemeye çalışıyor. Aynı zamanda karısının ölümünün arkasındaki kişiyi bulmaya uğraşıyor.
Nolan'ın kariyerini gerçekten başlatan yapım olarak da görülen Memento, izleyiciyi sadece hikâyeyle değil, zihinsel olarak da yoran filmlerden biri. Ama bu kötü anlamda bir yorgunluk değil daha çok sürekli düşünmeye zorlayan bir deneyim. İzleyenler film bittikten sonra ekrana boş boş bakıp ne izledim ben diye düşünüyorlar.Zaten bu yüzden yıllardır hâlâ konuşuluyor.
Filmin en meşhur yanı anlatım biçimi. Hikâye kronolojik gitmiyor; sahneler ters sırayla ilerliyor. İzleyici de Leonard gibi sürekli “az önce ne olmuştu?” hissini yaşamaya başlıyor. Bu yüzden film sadece bir gizemi anlatmıyor, aynı zamanda hafıza, kimlik, gerçeklik ve insanın kendine söylediği yalanlar üzerine psikolojik bir deneyime dönüşüyor.
Atmosfer olarak çok gösterişli değil büyük aksiyonlar veya dev prodüksiyon sahneleri yok ama genel olarak garip bir yalnızlık hissi hâkim. Otel odaları, boş mekanlar, soluk renkler, kısa diyaloglar… Her şey karakterin zihinsel durumuna hizmet ediyor gibi. Özellikle Leonard’ın hayatını notlarla,fotoğraflarla ve dövmelerle yönetmesi inanılmaz ilginç geliyor. Adam resmen kendi beyninin yerine dış dünyayı hafıza olarak kullanıyor. Bu fikir bile tek başına çok etkileyici.Kurgu yapısı da inanılmaz zekice,izlerken sürekli parçaları birleştiriyoruz. Özellikle finale yaklaştıkça film insanın zihninde tekrar tekrar dönmeye başlıyor. Birçok kişi filmi ikinci kez izlediğinde tamamen farklı bir deneyim yaşar çünkü ilk izleyişte kaçan detaylar sonradan çok anlamlı hâle gelir.
Film aynı zamanda hafıza meselesini çok rahatsız edici bir şekilde sorguluyor. İnsan gerçekten anıları sayesinde mi kim olur? Eğer geçmişini sürekli unutuyorsan hâlâ aynı insan mısındır? Daha da garibi, insan bazen kendine inanmak istediği şeyleri mi gerçek kabul eder? Film bunları bize direkt anlatmıyor ama arka planda sürekli hissettiriyor. O yüzden sadece bir gizem filmi değil; psikolojik olarak da ağır bir tarafı var.
Nolan’ın sonraki filmlerini düşününce burada onun tarzının temelini görmek mümkün. Inception, The Prestige ve Interstellar gibi yapımlarda da zaman, algı, hafıza ve gerçeklik oyunları var ama Memento daha ham bir film. Daha küçük çaplı ama daha kişisel hissettiriyor. Sanki genç bir yönetmenin “bakın zihnimde nasıl fikirler var” deme şekli gibi.
Başroldeki Guy Pearce bence aşırı underrated bir performans veriyor. Çünkü karakter sürekli aynı kafa karışıklığını yaşadığı için oyuncunun da bunu çok hassas oynaması gerekiyor. Bir sahnede kararlı görünürken birkaç saniye sonra tamamen kaybolmuş hissi verebiliyor. İzlerken bazen ona üzülüyorsun, bazen şüphe duyuyorsun, bazen de “acaba gerçekten neyin peşinde?” diye düşünüyorsun. Karakterin kırılganlığı çok gerçek hissettiriyor.
Kısacası Memento öyle herkesin rahatça açıp arka planda izleyebileceği bir film değil. Dikkat istiyor, sabır istiyor. Ama karşılığını fazlasıyla veriyor. İzledikten sonra uzun süre akılda kalan, insanın zihnini kurcalayan filmlerden biri. Özellikle psikolojik gerilim sevenler için modern klasik sayılmasının nedeni de bu.