Spoiler içeriyor
tekeşlilik metni daha doğrusu sadakat ve ihanet üzerine aforizmaları'nı ne zaman insan ilişkileriyle ilgili bir sorunla karşılaşsam açıp tekrar tekrar okuyorum. bu metin kesinlikle bir bibliyoterapi niteliğinde. beni iyileştiriyor, kendi zihnimde yarattığım ilişkiler ile gercekte olan biteni birbirine yeniden bağlamamı…devamıtekeşlilik metni daha doğrusu sadakat ve ihanet üzerine aforizmaları'nı ne zaman insan ilişkileriyle ilgili bir sorunla karşılaşsam açıp tekrar tekrar okuyorum. bu metin kesinlikle bir bibliyoterapi niteliğinde. beni iyileştiriyor, kendi zihnimde yarattığım ilişkiler ile gercekte olan biteni birbirine yeniden bağlamamı sağlıyor. yanlış sorular sormamı ve yanlış acılar çekmemi önlüyor. ilişkilerimizin ne denli hassas bir dengede gelişip serpilip yine solduğunun kabulünü kolaylaştırırken hiç düşünmediğimiz bambaşka olanaklara da kapı aralıyor. hepimizin nasıl da benzer nasıl da bambaşka olduğunu hatırlatıyor.
psikanalist olduğu için öncelikle tekeşliligi ebeveyn ile çocuk arasındaki ilişkide temellendiriyor yazar:
en başında her çocuk tek çocuktur
neden tek eşlilik bu denli bizim için vazgeçilmez geliyor? çünkü en başında anneye sahiptik hepimiz. o bizimdi ve bizim hakkımızdı. onun için mücadele etmemiz gerekmiyordu, veriliydi. başlangıçta gözümüzü açtığımız her şeyi tek eşli algılıyorduk. ayrıcalık, mahremiyet sahiplik ve aitlige dair tüm özlemlerimiz ve tek eşli ilişki çabalarımız yeniden anne ile bu başlangıç ilişkimize dönmek ihtiyacıyladır. aşık olduğumuzda bu nedenle yeniden tam, bütün, bir hissederiz. tıpkı anne karnındaki gibi, huzurlu.
sadakatsizliğin kaçınılmazlığı
"ama eğer tekeşlilik işe başladığımız noktaysa, ilk bilgimiz de sadakatsizlik hakkındadır; bilgi de budur zaten. anne geçici olarak çocuğun her şeyi olabilir, ama çocuğun annenin her şeyi olması imkansızdır."
anne daima bizimle kalamaz. üçüncü bir alan vardır onun için. annenin gözünde bizim dışımızda kalan her şey olan: baba. çok yakında fark edeceğiz ki anne bir çok eşlilik modelidir. bizim dışımızda birçok ilgisi, işi, eşi, başka çocukları vd. vardır.
bu noktada eğer hickimseye asla sahip olmanın mümkün olmadığını, arzunun yanında garanti belgesi getirmediğini, başkalarına bağımlı olsak bile onların önceliği olmadığımızı kabul etmemiz gerekir. zira bu imkansızlığın reddi yüzünden işlenir bütün cinsel suçlar.
ihanet esasen bizi gerçekle yüzleştirir, kendimize getirir. karşımızdakinin bana ait bir nesne olmadığını fark etmemi sağlar. üstelik tersine ihanet etme ihtimali olanaksız olan birisi bizim için görünmezleşecektir. bu özgür olmayan insanlar sevişemez, demektir aynı zamanda. ilişki için mesafeyi bilmek onun bir başkası olduğunu kabul etmek önemli oluyor haliyle.
tek eşlilik vs. çok eşlilik ikilemi
tek eşlilik zamanı sürem olarak deneyimleme, dayanaklar kurma ve kök salma imkanı verir. beraber ölünecek birisini bulmak veya beraber yaşamın dehşetini göğüsleyip yatışmak olanağını. rahatlatıcı güven, alışkanlık, bağlılık ve şefkati. bizi sürekli başkaları ile kıyaslamaktan, karşılaştırmaktan kurtarır. riskten ve tehlikeli ilişkilerden korur, güvenli sekstir.
