Spoiler içeriyor
" doğa bir şekilde bizim dışımızda, sınırla çevrili ve yabancı, yani ayrı görüldüğü sürece hem bizim için hem de bizim içimizde yitirir. iki doğa; yani özel ve genel doğa, insan doğası ve insandışı doğa birbirinden ayrılamaz; doğa ya da hayatın…devamı" doğa bir şekilde bizim dışımızda, sınırla çevrili ve yabancı, yani ayrı görüldüğü sürece hem bizim için hem de bizim içimizde yitirir. iki doğa; yani özel ve genel doğa, insan doğası ve insandışı doğa birbirinden ayrılamaz; doğa ya da hayatın kendisi hiçbir zaman dolaylı bir şekilde, yani sadece başka kişilerin gözü ve bilgisi yoluyla gerçek bir şekilde anlaşılamaz. bilim de sanat da ne kadar mükemmel ne kadar derin olursa olsun, sonuç olarak işe yaramaz."
(ağaçlar, 65)
bir baba oğul çatışmasını bu kez doğa üzerinden irdeleyen ağaçlar adlı metnin yazarı fowles. diğer kitaplarını okumadığım için romancılığı hakkında bir fikrim yok fakat bu denemesi neredeyse felsefi ve çağımızın temel sorunsalı olan doğayla ilişkimize eğilerek tüm modern bilim, sanat ve gündelik yaşamımızı tartışmaya açıyor.
baba
birinci dünya savaşıyla belirlenmiş bir kuşaktan. yahudidir. entelektüel başarıya, parasal konulardaki zekaya hayran. şiir ve klasik müzik seviyor. kentsel sanatlara ilgili. felsefeye ve büyük alman filozoflarına düşkün. ve en çok önemsediği şey şehir hayatında küçücük bahçesinde yetiştirdiği elma ağaçlarının verimi.
" kendisi de tarih ve aile çevresi tarafından fena halde budanmıştı ve kaderine cevabı ve bununla barışma yolu buydu; platonik bir sıkı sıkıya kontrol altında ve güvenli, kendi cennet bahçesi ideali." (fowles, 23)
oğul
babanın değer verdiği her şeyin tam karşıtı. şehir değil, ikinci dünya savaşı sırasında gittikleri ve doğayla ilk karşılaşmam dediği köy hayatına hayran kalıyor. gri hapishane olan kente karşılık yeşil cennet diye tasvir eder. oğul babanın nefret ettiği her şeye tapacak düzeydedir. kendisi de babasının bahçesinden hiç hoşlanmasa da bir araziyi satın alıp elma yetiştirmeye başlar. babaya asıl meydan okumanın somut biçimidir bu.
" ..adaletsiz kaosta bir düzen işareti." arayışı.
"budamayana meyve yok; bilgiyi sorgulayana meyve yok; insan eli değmemiş ağaçların arasına gizlenenlere meyve yok; insanlığın davasına ihanet edenlere meyve yok." fowles, 26
sizin bahçeniz hangisi?
baba viktoryen biliminin talihsiz mirasını sürdürmektedir. doğaya düşmandır. doğa onun için belirsiz, kontrol edilemez, anarşiktir. kendi ideal cennet bahçesindeki meyveler ise tam tersine sürekli budanıp, ilaçlanır. baba büyümelerini yönlendirip geleceklerini belirler. onları verimli meyveler vermeye zorlar. işte tam da bu ilişkiden doğaya üstün olmaya ve doğayı evcilleştirip kullanılabilir bir formda islevselleştirmeye meydan okur oğul. kendi bahçesindeki ağaçları budamaz, gelişimlerini yönlendirmez, onlarla kuşlar, böcekler gibi diğer sakinlerle birlikte iç içe bir yaşam sürmekten başka bir arzusu yoktur. babasını dehşete düşüren de bu olur.
" vahşi doğayı kullanabilirlik kavramından ayırmadıkça, doğayı ( ya da kendimizi) asla kesinlikle tam anlayamayacak ve kesinlikle hiçbir zaman saygı duyamayacağız."
doğaya yabancılaşmak
fowles daha da ileriye gider. tüm bir uygarlık tarihini mercek altına alıp sorgular. doğaya körlüğümüz bakışımıza öyle işlemiştir ki bir türlü olduğu haliyle görmeyi beceremeyiz.
kendisini linnaeus kafiri olarak ilan eder. yani bir şeyleri sürekli olarak adlandırmak, etiketlemek, kategorilere yerleştirmek bağ kurmak anlamak demek değildir ona göre. ki yabancılaşma aslında bu türden bilgi ile başlıyor. her şeyi ayıran insan antroposantrik bakışından doğayı da sürekli bireyselleştirmeye çalışır. " bir bir dal, bu kuş, öteki gölge, falan yaprak...."
hayır, doğa böyle ayrı ayrı tek şeylerden oluşmaz. organik bir bütündür. birlikte var olur. ve bizim zamanımızla onların zamanı bir değildir. biz her şeyi geçmiş şimdi gelecek kiplerine sıkıştırıp tüm bilgiyi sanatı bilimi anı geçmişin kalıplarına sokup öyle görmeye çalışırken doğa her an değişir. her an yeni bir manzara yaratır. eşdeyişle o yaşam ve oluş halindedir.
elbette bilim önemli, sanat önemli. fakat fowles, doğayı bilinecek nesne veya sanat malzemesi olarak görmenin indirgemenin onu bir terapi yöntemi görmenin duygusal tatminler yaşamanın ötesine geçip nasılsa öyle hatta dilin sözcüklerin ötesine geçip tıpkı dala konmuş bir kuş gibi yepyeni bir gözle özgün biricik deneyimler yasayabilmemizin mümkün olduğuna dikkat çeker.
"çoğumuz hala katı bir şekilde ortaçağlıyız ve sahip olamayacağımız, tam denetim altına alamayacağımız ve göremeyecegimiz yahut anlayamayacağımız şeylerden uzak duruyoruz." (fowles, 60)