cok guzel başlamış olsada araya koyduğu flashbackler ve yer yer karakterlerin aptallıklari ile sinir etsede seyir zevki gayet yüksek insanı aksiyona maceraya doyuran bir diziydi uzun diye korkarak başlamış olsam da çok kısa bir sürede bitti keşke uçağın düşmesi ve…devamıcok guzel başlamış olsada araya koyduğu flashbackler ve yer yer karakterlerin aptallıklari ile sinir etsede seyir zevki gayet yüksek insanı aksiyona maceraya doyuran bir diziydi uzun diye korkarak başlamış olsam da çok kısa bir sürede bitti keşke uçağın düşmesi ve adadaki 4 5 aylık yaşamlarını konu edinseydi dizi basyapit diyebilirdim çünkü şu gizem işlerine girdiğinde evet ilk baslarda heyecanlandirmisti insanı ama bir zaman sonra cok fazla gizeme girince kabak tadı vermeye başlamıştı ystune o kadar garip olayları verip açıklayacak diye beklerken hiç açıklamadigi mantıklı olmayan bir cok olay da vardı cok pimpirikli bir insan değilseniz gayet seversiniz zamanda yolculuk, paralel evren, enerji, yürüyen adalar gibi bir çok konuya değiniyor favori karakteriniz sürekli değişiyor ama desmond iyidir finali tatmin etmesede gayet duygusal sahneleri vardi.
Belki bi' yarası vardı, adı "intikam"dı, benden çok önce Belki unutmak içindi, çabuk geçer sandı, canımı yaktı, ah Belki bi' yarası vardı, kim olursa olsun, adı "intikam"dı Da niye böyle sevip yeterken kararıp içimden bi' yıldız kaydı?
Tanıdık bir yabancı'nın yüreğine değişi Kalabalık yüzlerin arasında gök gibi saf, Denizler kadar duru birinin yansıması; Aşk, görmeden de sevme sanatı. Aşk, tanımı yazılmamış, İçinde yaşayan çocuğun sevinci. Sevinçten içine sığamayanların, Görmek için ölenlerin, Bi yolun yabancısıyken, Kalbini bulanların hikayesi.…devamıTanıdık bir yabancı'nın yüreğine değişi
Kalabalık yüzlerin arasında gök gibi saf,
Denizler kadar duru birinin yansıması;
Aşk, görmeden de sevme sanatı.
Aşk, tanımı yazılmamış,
İçinde yaşayan çocuğun sevinci.
Sevinçten içine sığamayanların,
Görmek için ölenlerin,
Bi yolun yabancısıyken,
Kalbini bulanların hikayesi.
Aşk bir sanat
Sevdiğin sanat eseri
Bi daha baktığında
Kendini görürsün.
Şair/🙋♂️ keyifli okumalar dileyerek,
şiirimi nasıl bulduğunuzu merak ediyorum.
MARTİN EDEN BİR AŞK KİTABI DEĞİLDİR !! Martin Eden, ilk bakışta bir "başarı ve aşk" hikâyesi gibi görünse de, özünde bireyin toplumla, sınıfla ve bizzat kendi zihniyle girdiği yıkıcı savaşın felsefi bir incelemesidir. Romansal kurgunun ve olay örgüsünden sıyrılarak Martin’in…devamıMARTİN EDEN BİR AŞK KİTABI DEĞİLDİR !!
Martin Eden, ilk bakışta bir "başarı ve aşk" hikâyesi gibi görünse de, özünde bireyin toplumla, sınıfla ve bizzat kendi zihniyle girdiği yıkıcı savaşın felsefi bir incelemesidir. Romansal kurgunun ve olay örgüsünden sıyrılarak Martin’in zihinsel dönüşümünü, altında yatan felsefi, sosyolojik ve siyasi çatışmaları en ince ayrıntısına kadar masaya yatırmak gerekmektedir; bu şekilde AŞK KİTABI metası ortadan kalkacaktır!