öyle mi?
fakat aynı zamanda zamanın akışını, değişimi reddetmek, konfor alanına gömülerek uyuşmak arzuyu alışkanlığa, erotik hayatı heyecansız bir tür masturbasyona da dönüştürebilir. bizi sıkar. kıskançlık ve eşten ayrılma, kayıp veya aldatılmanın dehşeti ile dayanılmaz bir şiddete maruz bırakabilir. başka arzulardan, başka kişilerle başka birileri olma deneyimini kaçırmamıza neden olabilir.
o halde ne yapacağız?
belki de bu ikili kategorilere çok fazla bel bağlıyor ve iki türlüsünü de abartarak yaşamaya çalışıyor olabiliriz. belki de tek eşlilik doğanın harikalarından yalnızca biridir. ya da seks o kadar da önemli mi? sadakatsizlik çok mu çirkin? katlanılamaz mı? tüm dünya tek eşli olsa daha mı iyi? ya da hepimiz şehvet peşinde koşsak?
jung hepimizin karanlık tarafları olduğunu ve gölgemize sahip çıkmamız gerektiğini söyler. belki de hem başkalarının hem de bizim bu ikilemi hayat boyu taşıyacağımızı fakat yine de bir yetişkin olarak kendimizin, ilişkilerimizin sorumluluğunu almamız gerekiyordur. hiçbir zaman kendimizi kaybetmeyiz çünkü. yanlışlıkla sadakatsizlik yapmaz. olan sadece bazen kuralları esnettiğimiz, uymak istemiyor oluşumuz.
neyi kazanırken ne kaybedeceğimizi bilmek ve bunu yaparken aslında hepimizin aynı koşullara, aynı özgürlüğe ve aynı şiddete mahkum olduğumuzu anlamamız gerekiyordur.
biri bizi dışarıda bıraktığında, artık sevilmez olduğumuzda bununla başa çıkmak ve yeniden arzu duyabilmek, sürdürebilmek, dengede kalabilmek ve doğanın döngüsü gibi gerektiğinde bırakabilmek belki daha az acı ve şiddet hissettirebilir.
ama hiçbir şey bizi koruyamaz. hiçbir şey şiddetin kendisinden çekip alamaz. hiçbir yer hiçbir söz vaad bizi rahatlatamaz. ve tam da bu nedenle, bu belirsizlik bizi aşık eder bu açıklık ve ihtimaller her şeyi mümkün kılarak bizi zenginleştirebilir.
* "dışarıda bırakılmak araftır belki; ama içeri alınmak mutlaka cehennemdir."
* "gizli kalmış hiçbir şeyin olmaması ihtimalinden daha dehşet verici bir şey yoktur. mutlu bir evlilikten daha büyük bir skandal olamaz."
* "her çifti bekleyen en zorlu iş, doğru miktarda yanlış anlamayı sağlamaktır. yanlış anlama çok az olursa birbirinizi anladığınızı varsayarsınız. fazla olursa bir yerlerde sizi gerçekten anlayacak birinin var olduğuna inanmaya başlarsınız."
