« ve bana Çin tepsisinin yanı sıra o cesareti ve kitaplara duyduğu tutkuyu miras bıraktı. Bir kitapçıda kimse yalnızlık çekmez derken ne kadar doğru söylemiş.» 10/9 💫
Tepedeki Ev Kitabı ve Perili Ev Uyarlaması Hakkında: Tepedeki Ev; Dr. John Montague, doğaüstü olayları bilimsel olarak incelemek amacıyla geçmişi ürkütücü olaylarla dolu olan Hill House’ta bir araştırma yapmaya karar verir. Bu çalışma için farklı geçmişlere sahip birkaç kişiyi eve…devamıTepedeki Ev Kitabı ve Perili Ev Uyarlaması Hakkında:
Tepedeki Ev; Dr. John Montague, doğaüstü olayları bilimsel olarak incelemek amacıyla geçmişi ürkütücü olaylarla dolu olan Hill House’ta bir araştırma yapmaya karar verir. Bu çalışma için farklı geçmişlere sahip birkaç kişiyi eve davet eder:
Eleanor Vance (yalnız, içine kapanık ve duygusal olarak kırılgan),
Theodora (özgür ruhlu ve sezgileri güçlü),
Luke Sanderson (evin mirasçısı).
Hill House, mimarisiyle bile huzursuzluk veren, “sağlıksız” bir evdir. Zamanla evde garip sesler, yazılar ve açıklanamayan olaylar yaşanmaya başlar. Ancak roman ilerledikçe asıl korkunun evden mi, yoksa özellikle Eleanor’un zihninden mi kaynaklandığı belirsizleşir.
Kitapta evin tasviri, geçmişi ve yarattığı atmosfer gerilim ve korku duygusunu başarıyla kuruyor. Evde yaşayanlar ve evle bağı olan karakterler bu hissi desteklerken, eve sonradan gelen karakterlerin diyalogları yer yer yüzeysel kalıyor. Bu durum zaman zaman anlatının derinliğini zayıflatıyor ve metin bir yandan içine çekerken bir yandan da itiyor. Buna rağmen roman, psikolojik gerilim ve atmosfer kurma açısından etkileyici bir okuma deneyimi sundu, diyebilirim.
•••
Perili Ev (1999) uyarlaması ise konu olarak; uykusuzluk üzerine bir araştırma yürüten Dr. David Marrow’un, deney için seçtiği birkaç kişiyi Hill House adlı tekinsiz bir malikaneye davet etmesini konu alır. Deneye katılanlardan Eleanor, geçmiş travmaları ve yalnızlığıyla evle diğerlerinden daha güçlü bir bağ kurar. Zamanla evin karanlık geçmişi ortaya çıkarken, Hill House’un katılımcılar üzerindeki etkisi yalnızca psikolojik mi yoksa doğaüstü mü sorusu giderek belirginleşir. Film, bu süreçte Eleanor’ın evle kurduğu ilişkiyi merkeze alarak gerilim ve korkuyu ilerletir.
Roman için söylediğim birçok şeyin filmde başka bir yöne evrildiğini düşünüyorum. Kitapta evin geçmişi, mimarisi ve yarattığı tekinsiz atmosfer metnin asıl taşıyıcısıyken, film bu atmosferi görsel olarak büyütmeyi tercih ediyor. 'Tepedeki Ev' burada da merkezde; ancak korku ve gerilim, daha çok kurgu ve karakterler üzerinden ilerliyor.
Filmi özellikle karakter inşası açısından daha bütünlüklü bulduğumu söyleyebilirim. Romanın aksine, eve sonradan gelen karakterler filmde yalnızca atmosferi destekleyen figürler olarak kalmıyor; anlatının ritmine daha doğrudan dahil oluyorlar. Bu durum gerilimi diri tutuyor ve anlatının kopmasını engelliyor. Kurgu, romanla aynı yerden yola çıksa da bambaşka bir yola sapıyor ve bunu bilinçli bir tercihle yapıyor.