**Martin’in Hayatındaki Entelektüel Dönüm Noktaları**.
Karakteri daha iyi anlamamız için üç dönüm noktasını kısaca ele almak istiyorum. Martin’in dönüşümü, sıradan bir "kendini geliştirme" hikâyesi olmaktan ziyade, sınıfsal bir yabancılaşma ve felsefi bir aydınlanma (aynı zamanda bir çöküş) sürecidir.
-> Ruth Morse ve Burjuva Kültürünün İllüzyonu: Martin, kaba saba bir denizciyken burjuva sınıfının temsilcisi olan Ruth ile karşılaşır. İlk aşamada burjuvazi, Martin için güzelliğin, sanatın, bilginin ve ahlakın zirvesidir. Martin, bu sınıfa kabul edilmek amacıyla okumaya başlar. Ancak bu aşama, onun "cehaletinin getirdiği huzuru" kaybettiği ilk kırılmadır.
-> Herbert Spencer ve Evrimsel Felsefe ile Tanışma: Martin’in zihnindeki en büyük patlama, Herbert Spencer’ın eserlerini okumasıyla gerçekleşir. Spencer sayesinde evrendeki her şeyin (biyoloji, toplum, sanat) bir bütün ve gelişim içinde olduğunu kavrar. Bu entelektüel sıçrama, Martin’i bir gecede sıradan bir okurdan, dünyayı yukarıdan izleyen bir sentezciye dönüştürür. Artık o, Ruth’un ve ailesinin temsil ettiği burjuva entelektüelliğinin aslında ne kadar sığ, taklitçi ve dogmatik olduğunu fark etmiştir.
> Brissenden ile Karşılaşma ve Sosyalist Gerçeklik: Şair Brissenden, Martin’in hayatındaki en gerçek dost ve tek entelektüel dengidir. Brissenden, Martin’e burjuva dünyasının çürümüşlüğünü ve sanatın bu pazar ilişkileri içinde nasıl metalaştığını gösterir. Martin’i sosyalizme yönlendirmeye çalışır ve ona "Seni kurtaracak tek şey sosyalizmdir, yoksa bu yalnızlık seni yutacak" uyarısında bulunur. Brissenden’ın intiharı, Martin’in dış dünya ile bağını koparan en büyük darbedir.
**Kitap Genelindeki Sosyolojik ve Siyasi Çatışmalar**
-> Burjuva Sınıfının İkiyüzlülüğü
Jack London, Morse ailesi üzerinden burjuvazinin kültürel ve ahlaki sığlığını acımasızca ifşa eder. Bu sınıf için sanat, bilim veya felsefe kendi başlarına değerli değildir; yalnızca statü sağladıkları ve paraya tahvil edilebildikleri sürece makbuldür. Martin beş parasız bir dahi iken onu kapılarından kovan, yazılarını "çöp" olarak gören burjuva toplumu; Martin ünlü ve zengin olduğunda onu akşam yemeklerine davet etmek için sıraya girer. Martin’in entelektüel kapasitesi aynı kalmıştır, değişen tek şey banka hesabıdır. Martin’in burjuvaziye duyduğu tiksinti, bu sınıfın ikiyüzlülüğünü ve sahteliğini çıplak şekilde görmesinden kaynaklanır.
-> Sosyalizm ve Bireyselcilik Çatışması
Kitapta çok kritik bir paradoks vardır: Jack London bir sosyalisttir, ancak Martin Eden azılı bir anti-sosyalist ve bireyselcidir. Martin, sosyalistleri "kendi ayakları üzerinde duramayan, sürü halinde hareket etmek zorunda olan zayıf insanlar" olarak görür. Devletçi ya da cumhuriyetçi kolektif yaklaşımların, güçlü bireyin gelişimini engelleyeceğine inanır. Ona göre sosyalizm, "kölelerin efendi olma arzusundan" başka bir şey değildir.
Ancak Jack London bu kurguyla, Martin’i haklı çıkarmak istemez. Aksine, Martin’in bu aşırı bireyselci körlüğünün onu nasıl intihara sürükleyeceğini göstererek, bireyselciliğin pratik hayattaki imkansızlığını kanıtlamaya çalışır.