Spoiler içeriyor
yol kenarı filmine benzer absürt, karikatürist, kafkaesk bir anlatı hatta kafka'nın bizzat dava metnine yer yer çok benziyor. yaşama mahkum edilmiş bir adam olarak terzinin oğlu da dışarı çıkamaz. zira dışarısı diye bir şey yoktur zaten, ölüme karşılık gelir bu.…devamıyol kenarı filmine benzer absürt, karikatürist, kafkaesk bir anlatı hatta kafka'nın bizzat dava metnine yer yer çok benziyor. yaşama mahkum edilmiş bir adam olarak terzinin oğlu da dışarı çıkamaz. zira dışarısı diye bir şey yoktur zaten, ölüme karşılık gelir bu. içeride ise nietzsche'nin bengi dönüş kavramı gibi sürekli tekrar eden bir cehennem yaşanır. yine diyalog felç olmuş, dil ve anlam tükenmiştir. herkes herkese karşı herkes birbirinden korkuyor, sıra kimde diye kurbanlık gibi beklerken. fakat aynı zamanda terörize olmuş durumdalar. devlet organları toplumu kurtarmak için güya, bir kuduz köpek söylentisi ile halka korku salıp iktidarını sağlamlaştırırken gerçek katiller, suçlular ise elini kolunu sallayarak dolaşmaktadır. insanlar o denli apatiktir ki birbirinden yersiz yurtsuz tekinsiz korunaksız tarih ve uzamdan kopuk toz zerreleri gibidirler.
sen kimsin? ben kimim? suçumuz ne? planımız ne? ne yapacağız?
filmde yeraltına inen upuzun bitimsiz karanlık çukurlar ne anlama geliyor olabilir? kara delik gibi insanı yutan hiçlik, nihilizm baskısı gibi. baktıkça kendine çeken bu yarıklar zamanın onulmaz yaraları gibi yutuyor, insan insanlar arasında olduğunu, birbirine kökten bağlı olduğunu unuttukça.
tayfun pirselimoğlu türkiye sinemasının bence en özgün yaratıcı yönetmenlerinden birisi. açık yapıt gibi sineması tüketilebilir değil hiç. izledikçe hep başka türlü düşünmek algılamak mümkün.
çiçekli dal hep bir sağa bir sola salınır çiçekli dal rüzgarda, hep bir aşağı bir yukarı salınır yüreğim çocuk gibi arasında aydınlık, karanlık günlerin arasında istemenin, vazgeçişin. ta ki çiçekler uçuşuncaya dal meyveye doluncaya, ta ki usanıp yüreğim çocukluktan huzura…devamıçiçekli dal
hep bir sağa bir sola
salınır çiçekli dal rüzgarda,
hep bir aşağı bir yukarı
salınır yüreğim çocuk gibi
arasında aydınlık, karanlık günlerin
arasında istemenin, vazgeçişin.
ta ki çiçekler uçuşuncaya
dal meyveye doluncaya,
ta ki usanıp yüreğim çocukluktan
huzura erip sonunda
itiraf edinceye kadar: zevkliydi, boşuna değildi
hayatın o huzursuz oyunu.
(h. hesse)
yazarın doğaya, ağaçlara meftun oluşuna hayran kaldım. yaşamı olduğu haliyle faniliğiyle kabul etmek, iş birliği yaparak doğal akışında kalabilmek becerisi..
nedir hayat? ağaç bilmez fakat işte yaşarken fırtınalara direnip yapraklarıyla uğuldarken, tüm güzelliğiyle kendisi olurken gösterir onca kitaba başvurup da bulamadığımız o kadim soruların yanıtını. bir anda öğreniveririz yeterince dostluk bağı kurabilirsek.
" ağaçları dinlemeyi öğrenen, ağaç olmayı arzulamaz artık. kendisi dışında bir şey olmayı arzulamaz. yurt budur. mutluluk budur."