Sonuç olarak Perili Ev filmi, romandan beslenen ama onunla aynı şeyi yapmaya çalışmayan bir uyarlama. Gerilim ve kurgu açısından etkileyici; ancak romanın okurla kurduğu o mesafeli, tedirgin edici ilişkiyi birebir yeniden üretmiyor.Buna rağmen, görsel dili ve karakter odaklı anlatımıyla kendi içinde tutarlı ve güçlü bir deneyim sunduğunu söyleyebilirim.
Efsanevi hayalet usta Gregory, cadıların kraliçesi Anne Malkin’i durdurabilmek için yedinci oğula ihtiyaç duyar. Anne Malkin’in Gregory’nin çırağını öldürmesi üzerine, yaşlı şövalye yeni bir yardımcı aramak zorunda kalır. Ancak bu kişi sıradan biri değil, yedinci oğlun yedinci oğlu olmalıdır. Yedinci…devamıEfsanevi hayalet usta Gregory, cadıların kraliçesi Anne Malkin’i durdurabilmek için yedinci oğula ihtiyaç duyar. Anne Malkin’in Gregory’nin çırağını öldürmesi üzerine, yaşlı şövalye yeni bir yardımcı aramak zorunda kalır. Ancak bu kişi sıradan biri değil, yedinci oğlun yedinci oğlu olmalıdır. Yedinci oğullar, cadı avlayan ve şeytan kovan özel kişilerdir; fakat sayıları oldukça azdır. Gregory, kırsalda büyümüş olan Thomas’ı babasından satın alarak yanına alır. Thomas bir yandan cadılarla mücadele etmeyi öğrenirken, diğer yandan Kanlı Ay’da gücünü artıracak olan Anne Malkin’i durdurmak için zamana karşı yarışırlar.
Film, atmosfer ve konu itibarıyla The Witcher dizisini andırıyor. Kurgu açısından benzerlikler taşısa da hikâye daha basit, temposu düşük ve merak duygusu yeterince güçlü değil. Görsel efektler ve savaş sahneleri başarılı olsa da karakter derinliği ve anlatım zayıf kalıyor. Bu nedenle filmi, teknik açıdan tatmin edici olsa da genel anlamda vasat bir yapım olarak değerlendirdim.
Kit Harington’u filmin tanıtımlarında gördüğüm için izlemeye karar verdim; ancak kendisinin filmde çok kısa, yaklaşık 5-10 dakikalık bir rolü olduğunu ilk sahnede fark etmek ise ayrı bir hayal kırıklığı yarattı.
Brad Peyton’ın yönetmenliğini üstlendiği Atlas, yapay zekâ temasını merkezine alan güncel bir bilim kurgu filmi. Film, ilk bakışta aksiyon ağırlıklı bir uzay anlatısı gibi görünse de, asıl meselesini insan–yapay zekâ ilişkisi, kontrol arzusu ve etik sınırlar üzerinden kuruyor. Konu, hükümet…devamıBrad Peyton’ın yönetmenliğini üstlendiği Atlas, yapay zekâ temasını merkezine alan güncel bir bilim kurgu filmi. Film, ilk bakışta aksiyon ağırlıklı bir uzay anlatısı gibi görünse de, asıl meselesini insan–yapay zekâ ilişkisi, kontrol arzusu ve etik sınırlar üzerinden kuruyor.
Konu, hükümet adına çalışan zeki ama asosyal bir analist olan Atlas Shepard’ın, insanlık için tehdit oluşturan bir yapay zekâyı durdurmak üzere tehlikeli bir göreve gönüllü olmasıyla başlıyor. Bu yapay zekânın Atlas’ın annesi Val tarafından geliştirilmiş olması ise hikâyeye kişisel ve ahlaki bir boyut ekliyor. Val’in amacı, insanı yapay zekâya bağlayan bir nörobağ sistemiyle dünyayı daha uyumlu ve yaşanabilir hâle getirmekti. Ancak bu idealist proje, insan iradesini tehdit eden bir düzene evrilir. Harlan, programlamasına karşı gelerek, milyonlarca insanın hayatına mal olan bir yapay zekâ isyanına sebep olur.
Atlas, bir yapay zekâ askeri olan Casca'yı zekice sorgulayarak, Harlan'ın yerini bulmayı başarır. İnsanlardan daha kıvrak ve daha hızlı düşünen bir zekâya karşı yabancı bir gezegende kara harekâtına karşı çıksa da çözümü; bu askeri operasyona kendisinin de dahil olmasında bulur.