**Alt Metinlerin Çözümlemesi**: Bireyselciliğin Ölümü ve Nihilizm
Kitabın notlar kısmının en sonunda şöyle bir cümle geçer ki, bir sosyalist olan Jack London, sosyalizme karşı olduğunu açıkça dile getiren bireyci bir karakter yaratmıştır. Nietzsche'nin üstün insan fikrine cepheden bir saldırı olarak yazdığını söyleyerek, "Becerememiş olmalıyım ki hiçbir eleştirmen bunu keşfedememiş" der.
London'a göre sadece kendi kurtuluşu için çalışan Martin Eden'in sonunda gözleri açılır, içine dahil olmak istediği burjuva toplumunun içyüzünü anlar ve yaşamak için nedeni kalmaz. İNTİHARI, BİREYCİLİĞİN YENİLGİSİDİR.
Martin Eden’ın finali, sadece bir hayal kırıklığı hikâyesi değil, felsefi bir tezdir. Bu tezin alt metinleri şu şekildedir:
-> Bireyselciliğin Ölümü (The Death of Individualism)
Martin, toplumun her kesiminden kendini soyutlamıştır. Alt sınıftan (işçilerden ve eski denizci arkadaşlarından) entelektüel olarak kopmuştur; çünkü artık onlarla konuşacak ortak bir dili kalmamıştır. Üst sınıftan (burjuvaziden) ise ahlaken ve fikren tiksinmektedir; onların sahteliğini görmüştür. Sosyalistleri ve kolektif hareketleri ise entelektüel olarak küçümsemektedir.
Sonuç olarak Martin, hiçbir sınıfa ait olamayan, tamamen boşlukta asılı kalan bir "hiç" haline gelir. Jack London burada şu mesajı verir:
İnsan toplumsal bir hayvandır. Kendini toplumdan (kolektiften) tamamen soyutlayan, sadece kendi zihni ve iradesiyle yaşamaya çalışan "aşırı bireyselci", eninde sonunda kendi yalnızlığının karanlığında boğulmaya mahkumdur. Martin’in intiharı, felsefi bireyselciliğin pratik dünyada aldığı en ağır yenilgidir; bireyselciliğin ölümüdür.
-> Cumhuriyetçilik ve Amerikan Rüyası İllüzyonu
Amerikan Rüyası, "Çok çalışırsan, yetenekliysen ve azmedersen en tepeye çıkabilirsin" miti üzerine kuruludur. Martin bu miti gerçekleştirir: Sıfırdan başlar, tırnaklarıyla kazır ve zirveye ulaşır. Ancak zirveye ulaştığında bulduğu şey kocaman bir hiçliktir. Jack London, Amerikan cumhuriyetçiliğinin ve kapitalist sisteminin vaat ettiği bu "başarı" illüzyonunu yıkar. Sistem, insanı sadece üretip tükettiği ve sisteme entegre olduğu sürece "başarılı" kabul eder. Martin sistemin dışına çıktığı, onun ikiyüzlülüğünü deşifre ettiği an, elde ettiği zenginlik ve şöhret onun için sadece birer yük haline gelir.
-> Epistemolojik Solipsizm ve Yaşama İradesinin Kaybı
Son aşamada Martin, Schopenhauer tarzı bir nihilizme sürüklenir. Gerçeğin ne olduğunu, sevginin ne kadar sahte olduğunu (Ruth’un onu sadece şöhretliyken sevmesi) ve insanların maskelerini görmüştür. Bilgi, Martin’e mutluluk getirmemiş; aksine dünyayı katlanılamaz derecede çıplak ve çirkin kılmıştır.
O artık "fazla bilmenin" lanetini taşımaktadır. Zihni o kadar keskinleşmiştir ki, yaşamın devam etmesini sağlayan o tatlı illüzyonları (aşk, dostluk, kariyer, idealizm) kendi eliyle parçalamıştır. Geriye kalan tek şey, karanlık ve sessiz bir deniz, yani bilincin tamamen kapatılması (ölüm) isteğidir.
