Adam Phillips’i ilk kez youtube’da gördüğüm 5 dakikalık bir video ile tanımıştım. O kadar içten ve samimi konuşuyordu ki, beni hemen etkilemişti ve kitaplarını alıp okumak istemiştim. Araştırdığım kadarıyla en çok ilgi gören eseri bu. Detaylara inmeden önce belirtmeliyim ki;…devamıAdam Phillips’i ilk kez youtube’da gördüğüm 5 dakikalık bir video ile tanımıştım. O kadar içten ve samimi konuşuyordu ki, beni hemen etkilemişti ve kitaplarını alıp okumak istemiştim.
Araştırdığım kadarıyla en çok ilgi gören eseri bu. Detaylara inmeden önce belirtmeliyim ki; kitabın adı ile içeriği -kanımca- uyumsuz. Tabi bu kötü olduğu anlamına gelmiyor; son derece etkileyici bir çalışma. Bir akademisyen olmamasına rağmen son derece iyi yazılmış.
Olur da okumayı düşünenler varsa, onlar için faydalı olacak bir paylaşım; zira bu eserden önce okunması ve bilinmesi gereken birtakım şeyler var. Aksi taktirde anlamsız ve sıkıcı gelebilir, ki gelecektir de.
İlk olarak belirtmem gereken şey, phillips konularını sürekli olarak edebiyat (özellikle tragedyalar) ve psikolojik eserlerle karşılaştırarak anlatma gereği duymuş. Bu noktada özellikle Shakespeare; başta Othello olmak üzere Kral Lear ve Macbeth’i okumuş olmanız gerekiyor, okumadıysanız bile konuyu -veyahut karakterlerinin konumunu (nedenleri ile birlikte) duymuş, aşina olmanız gerekiyor.
Bir diğer nokta ise Freud başta olmak üzere birtakım psikologların fikirlerini fazlaca benimsiyor; bu noktada sıkılırsanız devam etmenizi öneririm. Phillips, okuyucunun nerede sıkılacağını biliyormuşcasına sürekli dengede tutuyor.
Son olarak cümle içinde cümleyi ve parantezi çok seviyor. Yoğun cümlelere alışkın değilseniz sıkılabilirsiniz.
Kitap sırasıyla;
- Hüsran Üzerine
- Kavrayamamak Üzerine
- Yanına Kar Kalmak Üzerine
- Çıkıp Gitmek Üzerine
- Tatmin Üzerine
- Deli Rolü Üzerine
Konuları üzerinde duruyor. Zaman zaman birbirleriyle (örneğin deliliği, tatmin ile)harmanlıyor. Verdiği örnekler çok net ve düşündürtücü. Fazla bir altyapım olmamasına rağmen beni yormadı. Bence övgüyü hak eden bir psikoterapist. Sizlere tavsiye ediyorum, ben kesinlikle diğer kitaplarını okuyacağım.
“İsteklerimiz her daim rekabet içindedir ve çoğunlukla da birbiriyle çelişir, dolayısıyla seçim yaparken temel unsurlar feda edilir. Yaşam, insanlar öyle her istediklerini elde edemedi diye değil, arzuları kendilerine hasar vermeye başladığında, istedikleri şey katlanılmaz kayıplara gebe olduğunda trajik bir hal alır.” s. 12
.
.
Disowning Knowledge (Bilgiyi Reddetmek) adlı kitabında Stanley Cavell, Kral Lear üzerine kaleme aldığı muazzam yazısında (‘Sevgiden Doğan Sakınım’) soyle der: ‘Tragedyayı doğuran şey, dünyanın bizi
değişime maruz bırakmasına izin vermektense onu katletmeyi yeğlememizdir.’ Başkalarının bizi değiştirmesine müsaade etmektense her şeyi yok etmeyi yeğleriz, zira hayatımızın başında birtakım insanların bizi nasıl değiştirdiğine dair güçlü hatıralarımız vardır - bu insanlar sanki sihirli değnekleri varmış gibi ıstırabımızı saadete dönüştürmüştür, bizimse o zamanlar tek yapabildiğimiz sıkıntı emareleri gösterip birinin mesajı almasını ummak olmuştur. Birinci perdenin birinci sahnesinde, değişime maruz kalmaktansa dünyayı katleden Cordelia değil Lear'dır. Cavell değişmeye, kendi deyimiyle değişime maruz kalmaya hep bir alternatif aradığımızı ima eder. Kökeni çok eskilere dayanan hüsran sahnesi, bir dönüşüm sahnesidir. Her şey değişmemek adına neleri göze alacağımıza bağlıdır.” s.18
.
