benim için özel ve tanımlanamaz bir dinamiğe sahip olduğum bir arkadaşım önermişti. arkadaşlığımızı birkaç kelimeyle anlatmam gerekirse düşünsel ve zaman zaman yorucu diyebilirim. ama kadeh tokuşturur gibi düşüncelerimi tokuşturabileceğim nadir insanlardan. zaman zaman birbirimizi ve yanlış konseptlerimizi düzeltmeyi denemekle zaman…devamıbenim için özel ve tanımlanamaz bir dinamiğe sahip olduğum bir arkadaşım önermişti.
arkadaşlığımızı birkaç kelimeyle anlatmam gerekirse düşünsel ve zaman zaman yorucu diyebilirim.
ama kadeh tokuşturur gibi düşüncelerimi tokuşturabileceğim nadir insanlardan.
zaman zaman birbirimizi ve yanlış konseptlerimizi düzeltmeyi denemekle zaman kaybetsek de yüzeylerde seyreden bir muhabbet değil.
üzerimde hegemonya kurmuyor (belki de kuramayacağı türden güçlü bir karakterim diyedir belki de denemiyor bile), beni besliyor (benim de onu beslediğime eminim).
benimle aynı yerlerden yara almamış olmasıyla aynı yerden ele almadığımız oluyor olayları.
ama maruz kaldığı hikayeler ve bu gibi tükettiği içerikler insanlarla iletişimdeki becerikliliğini törpülemiş gözlemlediğim kadarıyla.
belki benimkinin türünden acıyla, yoklukla erken yaşta tanış olmasa da ne olduğuyla ilgili empatik yaklaşabiliyor.
o yüzden onu her küçümser gibi olduğumda kendimi frenliyorum ve ona karşı belki de acımasız bir dürüstlüğüm var.
onun dürüst olup olmamasıyla veya beni sevip sevmemesiyle pek ilgilenmiyorum.
zihnimin irinli kıvrımlarını ona en rafine tabirlerle sunmaktan çekinmiyorum.
kızım ben internetin içine doğdum ve kendimi yetiştirdim, beni şaşırtamazsın demişti bir keresinde.
yargılamadığından emin olduğumdan değil içinde bir yerlerde öz yargıları olduğuna da eminim sadece olduğum halimi görmesi beni endişelendirmiyor bütün alaya alınır yönleriyle bile hikayeyi hiç değiştirmeden kucağına bırakıyorum.
ilk başta yanında kasılır mükemmeli oynamaya çalışırım muhtemelen diye düşünüp ondan kaçınırdım (çok farklı bir yol izlemiyorum şimdilerde)
birkaç kez masasına oturup eşlik ettiğimde de bazen karşımda kıpır kıpır bir çocuk imgesi görürdüm ve içimdeki pesimist yaşlıya göre ham gelirdi bahsettikleri.
bazen de kafamdaki ilginçliğini yitirir, sıradan herkes gibi kusurlu kendi gibi görmeye başlardım.
sonra aslında basit, anlamsız, çocukça ve gündelik şeylerden de bahsedebilmenin gerekliliğini, insana içkinliğini öğrendim.
illa bütünüyle kafa yorucu bir muhabbet sürdürmek gerekmediğiyle ilgili şeyler öğretti bana.
onla dedikodu yapmak hep keyifliydi.
bazen üzüldüğü şeylere kızardım ve iyi bir arkadaş çifti olmadığımıza kanaat getirirdim.
ama her seferinde bumerang gibi dönerdim, arardı gözlerim onu.
görece umut vadeder bir yerde olması sığ olduğu anlamına gelmiyordu ve çok nadir iki kelime etme fırsatı bulsak da ilk yetişkinlik yıllarımız için vizyon genişletici dokunuşlar oluyordu bu.
her ilişkiyi biraz pranga saydığım için beni dönüştürmesine hiç izin vermedim, özgün eylüle tapmasam da onu korudum.
o da bana hiç dokunmadı zaten, özel alanıma sonsuz saygıyla istediğim zaman gelip istediğim zaman gitmeme izin verdi.
greta’yı ne kadar sevdiğinden bahsederdi.
onun varoluş sancısını saatlerce dinleyebilirim,benimkine göre çok yabancı ve biraz da aristokratik bir yerden sesleniyordu bana ama kesinlikle dinlemeye değerdi.
çoğu zaman onun yalakası gibi hissettim,acaba olanı olduğu gibi mi yorumluyordum yoksa bine bin katarak onu bir kavram haline mi getiriyordum?