Bir saldırı ardından tüm ekip arkadaşlarını kaybeden Atlas, içine girdiği robot sisteminde bir yapay zeka olan Smith'i ile eşleşmede sorunlar yaşar. Bu, Atlas için yalnızca teknik bir zorunluluk değil, geçmiş travmalarını tetikleyen bir yüzleşmedir. Atlas’ın asıl sorunu, yapay zekânın varlığı değil, ona güvenmek zorunda kalma ihtimalidir. Atlas'ın Smith ile olan ilişkisi de duyguların ortaya çıkmasının temelini oluşturur. Bu yönüyle Atlas, yapay zekâyı değil, insanın kontrol ihtiyacını ve güven kurma konusundaki yetersizliğini sorgulayan bir anlatıya dönüşür.
Atlas, konu olarak özgün değil; ancak yapay zekâ korkusunu güncel bir çerçevede ele alması açısından iyi geliştirilmiş bir film. Buna rağmen anlatı temposu sorunlu: hızlı başlayan kurgu, ilerleyen bölümlerde durağanlaşıyor ve gerilim tam olarak korunamıyor. Filmin sonlarına doğru tempo yeniden yükseliyor ve anlatı toparlanıyor. Özellikle Atlas’ın yapay zekâ Smith ile kurduğu bağ, filmin en samimi ve en işleyen kısmı. İnsan–yapay zekâ ilişkisini psikolojik bir düzlemde ele alması, filmi tür içinde kayda değer kılıyor, bence.
Delirium, uzun yıllarını (20 yıl) akıl hastanesinde geçirmiş Tom’un, ailesinden kalan büyük bir evde geçmişiyle yüzleşmesini konu alan psikolojik bir gerilim. Tom, şartlı tahliyesi ve antipsikotik ilaçlarla desteklenirken, hem topluma yeniden uyum sağlama çabası hem de evdeki garip durumlar arasında…devamıDelirium, uzun yıllarını (20 yıl) akıl hastanesinde geçirmiş Tom’un, ailesinden kalan büyük bir evde geçmişiyle yüzleşmesini konu alan psikolojik bir gerilim. Tom, şartlı tahliyesi ve antipsikotik ilaçlarla desteklenirken, hem topluma yeniden uyum sağlama çabası hem de evdeki garip durumlar arasında sıkışmış bir karakter olarak izleyiciye sunuluyor. Film boyunca Tom’un yaşadıklarının gerçek mi yoksa zihninin bir oyunu mu olduğu sorusu sürekli belirsiz kalıyor; bu ikilem, filmin en güçlü gerilim unsuru olarak öne çıkıyor.
Öte yandan, film süresi boyunca izleyiciye çok fazla yeni bir şey sunmuyor. Evdeki tuhaflıklar ve gizemli olaylar beklenen gerilimi yaratmakta çoğu zaman yetersiz kalıyor. Klişe yöntemler ve tahmin edilebilir sahneler, atmosferin potansiyelini tam olarak kullanmasını engelliyor. Yine de karakterin geçmişiyle ve kendi zihniyle hesaplaşması, psikolojik gerilim sevenler için hâlâ merak uyandırıcı bir deneyim sunuyor. Fikir olarak ilgi çekici bir temele sahip olsa da, daha özgün ve cesur bir işleyişle film çok daha etkileyici olabilirdi gibi geldi bana.
Odun Kesmek, olaylardan çok bilincin kendisini anlatan bir romandır. Metnin görünen yüzünde yalnızca iki olay vardır: Joana’nın ölümü ve ardından Auersbergerler’in evinde düzenlenen “sanatsal akşam yemeği”. Ancak bu iki olay, anlatıcının zihninde sürekli genişleyen, dallanan ve durmaksızın kendini yineleyen bir…devamıOdun Kesmek, olaylardan çok bilincin kendisini anlatan bir romandır. Metnin görünen yüzünde yalnızca iki olay vardır: Joana’nın ölümü ve ardından Auersbergerler’in evinde düzenlenen “sanatsal akşam yemeği”. Ancak bu iki olay, anlatıcının zihninde sürekli genişleyen, dallanan ve durmaksızın kendini yineleyen bir düşünce akışıyla kuşatılıyor. Okur, bir hikâyeyi takip etmekten çok, başka bir zihnin yani anlatıcının içine kapatılıyor.
