Şerefsiz faşistler ne istediniz la adamdan halkın yanındaydı neyse büyük üstad cem karaca nın ne zorluklar çektiğini gördüm ağladım vatansız bırakılmaya çalışılan büyük vatansever
Aylardır aradığım diziyi buldum resmen kafa yormuyor.. Mutfakta geçirdiğim tün vakitlerde arka fonda 😁 bittiğinde napıcam Bilemiyorum... sımsıcak bir Aile dizisi çok sevdim sanırım burdan önerilmişti..hatırlmasamda burdan teşekkür ederim..Bu tarz bir dizi arıyorsanız bakınn mutlaka...
Kitabın en güzel yanı, büyük kahramanlıklara sığınmadan sadece etrafındaki insanları gerçekten görmenin ve küçük dokunuşların insanı nasıl dönüştürebileceğini göstermesi. Kendi hayatında hiçbir amacı olmayan Ed Kennedy’nin gizemli bir el tarafından yönlendirilerek başkalarının acılarına, yalnızlıklarına ve korkularına müdahale etmek zorunda kalması,…devamıKitabın en güzel yanı, büyük kahramanlıklara sığınmadan sadece etrafındaki insanları gerçekten görmenin ve küçük dokunuşların insanı nasıl dönüştürebileceğini göstermesi. Kendi hayatında hiçbir amacı olmayan Ed Kennedy’nin gizemli bir el tarafından yönlendirilerek başkalarının acılarına, yalnızlıklarına ve korkularına müdahale etmek zorunda kalması, hikayeye sadece polisiye bir merak değil, ciddi bir vicdani sorumluluk boyutu katıyor. Büyük kahramanlık anlatılarına girmeden, sadece yanımızdan geçip giden insanların görünmeyen yaralarına dokunmanın insanı nasıl dönüştürebileceğini göstermesi. Ed’in benden bir şey olmaz kafasından çıkıp sıradan birinin de başkalarının hayatında fark yaratabileceğini kanıtlaması, süssüz ve çok samimi bir umut veriyor. Okurken gerçekten beğendiğim bir kitap oldu.
yaaaaa çok tatlısınızzzz giddiinnnn kitabını 10.sınıfa okumuştum o da çok tatlıydı bazı sahneler mecbur kesilmiş sanırım ama bi tane sahne vardı o kesilmesin isterdim olsun ama canınız sağ olsun böyle de çok tatlı çerezlik ortaokulda watty okuyomul gibi hissettriyo eskiyi…devamıyaaaaa çok tatlısınızzzz giddiinnnn kitabını 10.sınıfa okumuştum o da çok tatlıydı bazı sahneler mecbur kesilmiş sanırım ama bi tane sahne vardı o kesilmesin isterdim olsun ama canınız sağ olsun böyle de çok tatlı çerezlik ortaokulda watty okuyomul gibi hissettriyo eskiyi yad ettik
Kitabın adı Avrupa'da Feminizm tarihi olsa daha mantıklı olabilirmiş. İnsanlık tarihinin başlangıcından günümüze değin (hatta 90lara kadar) Avrupa ülkelerinde feminizmin nasıl geliştiğini pek çok örnek vererek anlatıyor. Ancak feminizm ve kadınların toplumdaki yerini sadece Avrupa bazlı araştırmak ve öğrenmek özellikle…devamıKitabın adı Avrupa'da Feminizm tarihi olsa daha mantıklı olabilirmiş. İnsanlık tarihinin başlangıcından günümüze değin (hatta 90lara kadar) Avrupa ülkelerinde feminizmin nasıl geliştiğini pek çok örnek vererek anlatıyor. Ancak feminizm ve kadınların toplumdaki yerini sadece Avrupa bazlı araştırmak ve öğrenmek özellikle bizim topraklarımızda doğup büyümüş insanlar için çok da fayda sağlamıyor. Özellikle kadınların haklar elde edebilmek için kırılma noktasını burjuva kadınları ile işçi kadınları arasındaki ortak noktada buluşma olarak adlandırsa da bizim topraklarımızda aslında kadınlar Cumhuriyetle birlikte en dipten yükseldi. Kitapta özellikle bir veya iki yerde Müslüman kadınların durumunun batıdakilere göre daha iyi olduğunu belirtmiş, dinler tarihinin yozlaşmadan önceki zamanlarında bu dedikleri doğruydu çünkü İslam aslında kadınların erkeklerle eşit olabilmesi için dönemin şartlarına uygun kurallar getirmişti.
Yine kitabın son sözünde üçüncü dünya ülkelerinin gelişmesi için neler yapılabilir diye anlatmış ama pratikle örtüştüğünü düşünmüyorum.
Bu kitap hiç mi bir şey katmıyor? Hayır aslında pek çok bakış açısı geliştirmeme de sebep oldu, bu alana ilgiliyseniz okumanızı tavsiye ederim, kısa bir kitap.
