Birkaç haftadır ağırdan aldığım yapılmayı bekleyen işlerim, gayelerim vardı. Ve bu ertelemeler bir çeşit huzursuzluk oluşturuyordu. Bu sabah nefis terbiyesi üzerine bir derse tevafuk ettim. Dinledikçe sorunuma dair bir aydınlanma hissettim. Aslında ilk odak, başarılmak istenen şey değildi. Önce bünyede,…devamıBirkaç haftadır ağırdan aldığım yapılmayı bekleyen işlerim, gayelerim vardı. Ve bu ertelemeler bir çeşit huzursuzluk oluşturuyordu. Bu sabah nefis terbiyesi üzerine bir derse tevafuk ettim. Dinledikçe sorunuma dair bir aydınlanma hissettim. Aslında ilk odak, başarılmak istenen şey değildi. Önce bünyede, isteme/yapma fiilini müspet ölçüde yerleştirmekti. Yani nefsi eğitmeden, yola çıkmaya ikna etmeden arzuladığımız noktalara varmak çok güç. İlk olarak yolcuyu düzeltmeli ki istenilen hedefe yolculuk mümkün ve de sağlıklı olsun.
Bahsettiğim o kıymetli dersin notlarını özetleyerek yazmak istiyorum. Biraz uzun fakat sabredip okursanız istifade edeceğinizi ümit ediyorum.
Nefis Terbiyesi:
Hadis-i şerifte Efendimiz ﷺ şöyle buyurmaktadır: "Rabbim beni terbiye etti ve ne güzel terbiye etti."
Terbiye; bir şeyin olması gereken şekle, kıvama ve olgunluğa ulaştırılmasıdır. Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam'ın üzerindeki bu terbiye tesiri, yalnızca Allah’a aittir ve O, mutlak tasarruf yetkisine sahiptir. Hatta Rabbimiz, bu terbiyenin tamamen Kendisine ait olduğunu göstermek için Efendimiz’i ﷺ küçük yaşta hem yetim, hem öksüz, hem de ümmî bırakmıştır.
Şayet anne ve babası olgunluk yaşına kadar yanında olsaydı, belki de şöyle diyecektik: "Şu güzel ahlakı annesi Amine Annemizden, şu güzel ahlakı ise babası Abdullah'tan aldı." Ya da "Şöyle nitelikli bir kitap okudu da bu ahlakı edindi" diyecektik.
Nihayetinde Muhammed Mustafa Aleyhissalatu Vesselam; o güzel ahlakın, şahsiyetin ve terbiyenin yalnızca Allah'a ait olduğunu yansıtan en mübarek aynadır.
Özetle, hayatımıza yön veren temel parametreler nelerdir? İşte kişinin Rabbi, tam olarak hayatını kendisine göre şekillendirdiği o şeydir.
Eğer bizi yönlendiren esaslar Allah’ın Kur'an'da beyan ettiği hakikatlerse Rabbimiz Allah'tır. Fakat hayatımızı Allah'ın rızası değil de başka hırslar veya korkular şekillendiriyorsa, Rabbimiz onlar haline gelmiş demektir. İşte Allah, bu hakikati kavrayıp idrak etmemiz için bizi bu dünya imtihan sahnesine göndermiştir.
Demir terbiye edilir, bıçak; Un terbiye edilir, ekmek; Kum terbiye edilir, cam yapılır. Kısacası terbiye; bir varlığı hedeflenen kıvama getirmek ve ona istenen şekli vermektir. Bu hakikatin doğrudan insan ruhuna bakan çok önemli bir yönü vardır:
Şayet ham bir odun terbiyeyi reddeder de "Bana dokunmayın, benliğime karışmayın, üzerimde keski veya bıçak izi istemiyorum" derse, alacağı birkaç kaçınılmaz darbenin ardından gideceği tek yer ateş olur. Fakat aynı odun gerekli terbiyeye razı gelip "Beni kesin, biçin, zımparalayın, vernikleyin; ben bu zahmete sabredeceğim" derse, bir sultanın sarayında baş köşeyi süsleyen muazzam bir masaya dönüşür ve yüzyıllarca el üstünde tutulur.
İşte bizim nefsimiz de dünyaya geldiğinde tıpkı o ham odun kıvamındadır. Bütün mesele; terbiyenin getirdiği meşakkate sabredip bir sultan masası gibi değerlenmeyi seçmek ya da ham kalıp ziyan olmaya razı gelmektir.
Şu dünyada terbiye sürecinden geçmeden kabul ettiğimiz hiçbir şey yokken, nefsin terbiyesiz kalması düşünülemez. Nefis de bir duygu olduğundan, ne kadar zor olursa olsun terbiye edilebilir. Nitekim insanoğlu sirklerdeki aslanları, kaplumbağaları, hatta karıncaları bile terbiye etmiştir. Nefsi dizginlemek bunlardan çok daha çetin olsa da kesinlikle mümkündür.