Bernhard’ın temel hamlesi, mekânı neredeyse sabitleyip (berjer koltuk, salon, akşam yemeği) zamanı ve düşünceyi serbest bırakmasıdır. Anlatıcı; geçmişe sıçrayarak olayların perde arkasının aktarır, daha sonra sofradaki bir ayrıntıya takılır, ardından kendi yargıları, eleştirileri ve değerlendirmelerine geçer. Zihin hiç susmaz. Bu durum okur için yorucudur; fakat bu yorgunluk bir kusur değil, metnin bilinçli olarak kurduğu bir etkidir.
Bu durum okuru; anlatıcıyı anlamaktan çok, anlatıcıya dayanmaya da itiyor. :)
Metin boyunca kelimeler, ifadeler, isimler - Auersbergerler, Burg oyuncusu, sanatsal akşam yemeği, berjer koltuk..- gibi defalarca yineleniyor. Bu tekrarlar benim gibi klasik okurlar için rahatsız edici olabilir. Ancak Bernhard’ın amacı dilsel zarafet değil, zihinsel baskı. Anlatıcı nasıl aynı düşüncelere saplanıp kalıyorsa, okur da aynı cümlelerin içinde dönüp duruyor. Bazen bu kısımları tekrar tekrar okumak da beni yordu diyebilirim ve bu kelime gruplarını atlamayı tercih ettiğimi itiraf edeyim.
Joana’nın ölümü ve “sanatsal akşam yemeği” etrafında şekillenen metin, anlatıcının bitmeyen iç monoloğu aracılığıyla küçük burjuva kültürünü, sahte entelektüelliği ve sanat çevrelerinin ikiyüzlülüğünü sert bir dille sorgular.
Odun Kesmek, fiziksel bir eylemden çok zihinsel bir durumu imler. Anlatıcının düşünceleri, tıpkı odun keser gibi, aynı noktaya tekrar tekrar vurur; sert, kaba ve durmaksızın. Bernhard bu başlıkla, salonlarda sanat konuşan ama konuşmalarıyla insanları, ilişkileri ve anlamı parçalayan bir çevreyi ironik biçimde işaret eder. Böylece roman boyunca tanık olduğumuz zihinsel tekrarlar ve yıpratıcılık, başlığın metaforik karşılığını bulur.
Kısacası; Odun Kesmek, kolay okunan ya da rahatlatan bir roman değil; tekrarları, kesintisiz düşünce akışı ve saldırgan diliyle okuru bir hayli zorluyor. Ancak tam da bu nedenle, zihnin arka planında hiç susmayan bir iç sesi olan okurlar için güçlü ve tanıdık bir deneyim sunuyor. Bernhard, okurdan beğeni değil, dayanıklılık istiyor; geriye kalan ise metnin bıraktığı rahatsız edici ama kalıcı izdir.
Bu kitap, bir ailenin birkaç kuşak boyunca süren hayat öyküsünü; evlilikleri, kayıpları, gündelik alışkanlıkları ve dönemin tarihsel arka planıyla birlikte aktarıyor. Bu yönüyle okura bir aile kroniği ve tanıklık metni sunuyor. Yaşanmışlıkların sade ve süssüz biçimde kayda geçirilmesi, yazarın bilinçli…devamıBu kitap, bir ailenin birkaç kuşak boyunca süren hayat öyküsünü; evlilikleri, kayıpları, gündelik alışkanlıkları ve dönemin tarihsel arka planıyla birlikte aktarıyor. Bu yönüyle okura bir aile kroniği ve tanıklık metni sunuyor. Yaşanmışlıkların sade ve süssüz biçimde kayda geçirilmesi, yazarın bilinçli bir tercihi olarak okunabilir.
Ancak metnin temel meselesi tam da burada belirginleşiyor: Anlatım, büyük ölçüde gözlemci ve mesafeli bir çizgide ilerliyor. Karakterler tanıtılıyor, olaylar sıralanıyor; fakat bu yaşantıların anlatıcıda ya da okurda bıraktığı duygusal ve zihinsel iz derinleştirilmiyor. Anneye, babaya, eşe ya da kayıplara dair güçlü bir iç sesle karşılaşmıyoruz; yazar çoğunlukla olup biteni kaydetmekle yetiniyor.