Spoiler içeriyor
aslında epey komik bir film olmuş, kapkara mizahı ile. ister kasaba, şehir ister tüm dünyayı düşünelim artık gerçekliği anlatmanın en iyi yolu onu sürrealist kafkaesk absürt biçimlerde ele almak gibi geliyor bana da bir süredir. film bana üstte bahsedilen diğer…devamıaslında epey komik bir film olmuş, kapkara mizahı ile. ister kasaba, şehir ister tüm dünyayı düşünelim artık gerçekliği anlatmanın en iyi yolu onu sürrealist kafkaesk absürt biçimlerde ele almak gibi geliyor bana da bir süredir. film bana üstte bahsedilen diğer filmlerden ziyade kafka'nın romanlarını çağrıştırdı. onu okurken nasıl tahammülsüz veya anlamsızlığın baskısı altında, iletişimden, neden sonuç ilişkisinden kopmuş bir olay örgüsü ile yorulduysam bu filmde de benzer ruh durumunu yaşadım. kartezyen, belirli, deterministik dünyanın yıkılıp yerini kaosa, manasızlığa, belirsizliğe, saçmaya bıraktığı, zaman ve mekan mefhumlarının da yıkılıp dağıldığı grotesk karamsar boğucu bir atmosfer.
herkes bir şey bekliyor. bu bekleyiş iyi ya da kötü herhangi bir sona ulaştıracağı için aslında rahatlatıcı da olacak olabilse.. ister kıyamet kopsun ister kasaba kurtulsun. asıl travmatik olan ne olacağını bilememek ve olan bitene anlam verememektir. kasaba da bunun travmasını yaşıyor esasen. fakat mesele bence bu da değil.
dini anlatıların bu kültürel kodların her şeyin anlamını nasıl değiştirip insanı esas meseleye yönlendirmek yerine bilmezden gelmeye ve yer yön değiştirmeye(freud) de sebebiyet verebilmesi. burada yatan tehlike aşırı mühim. çünkü kasaba halkı baştan ayağa dökülüyor, çürümüş bir mikro toplum. her şey herkesin önünde olup bitiyor. herkes sorumlu ve suçlu. fakat suç ve ceza bağı da kopmuş. sadece söylencelerdeki gibi tek saf kötü bir varlık adı neyse işte, deccal ve saf iyi bir varlık mehdi ile sorun yeniden farklı biçimde nedenselleştirilip sonuca bağlanmak isteniyor kasaba tarafından. demek istediğim kimse kişisel sorumluluk almıyor ve dini bakış bir safsataya dönüşüyor, gerçeklikten uzaklaştırarak. gerçi buna ne kadar din denirse. mit demeyi tercih ediyorum. ( yaşar kemal'ın dağın öte yüzü üçlemesini anımsayalım)
özetle bu kasaba tıpkı antonio gramsci'nin dediği gibi eskinin yıkılıp gittiği yenininse doğamadığı ve bu aralıktan yalnızca canavarların türediği aralık zamanların bir geçişin anlatısı. ikinci dünya savaşından günümüze aşağı yukarı yaşayıp hissettiğimiz de bu. her şey olup biterken yolun kenarından seyrediyor ve öylece kıyameti veya godot'yu bekliyoruz hiçbir şey üstlenmeyerek.
bu arada filmin görüntüleri inanılmaz güzel. ben zaten yapraksız uzun ve geniş dallı ağaçları seyretmeye bayılırım. filmde de doyamadım bakmaya. her bir görüntü ayrı estetikti. güzelliği her an her yerde alelade olanın içinden çekip çıkarmak, yakalamak... başka türlü görmek, en hakiki biçimde. sanat işte.
Spoiler içeriyor
kahkahalarla izlediğim bojack'a aşığım. diyalogları, eleştirileri, ofansif mizahı, her birinin yaşamla ilişkisi bambaşka olan karakter inşası ile izlediğim en yaratıcı dizi olabilir. zenginlere adam öldürme yetkisi - iş yerindeki bir kazada çalışanınızın ölmesi hissedarlarınızı rahatsız etmez mi? - o mu?…devamıkahkahalarla izlediğim bojack'a aşığım. diyalogları, eleştirileri, ofansif mizahı, her birinin yaşamla ilişkisi bambaşka olan karakter inşası ile izlediğim en yaratıcı dizi olabilir.
zenginlere adam öldürme yetkisi
- iş yerindeki bir kazada çalışanınızın ölmesi hissedarlarınızı rahatsız etmez mi?
