“Şiir toplumu gerçekten ufak bir toplumdur. Zaten Türkiye şiire kapalı bir topluluk değil midir?” s.27 Çok fazla deneme okuyan biri değilim, ancak daha fazla okumam gerektiğini bu eserle anlamış oldum. Türk edebiyatının en özgün şairlerinden biri olarak kabul edilen, ikinci…devamı“Şiir toplumu gerçekten ufak bir toplumdur. Zaten Türkiye şiire kapalı bir topluluk değil midir?” s.27
Çok fazla deneme okuyan biri değilim, ancak daha fazla okumam gerektiğini bu eserle anlamış oldum. Türk edebiyatının en özgün şairlerinden biri olarak kabul edilen, ikinci yenicilerden Ece Ayhan’ın 1995 yılında yayımladığı eseri. Deneme türünün her yönden hakkını veren Ayhan; şiirden sinemaya, felsefeden siyasete kadar farklı alanlardaki görüş ve düşüncelerini, bazen ciddi bazen de mizahi bir tonda dile getirmiş. Entelektüel seviyesi son derece yüksek bir isim, bu nedenle çevresi çok gelişmiş -ancak yaşamının son yılları sıkıntılı olmuş.
Eser, benimde hayranlık duyduğum -değeri bilinmemiş- öykücü Sevim Burak ile başlıyor. Akabinde şiir sanatını teknik inceliklerini küçük bir piyes ile (kedili) mizahi tonda aktarıyor. Ts eliot’a gönderme de bulunuyor. Daha sonra sevdiği ve görüştüğü şairleri bir enstrümana benzetiyor. Daha sonra ise şiirlerinin iktidara gelmesini istemediğinden bahsediyor.. buraya kadar ikinci yeni rüzgarını almışsınızdır diye düşünüyorum.
Ece Ayhan’ın düşünce dünyası hayali unsurluların bütün kuvvetine rağmen, gerçek hayatın temeline bağlı durumda. Bu yönüyle takdir ettiğim bir isim oldu. Nerede ne söyleyeceğini iyi biliyor.
Eserin bütünü anlatmak istemiyorum, kaldı ki deneme olduğu için anlamsız gelecektir.
Sadece değinmek istediğim iki nokta var: bunlardan birincisi yaşına rağmen (toplumun eleştirilerini de göze alarak) Nilgün Marmara’ya aşık olmuş. Bunu açık bir şekilde söylemiyor ama belli ediyor. Genel olarak duygularını belli eden biri olmadığından eserlerinde (ve eminim diğer eserlerinde de) belli etmiyordur; ikinci olarak ise toplum içerisinde kendisine ve diğer akım üyelerine gelen eleştirilerin farkında olup, toplumun bu durumun altında yatan “nedenlere” cevap aramadığından şikayetçi olmuş. Bu noktada akım dışı bazı isimlerin (orhan veli, nazım hikmet gibi) değeri bilinmemesinden yakınmış. Özetle türk okurunun, şiir sanatını sınırladığını ve bu noktada sınır aşanların (ister şiir içinde isterse ideolojik olarak) cezalandırıldığını düşünüyor. Belki böyle söylemiyor ama ben okuduklarımdan bu anlamı çıkardım.
Ece Ayhan ve diğer önemli şairleri (şiir türü dışında) okumamız gerektiğini düşünüyorum.
Hoşuma giden alıntılardan bazıları şunlar;
“T.S. Eliot, hemen hiçbir şirinde, tıpkı besteci Beethoven gibi, hiç gülümsememiştir. (Evet, hiç gülmeyen şairler de vardır bilir misin? Tabii aptal aptal gülümseyen Ankaralı şairler gibi değil!) Ama bak T.S. Eliot, Kedilerin Adlandırılması şürinde biraz gülümsemiş olabilir, bıyık altından falan.” s.10
“Evet, düşünce ve şiir iç içe geçmiştir. Birbirine kenetlenerek çırılçıplak ayakta sevişen ve çift kıçlı bir toplum olan iki insan gibi! Hangisi şiir, hangisi düşünce? Ayıramazsın!” s.13
“Jim Jarmush'un Türk sinemasında, bir karşılığı olmasını isterdim. Öyle filmler çekmek için pek büyük paralar da gerekmiyor.” s.24
“Baba kavramı hep yüceltilir. Oysa gerek yok, sevmek sevmemek o kadar önemli değil. Kan bağı bir yere kadar geçerli. Onun üzerine dünyamızı kuramayız.” s.37
“İşlev olarak İkinci Yeni bitti. Cemal öldükten sonra bitmiştir. İkinci Yeni'de herkes birbirinin şiirine moral verirdi. Edip'in bir şiiri yayınlanırdı, benimki, İlhan'ınki, Cemal'inki yayınlanırdı ama arada bağlantı yoktu. Basketboldaki gibi 'time out' falan yok. Sezai Karakoç'la Edip Cansever karşılaşsalar birbirlerini tanımazlardı. Akım budur işte. Düşünce bakımından da farklıydık. Hepsi yalnızca şairdi. Düşüncede ağırlık vardı. Tarihi de kurcaladık. İkinci Yeni'nin sevilmeyişi, bundan ileri geldi. Özgünlüğü, amuda kalkmak sanıyorlar. Oysa olduğu gibi, alçakgönüllü davranmak asıl özgünlük. Yükselmek için, sevilmek için çaba göstermedik. Bizim öyle bir derdimiz yok. Şiirleri, görüşleri, düşünceleri dolaşıma atmak önemli.” s. 39-40
“Biz bu imajları hiç kullanmadık. Kendimiz başka karşılıklar bulmaya çalıştık. Cemal'e, Turgut'a, bana, en çok bana saldırı oldu. Biliyorum. Küfür de ettiler. Otuz senelik küfürler. Şairden bile saymazlar. Edebiyat dünyası işte. Düşünsel yönümüz ağır geliyor çünkü. Türk şiirinin içine ediyor Ece diyorlar. Amacım zaten bu. Bir şeyi yıkacaksın ki yeni bir şey kurula-bilsin. Ben kendi kuşağımı da sorgulamak zorundayım. Nazım Hikmet'i de. Dağlarca'yı da. Edip Cansever'i de. İnatçıyım ama, haklı inadıdır bu. Şiirde de zorluk oradan çıkıyor. Şiir şiirde kalamaz. Kalmamalıdır da. Tarih, coğrafya, felsefe, sosyoloji, etik... Hepsini içermeli şiir.” s. 41
“İnsanlar her şeyi yapabilir. O yüzden iyilik kötülük kavramları, her şeyi karşılamıyor. İnsan aynı zamanda kan-pislikten ibarettir. Dostoyevski "Tanrı yoksa her şey mübah mı" diye sorar. Tanrı öldü! Biliyorum. Ama insanın etik olarak sağlam olması lazım. Yüzyıllardan beri etik olarak sağlam olmanın kavgası var.” s. 46
“Fransız felsefecisi, çok ilginç ve özgün Louis Althusser de "İnsanın temel niteliği, tahmin edilemeyiş oluşudur" derdi. Böylesi bir yargıya varması beni çok ve uzun uzun düşündürmüştü. Hala da bu sözü enine boyuna düşünüyorum. Bu bakış aslında ortalığı karıştıran, kimi insanları ise küplere bindiren bir görüş de olabilir. Ben sivri, aykırı, daha önce hiç söylenmemiş 'ilk kez düşünceler'den hiç korkmuyorum. Gerçekte hiç kimseden ve hiçbir kurumdan da korkmam. Ama ne yapalım olgu olarak durum böyle. Ve maalesef her alanda ve her konuda da böyle.” s.58