Bu tercih, metni yer yer bir tarih defteri ya da rapor anlatımı hissine yaklaştırıyor. Duyguya, dilsel yoğunluğa ya da edebi risklere alan açılmadığı için anlatım, sayfalar ilerledikçe tekdüze bir ritme bürünüyor. Farklı anlatım teknikleri (mektup, iç monolog, diyalog yoğunluğu gibi) kullanılmadığından, dil uzun süre aynı düzlemde kalıyor.
Elbette bu, metnin “kötü” olduğu anlamına gelmiyor. Yazarın amacı dramatize etmek değil; gündelik hayatın olağan akışı içinde, insanların büyük kırılmaları bile çoğu zaman sessizce yaşadığını göstermek. Ancak edebiyattan beklentisi kurgu, dil işçiliği, düşünsel derinlik ve kalıcılık olan bir okur için bu yaklaşım yeterli karşılığı bulmayabilir.
Bu kitap okunduktan sonra “ne anlatıldı”dan çok, “nasıl anlatıldı” sorusu akılda kalıyor. Ve cevap şu oluyor: Sade, mesafeli, bilinçli ama duygusal olarak sınırlı bir anlatımla. Bu nedenle eser, anlaşılmış ve saygı duyulmuş olsa da, okurda güçlü bir iz bırakmadan tamamlanıyor. Bir ailenin hayatına, geçen yıllar içindeki aile üyelerinin başına gelenlere, tanıklık etmek açısından başarılı buldum. Duygu, düşünce, teknik, dil ve edebi açıdan ise bana pek uymadı diyeceğim. :)
Scarlett Johansson’un canlandırdığı isimsiz kadın (film boyunca adı geçmez), İskoçya’da bir minibüsle dolaşan, erkekleri baştan çıkarıp onları bilinmeyen bir yere götüren bir varlık. Bu erkekler orada bir tür sıvının (siyah) içinde yok oluyor. Yani o kadın aslında bir insan kılığında…devamıScarlett Johansson’un canlandırdığı isimsiz kadın (film boyunca adı geçmez), İskoçya’da bir minibüsle dolaşan, erkekleri baştan çıkarıp onları bilinmeyen bir yere götüren bir varlık. Bu erkekler orada bir tür sıvının (siyah) içinde yok oluyor.
Yani o kadın aslında bir insan kılığında dolaşan uzaylıdır — erkeklerin -derisini- alır, bedensel bir kabuk gibi kullanır. Ama bu süreçte kendi görüntüsü değişmez.
Filmin ilerleyen kısmında ise bu varlık, insanlarla kurduğu gözlem ve temas sayesinde duygusal farkındalık kazanmaya başlar. Kazandığı bu farkındalık aynı zamanda ona insan olmanın zayıflığını da getirir. Başta avcıyken, yavaş yavaş kurban olmaya doğru dönüşür. Bu duyumsama süreci onu insanlaştırırken savunmasız da bırakır.
Film, insan olmanın biyolojik bir süreçten çok duyuşsal bir süreç olduğunu vurguluyor, anladığım kadarıyla. Başta uzaylı olan bu gizemli kadın, ilerleyen sahnelerde bir gözlemciye dönüşür, öğrenir, insan davranışlarını tekrar eder ve kafası karışmaya başlar. Sona doğru ise insan olmaya çalışırken başına gelenlerle birlikte film sona eriyor.
Arka fondaki müzik, filmin atmosferine uygun olsa da benim için rahatsız ediciydi. Tiz ve rahatsız edici buldum, gerçekten. Film bana bazen hiçbir şey anlamasan bile bir duygunun içinde kalmanın da bir tür deneyim olabileceğini hatırlattı. Bu nedenle sonuna kadar sabırla izledim.
Bence Under the Skin öyle her an, her ruh hâlinde izlenecek bir film değil. İzleyicinin sabrını, konforunu ve beklentilerini sürekli test ediyor. Duyusal olarak atmosfere teslim olmamız gerekiyor.