- o mu? elbette! ama o bir kaza değildi ki.. onu ben öldürdüm. çok fazla tuvalet molasına çıkıp diğer çalışanları da bu konuda cesaretlendiriyordu.
- çalışanını öldürdüğünün duyulmasından korkmuyor musun?
- zenginlere adam öldürme yetkisi veren yasa meclisten geçti duymadın mı?
- hayır, çıkmadı! tanrım, çıkmış!
- bak bu kadar üzülme, bu konuda bir şey yapmak istiyorsan sen de milyarder ol ve beni öldür.
***
amerikan kapitalizminin güzel yüzü
[ amerikan kapitalizminin çirkin yüzünü tüm ülkeye göstermene hayranım. ama acaba birkaç tane de insanı iyi hissettiren haberler mi yapsan? ]
- babasının kanser tedavisi için limonata standı açan kıza ne dersin?
- bu mu iyi hissettiren haber? selam amerika! devlet destekli sağlık hizmeti olmayan tek gelişmiş ülke olduğumuz için bu çocuk babasını hayatta tutabilmek için çaresizce işe atıldı!!
***
yapbozdaki oturmayan parça
- diane olmak nasıl bir his?
- pekala, eğer diane'san tüm hayatını bir yapbozmuş gibi yaşarsın. farklı parçaları bir araya getirmeye çalışırsın. hayatın oturmayan parçalarla doludur. ama bir noktada o parçanın sen olduğunu düşünürsün. oturmayan parça sensindir. ve o hisle o kadar uzun süre yaşarsın ki o his senin yuvan olur.
***
dünya senin çöplüğün değil
- hadi ama sen kanal yoneticisisin.
- yaptığım işle gurur duyuyorum ben.
- ne? gurur mu? senin işin her sene yeni bir çöp üretmek. o çöpleri yenilemeye devam edebilmek için yaptığın çöpün bir kısmının daha az kokmasını ummak. böylece emekli olup da bevery çöp'teki kocaman çöplüğüne çekilip eski asistanının çöplerini izleyebilirsin.
***
ve en sevdiğim bölüm olan su altından:
- kelsey, bu dehşet verici dünyada sahip olduğumuz tek şey kendi kurduğumuz bağlar. kovulduğun için üzgünüm. seni hiç aramadığım için üzgünüm.
Spoiler içeriyor
"onun içinde fırtınalar kopartan, çalkantılı yüreğini titreten melodinin ve kolları arasındaki dayanılmaz ruhun ne olduğunu kimse tam olarak bilemedi." yaratıcılığa olan tutku, merak, arzu. yeteneği olsun olmasın bir şeylerin peşinden gitme cesareti, hevesi. otantik bir varoluş. bir çocuğun en büyük…devamı"onun içinde fırtınalar kopartan, çalkantılı yüreğini titreten melodinin ve kolları arasındaki dayanılmaz ruhun ne olduğunu kimse tam olarak bilemedi."
yaratıcılığa olan tutku, merak, arzu. yeteneği olsun olmasın bir şeylerin peşinden gitme cesareti, hevesi. otantik bir varoluş. bir çocuğun en büyük şansı böyle bir dayısının olması.. uçan koltuğuyla çöle düşen garip bir adam. keşke her ailede olsa.
Spoiler içeriyor
sınırın asla ihlal edilmeyişi, kararların yasakların hep uçurum gibi ucunda kalışlar.. dudak dudağa bile değmeden aşkın; her şeyiyle zarif, kırılgan, inanılmaz estetik önsevişme hali.. başlamayan dolayısıyla da sonu olmayan hüzünlü bir hazla bırakan film. güzeldi.