Kimlik sevgi ve büyüme kavramlarını incelikle işleyen şiirsel üslubuyla öne çıkan nitelikli bir devam kitabı. Karakterlerin psikolojik derinliği ve ilişkilerindeki gerçekçilik eseri sadece gençlere değil, insan doğasını ve duygusal bağları anlamak isteyen her okura hitap eden bir eser.
Charles Burnett’in Killer of Sheep filmini konuşmak hem çok kolay hem de çok zor bir uğraş olur. Farklı perspektiflerden muhtelif sonuçlar doğuracak kadar doğal ve gerçekçi bir yapım. Aynı zamanda UCLA İsyanı olarak bilinen "Hollywood'a Karşı Siyahilerin İsyanı" döneminde yani…devamıCharles Burnett’in Killer of Sheep filmini konuşmak hem çok kolay hem de çok zor bir uğraş olur. Farklı perspektiflerden muhtelif sonuçlar doğuracak kadar doğal ve gerçekçi bir yapım. Aynı zamanda UCLA İsyanı olarak bilinen "Hollywood'a Karşı Siyahilerin İsyanı" döneminde yani 1978 yılında yapılmış bir film olması da zamanlamayı manidar kılıyor. O dönemin politikaları artık simsiyah tenlerin üzerinde ışıldayan retinalarda değil, siyahi yönetmenlerin kadrajında beliriyor. Burnett'in kamerası da bu duruma bir göndermedir, doğal bir göndermedir
çünkü her sinema politiktir, politik olmak zorundadır. Mesela Althusser’in iktidar ve ideolojik aygıtları üzerinden düşündüğümüzde, filmin aslında yalnızca yoksul bir Siyah ailenin hayatını anlatmadığını, Hollywood’un yıllarca ürettiği Siyah insan temsilinin karşısına başka bir hayat biçimi koyduğunu görebiliriz. Bunları ekstra konuşmaya gerek yok, zaten sinema yeterince politiktir.
Filmi ilginç kılan nokta ise naratif yapısı ve görsel tercihleridir. Tökezleyen sahneler, müzikal yapı, gündelik olmayı şartlayan duygu geçişleri. Ama her şeyden önemlisi bunun öteki insanların dilinden tanımlayan ve gösteren "öteki" bir sinema anlayışı.
Hollywood’da ötekinin hayatı çoğu zaman dramatize edilir, belirli bir çatışmanın içine sokulur ve seyircinin tüketebileceği bir hikâyeye dönüştürülürken Burnett’in filminde hayatın kendisi olay örgüsünün önüne geçiyor; Stan’in mezbahadaki işi, ailesiyle ilişkisi, çocukların sokakta oyun oynaması, insanların dans etmesi, bir kadının şehvetle bir erkeğe bakması, iki adamın ona cinayete iştirak için para teklif etmesi gibi sahneler klasik dramatik yapının içinde bir yere bağlanmak zorunda bırakılmıyor. Bu yüzden film bana yer yer kurgusu zayıf, senaryosu ilerlemeyen ve hatta bazı sahneleri reklam arası gibi duran bir film hissi veriyor; fakat bunun aynı zamanda Burnett’in bilinçli olarak Hollywood’un anlatı düzeninden uzaklaşmasının sonucu olduğunu düşünüyorum. Çünkü burada yoksulluk yalnızca dramatik bir problem olarak gösterilmiyor, insanların yaşadığı bütün hayatın içine yayılmış bir durum olarak gösteriliyor; insanlar yoksulken de âşık oluyor, şehvet duyuyor, dans ediyor, çocuk yetiştiriyor, sıkılıyor ve eğleniyor. Filmin başındaki yakın planda ağlayan çocuk ve kamera uzaklaştıkça kadraja giren öfkeli baba da bana filmin nasıl çalışacağını daha en başta söylüyor: önce tek bir insanın acısını görüyoruz, sonra kameranın geri çekilmesiyle bunun yalnızca bireysel bir acı olmadığını, bir ailenin ve daha geniş bir toplumsal hayatın parçası olduğunu fark ediyoruz.
L.A. Rebellion hareketini de yalnızca Siyah yönetmenlerin film çekmesi olarak değil, kimin kimi temsil edeceği ve gerçekliğin hangi sinema diliyle gösterileceği üzerine bir mücadele olarak görmek gerekiyor; Althusser’in söylediği anlamda kültür ve sinema da ideolojik aygıtların bir parçasıysa, Burnett’in yaptığı şey mevcut temsil biçimini içeriden tekrar etmek yerine kamerayı başka bir hayatın içine yerleştirmek ve daha önce sinemanın merkezine alınmayan insanların gündelik hayatını kendi ritmiyle görünür kılmak oluyor.
7/10