10/6
Spoiler içeriyor
1995 yılında yayımlanan ve kısa sürede yalnızca Almanya’da değil, dünya edebiyatında, özellikle Amerika’da büyük yankı uyandıran Okuyucu, hem edebî hem de felsefi düzlemde önemli tartışmalara kapı aralayan bir roman. Suç, utanç, ahlak, hafıza ve affetme temalarını iç içe işleyişiyle yalnızca…devamı1995 yılında yayımlanan ve kısa sürede yalnızca Almanya’da değil, dünya edebiyatında, özellikle Amerika’da büyük yankı uyandıran Okuyucu, hem edebî hem de felsefi düzlemde önemli tartışmalara kapı aralayan bir roman. Suç, utanç, ahlak, hafıza ve affetme temalarını iç içe işleyişiyle yalnızca bir bireyin değil, bir toplumun vicdan muhasebesine dönüşen roman; hukuk ve vicdan arasındaki sınırları zorlayan bir iç hesaplaşmaya dönüşüyor.
Başkarakter Michael Berg, yaşamının üç döneminde karşımıza çıkar: ergenlik, gençlik ve olgunluk. Her dönemde aynı sorunun farklı yüzleriyle karşılaşır: "Anlamak mı önemlidir, yargılamak mı?"
•••
I. Bireysel uyanış (ilk aşk, öğrenme, travma)
Romanın ilk bölümü, 15 yaşındaki Michael Berg’in hastalığı, ardından tesadüfen tanıştığı 36 yaşındaki Hanna Schmitz ile ilişkisiyle başlar. Bu dönem, Michael’in çocukluktan yetişkinliğe geçiş evresidir ve Hanna bu geçişin belirleyici figürü olur. Hanna ile kurduğu ilişki "öğrenme/okuma" eylemleri üzerinden şekillenir: Michael ona kitap okur, Hanna ise dinler. Zamanla bu eylem, sevgi ve iktidar arasındaki sınırın belirsizleştiği bir alışkanlığa dönüşür. Okumak, aralarındaki bağı güçlendirirken aynı zamanda Hanna’nın gizlediği cehaleti de örter. Hanna’nın bir gün ansızın ortadan kaybolması Michael için bir yıkım olur.
Michael, fiziksel ve duygusal anlamda ilk deneyimlerini Hanna aracılığıyla yaşamıştır; fakat bu beklenmedik ayrılık, onun ruhunda duygusal bir felç haline neden olur.
•••
II. Toplumsal yüzleşme (Nazi geçmişi, suç ve sessizlik)
Romanın ikinci bölümü, Hanna’nın şehirden ayrılmasından sonra Michael’in onu unutmaya çalıştığı dönemi konu alır. Bu dönem, genç bir insanın ilk aşkını ve ilk travmasını geride bırakma çabası gibi görünür, fakat derinlerde daha karmaşık bir ruhsal süreç işlemektedir. Michael’in Hanna’yı “trenle geçerken geride kalan bir kent gibi” anımsaması, Schlink’in roman boyunca işleyeceği temel metaforu kurar: geçmiş oradadır, geride kalmıştır ama yok olmamıştır.
Hanna’nın yokluğu ve yarattığı duygusal boşluk, Michael’in kimliğinin temelini oluşturur. Onun yetişkinlik dönemi, sürekli bir unutamama ve anlamlandırma mücadelesiyle geçer. İlerleyen süreçte Hanna’nın hem öğretici hem de yıkıcı etkisi, Michael’in tüm ilişkilerine siner.
Artık hukuk fakültesine başlamış olan Berg, seminer öğrencilerle birlikte savaş suçlularının yargılandığı bir davayı izlemeye başlar. Mahkeme salonunda Hanna’yı yeniden gördüğünde, geçmişle yüzleşmenin kaçınılmaz olduğunu fark eder. Berg, hem sevdiği kadının bir Nazi gardiyanı olduğunu öğrenir hem de kendi ülkesinin suçlarıyla yüzleşir.
Berg’in gözünden anlatılan hikâye ilerledikçe okuyucuya hem bir aşk ve ihanet öyküsü, hem de tarihsel ve etik bir sorgulama sunar.