Spoiler içeriyor
çavdar tarlasında çocuklar romanıyla tanımıştım ben de çoğu kişi gibi. bir ergenin gözünden tüm hayatı sorgulayış, çıkışsızlık, ne yapacağını bilemeyiş.. var oluş krizi, hayal kırıklığı dunyadan, her şeyin ne denli sahte olduğu, çok içten bir davranışın çabucak gösterişe evrilebildiği, tahammül…devamıçavdar tarlasında çocuklar romanıyla tanımıştım ben de çoğu kişi gibi. bir ergenin gözünden tüm hayatı sorgulayış, çıkışsızlık, ne yapacağını bilemeyiş.. var oluş krizi, hayal kırıklığı dunyadan, her şeyin ne denli sahte olduğu, çok içten bir davranışın çabucak gösterişe evrilebildiği, tahammül etmesi zor yetişkinler dünyasının kalıp yargıları, beklentileri. sözün özü ergenlik buhranlarıyla bir karakter bu kadar mı güzel yaratılır.. beni de kendisine hayran bırakmıştı üslubuyla. şimdi yıllar sonra öykü kitabını okudum, dokuz öyküsünün yer aldığı.
öykülerindeki gözlem ve tasvir gücüne yeniden hayran kaldım. karakterlerin neyi nasıl söylediği o sırada ne düşündüğü bunu yaparken ne yaptığı ne yapmadığı ne giydiği mimikleri jestleri ruh halleri.. her şeyiyle sanki bir senaryo metni gibi aynı zamanda. insanlar kıpır kıpır capcanlı. erkeklere özgü o amerikan üslupla diyalogları epey komik. sürekli her lafa bilmiyorum diyerek başlayışları atar giderle:
"- evet biliyorum biliyorum. ne bileyim yav!
- biliyorum biliyorum ne bileyim ne haltsa.
- bir partide mi tanıştınız? ne zaman?
- ne bileyim ben. 42 noeli gecesi."
diyalogtaki ustalık açısından en çok beğendiğim öyküleri:
- muz balığı için mükemmel bir gün'deki anne kız telefon görüşmesi.
- yeşil gözlüm, al dudaklım'daki kır saçlı adamla arthur'un çileden çıkaran telefon konuşması.
çocukların kendine özgü anlam dünyaları.. tekne öyküsünde babasına evin çalışanı "o salak bir kike" dediği için herkese küsüp tekneye saklanan, yahudilere karşı aşağılayıcı bir sözcük olan kikeyi kite yani uçurtma ile karıştırıp "babama salak uçurtma dediler diye tribe giren çocuk masumluğu. öksüz ve yetim kalmış esme ve kardeşi charles.. charles'in şımarıklıkları.. sarsak dayı connecticut'ta öyküsündeki ramona'nın hayali arkadaşlarıyla oyunları, çocuk hassasiyetleri..
hülasa(swh )benim tabii ki favori öyküm sonuncusu: teddy
neden tabii ki diyorum, felsefi olduğu için. reenkarnasyona inanmıyorum elbette, teddy kendisinin öyle olduğunu iddia etse de. mevzu farklı varoluş bicimlerine karşı ilgi uyandırması metnin. dilin, sözcüklerin bir görme biçimi olduğu kadar bir görmeme biçimi de yaratıyor oluşu. buradaki paradoks. başlangıçtaki bilgi ağacına dek götürerek işi tüm bu bellegimizdeki dil, mantık ve anlamın aktarılagelip insanoğlunun ezber hayatlar sürmesine yol açtığını tartışması. felsefenin önemli meselelerinden biri olarak şeyleri oldukları gibi görebilir miyiz sorunu.. sanıyorum bu teddy'nin kafaya taktığı mesele aynı zamanda çavdar tarlasında çocuklar'ın holden'inin de biraz meselesiydi. münzevi hayat yaşayan jalinger'in meselesi de belki. insanlığa ait bu kültürel kodları aşağılayıcı ve körleştirici buluyorlar bir şekilde. otantik varoluş imkanı vermiyor insana. teddy'nin babasının esyayla ilişkisi mesela çok obsesif, korkunç. öykünün başından sonuna bavulumun üstünden in, fotoğraf makinemi bana getir, diye kafa mikiyor. kız kardeşi cocuk sadizminin zirvesinde dolaşıyor ki muhtemelen öykü sonundaki çığlıklar ona ait.