Nefsi neden terbiye etmek zorundayız? Çünkü onu tamamen söküp atamayız. Terk edemediğimiz bir duyguyu mecburen eğitmekle mükellefiz. Bu, güneşin varlığından bile daha kıymetli bir meseledir.
Bir tehlikeli mesele de enaniyettir. Enaniyet, insanın kendi “ben”ini ve nefsinin isteklerini hayatın odak noktası haline getirmesidir. Kişinin benliğinde enaniyetin kökleşmesinin temel sebebi, nefsini terbiye etmeyip serbest bırakmasıdır.
Şu ayrımı iyi kavramak gerekir: Kendini başkalarından üstün görüp büyüklenmeye kibir denir. Ancak bir insanda kibir olmadığı hâlde güçlü bir enaniyet bulunabilir. Örneğin bir kişi kimseden kötü konuşmaz, gıybet etmez, yalan söylemez; fakat odasına çekilip saatlerce vaktini boş işlerle tüketir. Bu insan kibirli değildir ama enaniyetlidir. Çünkü Allah'a kulluk etmek varken tamamen kendi canının istediği gibi yaşamaktadır.
Küfür, ucup (kendini beğenme), riya ve gösteriş gibi bütün manevi hastalıklar bu enaniyet toprağında yeşerir. Dolayısıyla nefis terbiyesinde üstesinden gelinmesi gereken asıl mesele enaniyettir.
Nefis, hakikat anlatılırken farklı metaforlara benzetilir: Yer yer köpeğe, yunus balığına, akrebe, yılana.. Fakat onun doğasını anlamak için en uygun benzetmelerden biri de yabani attır.
Nefsin yapısı gereği arzuladığı şey hayvani bir serbestliktir: "Yiyeyim, içeyim, gezeyim; ama kimse bana karışmasın, benim irademin üstüne başka bir irade koymasın." Nitekim dağdaki yabani atlar da evcilleşmek istemez, sürekli kaçar. Çünkü üzerlerine gem vurulduğu anda dizginlerin süvarinin eline geçeceğini bilirler.
Nefis de tıpkı o yabani at gibi kuralsız, sınırlandırılmamış hayvani bir hürriyet arayışındadır. Üzerinde hiçbir otorite kabul etmek istemez; yönlendirilmeye gelemez, uyarılmaktan hoşlanmaz. Hiçbir kurala ve disipline girmemeyi özgürlük zanneder. Oysa bir iradeye tabi olmaksızın sadece içgüdülerle hareket etmek, özgürlük değil hayvaniyettir.
Mutlak hürriyet yalnızca hayvanlara mahsustur ve bunun kaçınılmaz sonucu vahşettir. İnsanın hürriyeti ise sınırlıdır. Nitekim Risale-i Nur’da bu hakikat şöyle ifade edilir: "İnsanlar hür oldular ama yine Abdullah'tırlar." Yani ne kadar özgür olurlarsa olsunlar, neticede Allah’ın kuludurlar.
Gerçek kulluktaki lezzeti ve gücü tadan hakiki müminler ise bu bağlılığı en büyük özgürlük saymış ve şöyle demişlerdir: "Ben senin zindanında olduğum günden beri hür ve özgürüm."
Bizim asıl komutanımız kalbimizdir. İçimizdeki mekanizmada süvari kalbi, at ise nefsi temsil eder. Kontrol nefse geçtiğinde artık insan ona binemez; aksine nefis insanın sırtına biner.
Kimin kime bindiği ise tamamen gittiği yönden anlaşılır. Eğer at başını alıp çayıra, ahıra, yani yemeye ve rahata gidiyorsa kontrol attadır; yok eğer at cihada, hakikate ve hayra koşuyorsa kontrol süvaridedir.
Sabah gözümüzü açtığımızda zihnimizi yalnızca "Ne yesem, ne giysem, nereye gitsem, rahatımı nasıl sağlasam?" düşünceleri kaplıyorsa, kontrol tamamen atın elindedir. İnsanlar buna özgürlük der; oysa at serbest kalırken süvari olan ruh mahkûm olmuştur. Süvari "Beni Kur'an'ın hakikatleriyle besle" diye haykırırken, at "Boş ver, hiç sorumluluk alma" diyerek dizginleri ele geçirir. Bütün yetkiyi içindeki hayvana devredip onun isteklerine mahkûm yaşamak özgürlük değil, esarettir.