çoğu zaman onun gözünün içine bakarak onu yücelten cümleler sarf ettim, daha da kendine sarılmasını istedim.
ama bahsettiğim kişi o muydu yoksa hayalimdeki kişi miydi?
ya da belki bundan böyle beni etrafında tutmayı belki de sırf bu onaylamalarım için isterdi?
belki de onu ve hayatımdaki sevdiğim herkesi yüceltip kendime hakaret etmem aman kimse bana zarar vermesin ben zaten yerdeyim demenin bir yolu, bir korunma yöntemiydi.
kimseyle rekabet etmeyen, aciz ve görünmez olmayı dileyen bir varoluştu.
sayın izleyenler ben maç başlamadan havlu attım nolur bana dokunmayın.
hipodromunuzda koşamayacağım, bana bahisleri oynamayın.
ne yaptığımla ilgilenmeyin, yıkımım yakındır.
kendineliğime şahit olmayın.
beni kendinizle kıyaslamayın, yenilgilerin en şaşaalısı olarak ele alın.
isterseniz zorbalayın.
bakın şunlar çürüklerim, yamuklarım.
bakın şunlar yoksunluklarım, bakın şu ağır kan kokum.
bazen değersizlik hissimin pekiştireci, bazen tesellim oldu.
ama sanırım hayatımda bana daha iyi hissettirsin diye yok, ona ihtiyacım yok onun da bana yok ve bu çok güzel bir şey.
muhtemelen benim gördüğüm ve zikrettiğim kişi değildir ve zikrettiğim hali çok abartılı olup gülünçtür.
ve belki de hayalimdeki kavramın yalakası olmakla okeyimdir.
buraya kadar filmle alakalı olmayan bu analizimin üstüne şuan filmde tracy konumunda karşısındakine muhtemelen yersiz bir hayranlık duyarken bulduğumdan bahsettim kendimi.
ama aynı zamanda o şapşal beceriksizlik hali ve bir şey gerçekleştirememişliğiyle brooke gibiyim aynı zamanda.
bu filmi onun gözlerinden izlemeye çalıştım.
frances ha’ daki gibi orta yaş krizinde bir karakteri çok iyi canlandıran greta’nın filmlerimde tek sevmediğim kabullenilmiş çaresizlik kokuyor ve 30’ları o kadar lafa karıştırıcı ve şiirdeki gibi yolun yarısı edermiş gibi sunuyor ki bu çok endişe uyandırıcı ve tetikleyici benim için.
çok başları sayılmaz mı hayatın 30’lar?
büyük işlere imza atmak zorunda mı insan kendi süslü imzasıyla?
30’larına kadar başaramayışların abidesi olması bu kadar krize sokucu mu ele alınmalı?
filmin sonunda yeniden başlayabilirlikle ilgili sinyaller verilse de, üniversite okumak isteyen bir brooke’dan bahsedilse de yeterli mi bilmiyorum.
şuan tracy gibi biraz üçkağıtçılık yapıp arkadaşım hakkında karalıyorum.
ama bu hikayenin tracy’si bence ben değil o.
şapşal, özgün, başarısızlık hikayeme şahit olmak istedi ve onu kucakladım.
daha iyisine sahip değilim, asla bizi denk görsün istemem ve yerimden çok memnunum.
birbirimizin hayatında bir tehdit değiliz, beni iyileştirme sorumluluğu da yok.
epik bir sonumuz yok.
çok gündelik her şey.
diyalog dolu filmler seviyorum demişti.
ona dair bir filmdi.
kendin olmak yalnız kalmaya denk ne yazık ki çoğu zaman.
ve yerini bulamamış olmak.
değil 30’larında 20’lerinde bile kriz sebebi.
o da benim hakkımda yazmayı düşündü mü hiç ya da yazılarım hakkında ne düşünüyor bilmiyorum.
burayı güçsüz bilek kaslarımdan dolayı fiilen içine yazamadığım sanal bir journal olarak kullanmaktan memnunum.
bazen ondan çok daha büyük bir yaştaymışım gibi hissediyorum ama ona verebileceklerim hastalıklı.
onu hafife almamalıyım ondan da öğreneceğim çok şey vardır ama benim algılarım açık mı?
kendime soruyor kendim cevaplayamıyorum.
benim de brooke gibi cevaplara ve Ruh’un yol göstericiliğine ihtiyacım var.
kaybolmuş olmanın panzehirini arıyoruz birlikte.
ama bu simyacıların aradığı ölümsüzlük iksiri gibi ulaşılmaz bir idea.
bütün komik, yapışkan, dalgaya alınası yönlerimle beni kabul etmesi yetmeli şimdilik.
daha fazlasını aramıyorum, muhtemelen ileriye taşımaya da yeltenmeyeceğim.
bazen tükeniyor bazen çağlayan gibi coşuyorum.
zaten bana dair şey de bu.
kutupsallık.
ve bunu brooke’ un bir şeylerin sorumluluğundan sıyrılmak için annesinin ölümünü olur olmaz dillendirmesi gibi sürekli dillendiriyorum, kendimle taşıyorum zırh gibi.
trajedilerimiz hepimizin zırhı.
I think 'm sick, and I don't know if my ailment has a name. It's just me sitting and staring at the internet or the television for long periods of time, interspersed by trying to not do that and then lying about what I've been doing. And then I'll get so excited about something that the excitement overwhelms me and I can't sleep or do anything and I just am in love with everything but can't figure out how to make myself work in the world.
Sometimes I really just think I'm smarter and better than everyone else. Not necessarily with math or science, or whether something is "East" or "West", but pretty much with everything else
I want the whole deal. I want the dead-on-my-feet-wake-up-and-I'm-40. I've spent my whole life chasing after things and knocking at doors... and I'm tired of running towards people. I want to be the place that people come to. I want to make a home for all the knockers and runners. I'm good at that. I'm happy with that. I keep the hearth. That's a word, right? Hearth?
She was the last cowboy, all romance and failure.The world was changing, and her kind didn't have anywhere to go. Being a beacon of hope for lesser people... is a lonely business.