teddy, duygusal sevmek yerine varlıkları tanrıyı anne babasını oldukları gibi sevdiğini söylüyor. duygusallıkla sevmek hiç güvenilir değil diyerek. çünkü insanlar başkalarını kendi istediği gibi değiştirip kendi sevme nedenlerine uydukları sürece seviyorlar. bu da epey bencilce, neticede yine kendine yönelen bir sevgi ve tahakküm biçimi.
ebeveynlerini sevdiğini söylerken, onlar hoşça vakit geçirsin istiyorum, çünkü bunu seviyorlar diyerek açıklıyor. yani birini sevmek onlar kendilerini nasıl görmekten keyif alıyorlarsa o şekilde olmalarını ummak, istemek demek, kendinden kendi ihtiyaçlarından bağımsız olarak. ailesinin ise bunun tam tersi yönde bir sevgiyle kendisini ve kardeşini sevdiğini ekliyor:
"yani olduğumuz gibi sevemiyorlar. bizi birazcık değiştirmezlerse sevemiyorlar. bizi sevme nedenlerini neredeyse bizi sevdikleri kadar hatta çoğu zaman bizden fazla seviyorlar. ..o zaman pek iyi olmuyor."
oldukları gibi görmek ve oldukları halleriyle varlıkla ilişki kurmak.. herkes için çok zor. bir de son olarak teddy sırf on yaşında bir cocuk diye çocukları küçümseyen muhatap almayan çocuklardan çocukça davranmaları için birtakım kalıplar beklemek farklı bir üslupta konuşmak da zorba yetişkin tavırlarından biri, bence. teğmen kadınla diyalogunda olduğu gibi, eşitsiz bir iletişim. çocuk her şeyden çok bir insandır. yetişkin değilse de saygıyı hak eden, kendi kişisel sınırları olan.
Spoiler içeriyor
filmi çok beğendim, bayıldım. izlerken iki kez kürtaj üç kez düşük yaparak bitirdim o üç küçük velet yüzünden, o ayrı. spoiler vererek başlıyorum, kadın beş ve yedi yaşındaki çocuklarını terk edip akademik kariyeri ve aşkın peşinden gidiyor üç yıl boyunca.…devamıfilmi çok beğendim, bayıldım. izlerken iki kez kürtaj üç kez düşük yaparak bitirdim o üç küçük velet yüzünden, o ayrı. spoiler vererek başlıyorum, kadın beş ve yedi yaşındaki çocuklarını terk edip akademik kariyeri ve aşkın peşinden gidiyor üç yıl boyunca. ve harika geçtiğini söylüyor, geriye dönüp bakarken. harikulade, gerçekten. ağladığına falan bakmamak lazım sonuçta, superego mekanizması böyle tutsak ediyor kadını, icselleştirmişiz daha beş yaşındayken. kadın kendi annelik biçimini doğaya aykırı ve bencil diyerek tanımlıyor ve kendi kendini temsil ediyor tüm baskı ve patriyarkal zorbalığa ve huzursuzluğuna rağmen. halbuki bencil olan erkeklerin ta kendileri. film boyunca kadınları hamile bırakıp ortada görünmüyor güya iş peşinde koşturuyor ve dönüp iki mıncıklıyorlar eşlerinin memelerini, hoş görünmek için sonra maçoluk mallık. çocuklar desen annelere yapışık, sevimli, inatçı, yorucu, rezaletler baba meydanda olmayinca imgesel doneme bile gecemeyip anneyle butunleşiyorlar. toplumsallaşma düzeyleri gelişmiyor yeterince. üstelik kadına anneden başka bir şey olmaya imkan vermiyorlar. haliyle ne cinsel tinsel arzular ne de mesleki vs. herhangi bir alan bırakıyor kadına, eş desteği de olmayınca.
leda'nın genç yaşta evlenmis olduğu dallama da inanılmaz bencil. çocuklara börek bile bırakmıyor(swh), karısını tatmin etmeyi önemsemiyor, "banyodan çıktığında bosaltıcam sini, söz." he yavrum he. kadının daha akademide ne yaptığının farkında değil. onu hiç görmüyor bile, ne cinsel ne entelektüel ne de müşterek hayatı paylasabilecek yetilere sahip.