.
“Freud basit bir süreci tanımlıyor: Açsınız, leziz bir yemek fantazisi kuruyorsunuz, bu fantazi sizi doyurmuyor, beslenmenize ya da doymanıza yol açmıyor ve tahayyül ettiğiniz bu yemeği gerçek dünyada nasıl bulabileceginizi düşünmeye başlıyorsunuz.
Burada sürecin başında halüsinasyonlar yani fantaziler vardır ve sonunda da arzuladığınız yemeği gerçek dünyada elde etmeye çalışırsınız. Bu yemek en iyi ihtimalle esas istediğinize yaklaşmaktan öteye geçemez, ama gerçekten yiyebileceğiniz bir şey olma avantajı taşır. Kritik nokta beklenen tatminin gerçekleşmemesi, hayal edilenin gelmemesidir; arzu eden bireyi gerçekliğe sevk eden şey hayal kırıklığıdır. Hüsran karşısında bireyin müracaat ettiği ilk yol, fantazi vasıtasıyla mükemmel ve hüsran yaratmayan bir figür oluşturarak kendini tatmin etmektir. Bu başarısızlığa uğrayınca geriye sadece gerçekliğe dönmek kalır. Önceden arzulanan tatminin başarısızlıkla sonuçlanması daha gerçekçi bir tatmin olasılığına yol açar. Fantazi yoluyla tatmin işe yaramayınca birey "dış dünyadaki gerçek durumlara dair bir tasarım oluşturmaya karar verip onları fiilen değiştirmeye çalışma yoluna gider," der Freud.” s. 27
.
.
“Hayatımızda neyin eksik olduğunu bilemeyebiliriz ama bir şeyin eksik, noksan, erişilmez olması deneyimini biliriz. Ne olduğunu her zaman bilemesek de kavrayamadığımız bir şey olduğunu biliriz. Ama o şey ne olursa olsun -espri, konunun özü, şiir- tercihimiz onu kavramak yönündedir. Bu kati tercih de bir şeyleri isteme şeklimizle ve nasıl istememiz gerektiği yönünde aldığımız eğitimle ilgili bir ipucudur.” s. 39
.
.
“(Toplum eleştirmeni Theodor Adorno Ästhetische Theorie [Estetik Kuramı] adlı eserinde modern sanatın vazifesinin, ‘ne olduğunu bilmedigimiz şeyler yapmak’ olduğunu söylemiştir.) Sanki bazı şeyleri kavramak, onları düzgün biçimde açıkayabilmek o şeylerin doğasını yanlış tanımak, anlam istenciyle ya da anlamı güya ifade ederek deneyimi önceden belirlemek demektir. Ne zaman deneyim rahatsız edici olsa anlam empoze edilir; başka bir "modernist" sanatçı olan psikanalist de işte bu sebeple hastanın ne demek istediği hakkında değil ne dediği hakkında konuşmak ister. Hedef kitle sanatçının kendilerinden ne beklediğini ve istediğini çıkaramaz ve aslında amaç da bu olabilir; sanatçının kendisi de bunu bilemeyebilir. Ya kavrayamamak kavramak haline gelir (şair John Ashbery, ‘yaptığın sanat ne kadar kötüyse hakkında konuşmak o kadar kolaydır,’ demiştir) ya da hedef kitle bilfiil kavramaktan alıkonuluyorsa bununla ilişkili olarak başka bir şey mümkün hale gelir. Yazarın okurdan ne istediğini saptayamamak, okurun kavrama imkânlarının tüketilmesi, okuru -şayet ilgisi yeterince celp edilmişse- başka bir şey yapmaya iter.” s. 44-45
.
.