Nefsine her uyan insan imanını kaybetmiş midir? Şüphesiz hayır. Buradaki mesele imansızlık değil, hayvaniyetin insaniyete galip geldiği bir mağlubiyettir. Süvari olan kalbin gücü, at olan nefsi dizginlemeye yetmez. İradeyi kullanmadan süvariyi güçlendirmek imkansızdır.
Kontrolden çıkan at için "gemi azıya aldı" denir. Bu atı terbiye etmek için önce yemini, sonra gemini çekmek; yani nefsin beslendiği kanalları kesmek gerekir. Eskiler bunu kıllet-i taam (az yeme), kıllet-i kelam (az konuşma) ve kıllet-i menam (az uyuma) ilkeleriyle uygulamışlardır.
Esas olan nefsi öldürmek değil, yönünü hayra çevirerek ıslah etmektir. Unutulmamalıdır ki atın maması süvariyi doyurmaz; ruhun ve kalbin açlığı bedensel zevklerle giderilemez. Süvarinin gerçek gıdası ancak imandır.
İnsan-ı kâmil olma yolculuğu üç temel kulvarda ilerler: nefsin tezkiyesi (temizlenmesi), kalbin tasfiyesi (saflaştırılması) ve aklın nurlandırılması.
Tarih boyunca bu manevi terbiyeyi sağlamak adına iki büyük ekol öne çıkmıştır: Şah-ı Abdülkadir Geylânî Hazretleri’nin öncülük ettiği Kadirilik ve Şah-ı Nakşibend Muhammed Bahauddin Hazretleri’nin kurduğu Nakşilik.
Bu iki yol arasındaki temel fark, yöntemsel önceliklerinde yatar. Kadirilik ekolü nefis merkezlidir; Nüfus-ı Seb'a (nefsin yedi mertebesi) üzerinden nefsin arındırılmasını hedefler. Amaç, atı (nefsi) perhiz ve riyazetle güçsüzleştirerek süvariyi (kalbi) esir almasını engellemektir. Bu yüzden zikirleri, adeta nefse hitap edercesine cehrî (sesli) icra edilir.
Nakşilik ekolünde ise merkezde kalp vardır. Latife-i Aşara (on manevi merkez) anlayışıyla süvariyi (kalbi ve ruhu) güçlendirmeyi esas alırlar. Zikir, ilim, evrad ve hizmet vasıtasıyla ruh o kadar kuvvetlendirilir ki, at ne kadar güçlü olursa olsun dizginlenebilir hâle gelir. Bu nedenle zikirleri, doğrudan kalbe hitap eden hafî (gizli/sessiz) tarzda yapılır.
Günümüzde insanlar ilk olarak nefislerinden veya kalplerinden değil, akıllarından bozuluyorlar. Gençlerin ve öğrencilerin ateizme veya deizme kaymasının sebebi nefsani bir arzudan önce aklın vesveselerle zehirlenmesidir. Zübeyr Gündüzalp'in bir sözü vardır, "Eski zamanda dalalet cehaletten geliyordu. Bu zaman dalaleti ise Kur'an'a ve imana taarruz fen, felsefe ve ilimden geliyor. Bunun izalesi müşküldür."
Çünkü amele dönüşmeyen, faydası olmayan ve kalbe dokunmayan ilim, insanı sadece gaflete götürür. Osmanlı’nın son dönemlerindeki gerilemenin en büyük sebeplerinden biri de ilmiye sınıfının bozulmasıdır. Peygamber Efendimiz ﷺ Tirmizî’de geçen hadis-i şerifinde boşuna şöyle buyurmamıştır:
"Faydasız ilimden Allah'a sığınırım."
Evet, kalp hala komutandır; ancak akıl çok büyük bir pay sahibi olmuştur. Bu yüzden nefsi tezkiye etmek ve kalbi güçlendirmekle birlikte, aklı da mutlaka iman hakikatleriyle nurlandırmak zorundayız.
Aklın nurlandırılması bu asırda bu kadar hayati bir noktaya geldiği için, dönemin en büyük ibadeti tefekkür olmuştur. Hadis-i şerifte şöyle buyrulur:
"Bir saat tefekkür, bir yıl nafile ibadetten hayırlıdır."
Rabbim beni niye gönderdi, neyden memnun olur, bir kuşu neden yaratmış diye dalarak düşünmek bu asırda aklın nurlanması için en önemli ibadet kaynağıdır. Dünyada birçok ilme ve makama sahip olurken, bizi yaratana dair iman hakikatlerinde aynı derinliğe ulaşamıyorsak kendimize yazık ediyoruz demektir.
| Nefis Terbiyesi Dersi - Mehmet Yıldız
| Notlarım
Buraya kadar okuduysanız nefis terbiyesinde maşallahınız var diyebiliriz. Selametle. :)