öte yandan leda'nın kendi annesi de muhtemelen leda yüzünden okulu bırakmak durumunda kalmıştı eğitimli bir kadın olmasına rağmen. kızının adı bile yates'in şiirinden, mitolojiden geliyor. kendi çocukluğu ve çocukları ile zincirleme giden yıkıcı bir sorumluluk hikayesi anneliğin. ki tatil için gidip kafa dinlemek isterken bile kadınlık durumları insanın yakasını bırakmıyor. her yerde, her kültürde kadına düşen rol aynı. kutsal ve fedakar bir anne rolü oyna, çocuklarınla daima çok mutlu ve masalsı bir hayat yaşıyormuş gibi davran ve kocanı bekle.
en gencinden yaşlısına ne kadar maço ve toksik erkek varsa filmde yer alıyor. çükleri ağızlarına verilesiceler, narsisist serseri zorbalar. o sinema filmi izleme sahnesindeki yavşaklıkları yuzunden kurşuna dizesim geldi hepsini.
ay, neyse bu erkekler iflah olmaz. gelmiş yetmiş yaşına ( ed harris hala cok karizmatikti, harika dans ediyordu o ayrı. ) kadın iyiyim diyor, hala yok kötüsün, geçer birazdan. yahu niye kötü olmak zorunda bu kadınlar sürekli?
evet terk etti, evet geri döndü, evet yanlış şeyler de oldu bencillik fedakarlık birbirine karıştı. hem kendisi olmak hem toplumun yüklediği rolleri çekip çevirmek zor çünkü. annelik başlı başına biricik, karmaşık bir deneyim. anne olan olmayan herkesin bir klişe sözle tacizi, tahakkümü müdahalesi olacak ama illa.
neyse, çok güzel filmdi. müziklerini ayrıca sevdim. leda'ya hayran olan akademisyen çok yakışıklıydı, aralarındaki enerjiye bayıldım.
adam leda'nın makalesini yorumlarken kürsüde şöyle diyor: 'ona göre ( leda) konukseverlik kişinin dikkatini kriz anlarında bile canlı tutma şeklinde ortaya çıkıyor. simon weil'in dediği gibi "dikkat, cömertliğin en nadir ve en saf biçimidir."
kadının danışmanı yaşlı adam dahi kıskançlık tribine giriyor kadın akademide varoluş gösterdi, takdir edildi diye. bununla birlikte bir başka kadın yani yürüyüş yaparken tesadüfen konuk ettikleri ciftten kadın olanı leda'nın derinliğini anlıyor, sevinip hayranlıkla destekliyor. kitaplarından birini istiyor. leda bu sırada kadına müthiş yakınlık hissediyor. hem arzusunun peşinden hiçbir mecburiyeti ve toplumu düşünmeden gidebildiği için hem de weil alıntısında olduğu gibi kendisine dikkat kesilip onu gerçekten görebildiği için.
annelik de kadın olmanın zenginliklerinden biri elbette. ama her kadın anne olmayı istemek zorunda değil, bu hiçbir kadını eksik veya doğaya aykırı yapmayacağı gibi kadın olmanın milyon bicimlerinden sadece bir tanesi. dolayısıyla kadın olmayı topluma veya elimize tutuşturulan bebeklere göre değil, arzularımıza ve başka kadınlara bakarak kavrayabiliriz gibi görünüyor. kadın mücadelesinin çok kez imledigi gibi.