Spoiler içeriyor
5 oscar sahibi Meksikalı yönetmen Alejandro Gonzalez Inarrutu’nun dört yıl aradan sonra çektiği yeni filmi. Bolca Amerika ve kapitalizm eleştirisi içeren film; sahte liberal zenginlerin (bir açıdan “Nouveau riche”), fosil yakıt (petrol) hegemonyasının ve emperyalist sistemin menfaatler doğrultusunda sermayelerini nasıl…devamı5 oscar sahibi Meksikalı yönetmen Alejandro Gonzalez Inarrutu’nun dört yıl aradan sonra çektiği yeni filmi. Bolca Amerika ve kapitalizm eleştirisi içeren film; sahte liberal zenginlerin (bir açıdan “Nouveau riche”), fosil yakıt (petrol) hegemonyasının ve emperyalist sistemin menfaatler doğrultusunda sermayelerini nasıl hayasızca ve bencilce kullanabileceklerini, bunun sonucunda da hiçbir pişmanlık duymayacaklarını gözler önüne seriyor. Kara komedinin sınırlarını aşan, bu yönüyle de muhtemelen seyirciyi ikiye bölecek bir yapıya sahip. İnarritu’nun otör biçimi baştan sona etkin. Bir önceki filmi “Bardo (2022)”daki kaotik yapı bu filmde de -konuya göre- kendini hissettirdi.
Klişe olarak görülen iş adamı figürü, zenginliğin doruğundaki bencil adama dönüşüyor. Petrol patronu olan “Digger Rockwell” her şeyi kontrol edebileceğini sanan kibirli egosu ile, dünyayı ve doğayı öyle bir noktaya getirir ki artık ekolojik denge bozulur ve bu zarar asla düzeltilemez bir boyuta ulaşır. Digger kapitalizmin (kendi gücünün), doğa (filmde yer alan buzul parça) karşısında nasıl yıkılabileceğini açık bir biçimde gösterir. Amerikan rüyası etrafında şekillenen “petrol sefası” endüstriyel boyutta tezahürü olarak görülmekte.. Burada doğrudan bir tür “Petro-ekonomi” algılanmamalı; kanımca Digger karakterinin altında daha çok, kapital dünyanın saf ve acımasız aç gözlülüğü yatmakta. Özellikle mahkemevari salonda yaptığı basın açıklamasında, liberal zenginliğin sadece bir enerji bağımlılığı olmadığı, akisne doğanın tahakküm altına alınmasını ve sömürülmesini meşrulaştıran “gizli” neo-liberal bir ideoloji olduğu vurgusunu yapar.
Digger, sinematografik biçimin sarsıcı kılan en temel kırılmayı, anlatının ilk çeyreğinden sonra seyirciye dayattığı ontolojik ikilemle gerçekleştirir. Film ilerledikçe, ekrana yansıyan bu grotesk kapitalist tablonun mutlak bir gerçeklikten ziyade, ekolojik olarak çökmüş kıyamet sonrası (kesinlikle post-apokaliptik diyebileceğimiz -ama garip şekilde sadece sonlara doğru hissettiğimiz-) bir gelecekte var olma mücadelesi veren topluluklar tarafından sahnelenen “Fossil Fools” (yanlış hatırlamıyorsam adı böyleydi) adlı bir tiyatro oyununun sinematik versiyonu olduğu anlaşılır. Daha önce “Birdman” filminde karşımıza çıkan “metatiyatro” (film içerisinde yer alan hikayeden bağımsız kurmaca -oyun-) bu filmde de karşımıza çıkıyor. Bu iç içe geçen anlatı evreni vasıtasıyla; Amerika başkanının sergilediği nükleer tetikçilik refleksleri ve paranoyalar üzerinden Rusya ve Çin (Amerikanın kendisine rakip gördüğü en güçlü iki ülke) eksenindeki küresel hegemonya savaşları ile emperyalist güç çatışmalarının dünyayı sürüklediği uçurumu gözler önüne serer.
Inarritu, Trump dönemi Amerika’sının popülist ve performatif (aynı zamanda serbest siyaset) mekanizmalarına ve bu mekanizmaların iklim krizini inkar eden görüşüne eleştiride bulunur. Ham petrolün ve endüstriyel gücün, küresel ölçekte nasıl bir yıkım üretebileceğini görsel bir ihtişamla fakat grotesk (burada bir parantez açmak gerekir, zira bu grotesk mizansen ilginç bir şekilde -neredeyse tamamı- iç mekan üzerinden oluşturulmuş. Tabi hikayesi gereği normal gelebilir ancak tipik bir inarritu filminde pek göremeyeceğimiz bir tercih.) bir tonla işler. Digger’ın yarattığı kaosu (mecburiyetten dolayı) kendi elleriyle “kurtarmaya” kalkışması, kapitalist sistemin krizleri kendi ürettiği araçlarla çözme illüzyonunun (solutionism -çözümcülük-) ironik ve eleştirel bir dışavurumudur.
Yönetmen Inarritu, söz konusu katmanlı kurguyu oluştururken “klasik Hollywood” dramaturjisinin kalıplarını bilinçli olarak yıkarak yapısöküme uğratır. İzleyici olarak alışık olduğumuz “güvenli alan”dan uzaklaştırarak, “oyun içinde oyun” tercihi ile, keskin bir kutuplaşma yaratır. Meksikan stili anlatımdan hollywood’a, ardından Postmodern anlatıma kayan tarzı dikkat çekiyor. Kim inanır ki bu filmin yönetmeni “Amores Perros”u çekti.
Sonunda gördüğümüz final, kibrin vücut bulmuş hali Digger’ın dünyayı kurtarışını izlediğini zannederken, aslında çoktan gerçekleşmiş olan ekolojik felaketin enkazında, geçmişin travmalarını sahneyle yüzleştiren kurbanların acılı performansına ortak olduğunu fark ederek derin bir sarsıntı yaşar. Burada komik olan seyircinin alkış ve tezahüratlarının tamamen “öfke ve nefret” üzerinden gerçekleştirmesidir.
Bütün bu anlattıklarıma rağmen, bana göre Inarrutu’nun en zayıf filmi. Kara komediden uzak sert bir suç filmi görmeyi tercih ederdim. Zaten tarzının bu yöne kayması, Bardo’dan belliydi. Oscar ve Altın küre’de adaylıklar alacağı kesin ama şahsi olarak kazanır mı sanmıyorum.. başta söyleceğimi şimdi söylüyorum: Tom Cruise ilk oscarını alabilir. Ödül dünyasında yılın en çok konuşulan oyuncusu John Malkovich olsa da bu filmdeki karakter ve performans tam Oscarın tarzına uyuyor, bu noktada Cruise’un şansının yüksek olduğunu düşünüyorum.
Inarritu Sıralamam:
1- Birdman (9.4/10)
2- The Revenant (9.2/10)
3- Biutiful (9/10)
4- 21 Grams (8.5/10)
5- Amores Perros (8.2/10)
6- Babel (8/10)
7- Bardo (7.8/10)
8- Digger (6/10)