Bu bölümde Schlink, bireysel suçlulukla toplumsal suçluluk arasındaki sınırları sorgular. Michael’in yaşadığı ikilem, savaş sonrası Alman gençliğinin kuşağını temsil eder: Ebeveynlerinin sessizliği, suça karışmış olma ihtimali, ve “bizim suçumuz neydi?” sorusu. Michael, ne Hanna’yı tamamen affedebilir ne de onu tamamen mahkûm edebilir. Onu anlamak istediğinde suç ortaklığı hisseder; mahkûm ettiğinde ise ihanet duygusu yaşar. Berg'in iç hesaplaşması, aslında savaş sonrası Almanya’nın kuşağının hesaplaşmasıdır: "Biz suçlu değiliz, ama suçun mirasçılarıyız."
•••
III. Vicdanın olgunlaşması (affetme, sessizlik, uzlaşma)
Üçüncü bölüm ise, Berg'in yetişkin bir adam olarak geçmişiyle hesaplaşmaya çalıştığı, fakat affetmenin mümkün olup olmadığını sorguladığı vicdan ve yüzleşme dönemidir. Berg, hukukçu kimliğiyle hayatına devam ederken içindeki “çözülmemiş dava” hep varlığını sürdürür: Hanna’nın ve kendi sessizliğinin davası. Hanna’nın cezaevine girmesinden sonra onunla doğrudan temas kurmaz; ama aralarındaki bağ da kopmaz. Bu kez aralarındaki iletişim, okuma ve dinleme eyleminin bir başka biçimiyle, "kaset"lerle yeniden kurulur.
Michael’in Hanna’ya kitap okuyarak başlattığı ilişki, yıllar sonra onun için kasetlere sesini kaydetmesiyle sembolik bir döngüye girer. Bu kasetler, artık yalnızca sevginin değil, vicdanın sesi hâline gelir aynı zamanda Berg'in kendini anlatma biçimidir.
Buraya kadar tüm anlatı, Berg’in gözünden ilerledi; kahraman anlatıcı olduğu için okur tüm yaşananlara onun anlattıkları kadarıyla tanık oldu. Yaşananları onun bakış açısından değerlendirdik ve yorumladık. Hanna ise bir tür kör nokta olarak kaldı: Biz onun ne hissettiğini, ne düşündüğünü doğrudan bilemedik. İşte tam burada, Berg’in hapishane müdürü ile olan diyalogları devreye giriyor. Bu diyaloglar, bize Hanna’nın iç dünyasına dair ipuçları sunuyor ve onun yaşadıklarını, hislerini anlamamız için bir pencere açıyor. Böylece, okuyucu olarak Hanna’yı da anlamaya çalışıyoruz; neyi gizlediğini, neyle mücadele ettiğini ve kendi gerçekliğiyle nasıl yüzleştiğini keşfetme şansı buluyoruz.
Kitabın sonraki bölümleri, bu kör noktanın yavaş yavaş aydınlanmasını sağlayacak ve Berg ile Hanna arasındaki karmaşık bağın, bireysel ve tarihsel suçun gölgesinde nasıl şekillendiğini gösterecek. Bu noktada üçüncü bölüm ile ilgili yaşananları her okurun kendi değerlendirme ve yorumuna bırakacağım.
« Haydi biraz cesaret Drogo,« bu senin son kâğıdın, ölümün karşısına bir asker gibi çık ki, hiç olmazsa kandırılmış yaşamın güzel bitsin. Yazgıdan intikamını al, kimse sana kahraman ya da buna benzer bir şey demeyecek ama işte tam da bunun…devamı« Haydi biraz cesaret Drogo,«
bu senin son kâğıdın,
ölümün karşısına bir asker gibi çık ki,
hiç olmazsa kandırılmış yaşamın güzel bitsin.
Yazgıdan intikamını al,
kimse sana kahraman ya da buna benzer bir şey demeyecek ama işte tam da
bunun için böyle yapmaya değer.
Gölgenin sınırını, resmi geçitteymiş gibi dim dik, kararlı bir adımla aş,
hatta becerebilirsen gülümse.
Sonuçta vicdanın çok rahatsız değil
ve Tanrı seni affedecektir.»
(s. 230)