“Bireysel olarak alt etmeye çalıştığımız kurallara toplu halde onay veririz. Ve kuralları çiğnediğimiz halde cezasız kalmanın tatmin edici olması da, onların bizim için fazlasıyla önem arz etmesine bağlıdır. Bireyselliğin böyle yüceltilmesinde iki durum birden söz konusudur: Hem daha yüksek otoritelere hem de cezadan kurtulmaya inanırız. Başlangıçta, en azından demokratik bir düzende kanunları kabul ettiğinizde onlara uyacağınız fikri hâkimdi. Ardından, kuralları kabul ettikten sonra onları yakalanmadan çiğnemeye çalışma fikri ortaya çıktı ve böylece hem kurallar oldukları yerde kaldı hem de istediğinizi elde etme şansına eriştiniz. Yanına kâr kalma dünyasında arzunuz kuralların değişmesi değildir; hatta yanınıza kâr kalması tatmin sebebinizse kurallara bel bağlarsınız. Böyle bir dünyada arzunuz kurallar tarafından kısıtlanmamanın bir yolunu bulmaktır. Kuralları sadece yaptığınızın yanınıza kâr kalmasına son vermek istiyorsanız değiştirirsiniz. Artık vatanseverlik, ulus-devlete sadakat kimsenin yanına kâr kalmıyor. Görünen o ki bu yeni yanına-kâr-kalma ahlakı, içinde suç olmayan bir dünya; iç-selleştirilmiş otoritelere ve vicdana yer olmayan, yalnızca cezadan muafiyet sağlayacak dış otoritelerin yer aldığı bir dünya.” s. 86-87
.
.
“Çekip gittiğimizde, sanki çok biliyoruzdur: Kalırsak neler olacağı hakkında, bilebileceğimizden çok daha fazlasını biliyormuş gibi davranırız. Kendimizi belli şeylerden kurtarmak adına gelecekle ilgili her şeyi biliyormuş numarası yapmamız gerekir ve bunu kabul etmek illa zulme (mazoşistçe) katlanılmasını öğütlemek değil, seçenekler hakkında farklı şekilde düşünmektir. Bazen, belki de farkına vardığımızdan daha sık, yaşadığımız deneyimlerden ziyade yaşamadığımız deneyimlerle ilgili bilgiye sahipmişiz gibi sürdürürüz hayatımızı.” s. 99
.
.
“Tragedyaların sonunda tragedya kahramanları, kendi tatminleriyle ilgili yanlış fikirlere kapılmış olduklarını keşfederler. Ya da daha ziyade, kendisi fark etsin etmesin, tragedya kahramanıyla ilgili açığa çıkan şey bu olur. Kendisini tatmin edeceğine inandığı -en temel anlamıyla istediği veya istediğini sandığı- bir şey vardır ve bunun peşinden koşarken hem kendini mahveder hem de ortalığı kasıp kavurur. Lear, Othello ve Macbeth, Wittgen-stein'ın bir imgenin "büyüsüne kapılmak" şeklindeki meşhur tabirinin çarpıcı örnekleridir. Ne istediklerini o denli iyi bilmelerinin sebebi bir ölçüde o şeyin yaratacağı tatmini zihinlerinde can-andırabilmeleridir. Arzu her daim beraberinde zihinde canlandırmayı da getirir, ama bu çoğunlukla örtük, bilinçdışı bir imge-dir. Gerçekliğin dayatması imgeyi bilinçdışı kılar. Tatmin gerçekleşmeden önce zihnimizde vuku bulur, yani tatmin önce bir hakikat biçimi olarak meydana çıkar (bir şeyden emin olma durumları yetişkinlerin bu öncül tatmin fantazisine en yaklaştıkları anlardır). Fantazide istemek hep bir garantiyle, gerçekleşme garantisi olmasa bile erişildiğinde nasıl bir tatmin yaşanacağının garantisiyle geliyor gibidir. Veya ne tür bir tatmin yaşanacağından -suçlu ortaya çıkarıldıktan sonra Oidipus'un ve durumun nasıl olacağından- şüphe duyulmaz. Varsayılan bir mutlu sondur bu. Tereddüdümüz aradığımız tatmine erişip erişemeyeceğimiz yönündedir, söz konusu tatminin doğasına ilişkin değil. Othello bu açıdan son derece ilginç bir örnektir, zira oyundaki herkes ne istediğinden emindir ve sadece o şeyi elde etmeyi başarıp başaramayacağından kuşku duyar.” s. 115-116