Sonuç olarak Martin Eden, cehaletin getirdiği konforlu uykusundan uyanıp entelektüel zirveye tırmanan bir adamın trajedi dolu uyanış hikâyesidir; Jack London, kahramanının trajik sonu üzerinden, toplumsal bağlarından ve kolektif bir aidiyetten kopuk aşırı bireyselciliğin, ne kadar güçlü bir iradeye sahip olursa olsun, insanı en nihayetinde yalnızlığın ve nihilizmin karanlık sularında boğulmaya mahkûm edeceğini felsefi bir manifesto gibi yüzümüze çarpar.
Spoiler içeriyor
🥶 Bu Filmle Kara Kışa Doydum İliklerime Kadar Donduğumu Hissettim hatta İnsan etine bile doydum 😱 Yazdan ve Sıcaktan bunalmışken bir nebze iyi geldi 🙄 Lakin Film Gerçekten Yaşanmış bir olay ve gerçek bir hayatta kalma mücadelesi 🥲 İnsanların yaşadığı…devamı🥶 Bu Filmle Kara Kışa Doydum İliklerime Kadar Donduğumu Hissettim hatta İnsan etine bile doydum 😱 Yazdan ve Sıcaktan bunalmışken bir nebze iyi geldi 🙄 Lakin Film Gerçekten Yaşanmış bir olay ve gerçek bir hayatta kalma mücadelesi 🥲 İnsanların yaşadığı şey korkunç Şiliye doğru giderken And Dağlarında uçakları düşüyor ve yaşamak için aç kaldıklarında ölenlerin etini yemek zorunda kalıyorlar 😰 İnsanlığı ve hayatı sorgulatan bir yapım 👍 O uçsuz bucaksız Bembeyaz Dağlar, Çığlar, Ölümcül Soğuk 🥶 kurtulması neredeyse imkansız bir yer 🫣 Efsane bir Filmdi ❤️ Mutlaka İzleyin 🙏
Bu filmde pedo filmi diyenleri anlayamadım. Leon pedo değil ki kız da ömrü boyunca sevilmedi, travma yaşadı o yüzden Leon ona şefkat gösterince sevgi sandı ve bizzat ailesinin içinde gördüğü şeyleri normal sandığı için öyle davrandı. Nereleriyle izlemişler anlayamadım. Filmi…devamıBu filmde pedo filmi diyenleri anlayamadım. Leon pedo değil ki kız da ömrü boyunca sevilmedi, travma yaşadı o yüzden Leon ona şefkat gösterince sevgi sandı ve bizzat ailesinin içinde gördüğü şeyleri normal sandığı için öyle davrandı. Nereleriyle izlemişler anlayamadım. Filmi konuşacak olursak sonunda üzülemedim ben olması gereken son oymuş gibiydi benim için.
04.07.2026 Hakkında pek bir bilgiye sahip olmadan açtım ve savaşın psikolojik etkisini anlatacağını düşünüyordum, yani filmden umutluydum. Ancak biraz farklı başladı. Arka planda savaş konuşulurken film, beklediğimin aksine tartışmalı bir romantik ilişkiyi anlatmayı tercih etti. Buna da tamam, farklı bir…devamı04.07.2026
Hakkında pek bir bilgiye sahip olmadan açtım ve savaşın psikolojik etkisini anlatacağını düşünüyordum, yani filmden umutluydum. Ancak biraz farklı başladı. Arka planda savaş konuşulurken film, beklediğimin aksine tartışmalı bir romantik ilişkiyi anlatmayı tercih etti. Buna da tamam, farklı bir şey anlatacak diyerek devam ettim ama film bu tartışmalı ilişkiyi Wattpad hikâyesi gibi izleyiciye sununca işler değişti. Her şey fazla klişe, cringe ve çok hızlı gelişiyor. Bunun yanında, tartışmalı ilişki de filmde neredeyse hiç tartışılmıyor; karakterler sadece bir kez konusunu açıyor, o kadar.
Tamam, romantizm tarafı çalışmadı. Zaten film bir noktada daha ciddi bir tona da evriliyor. Savaş tarafına bakacak olursam yine çalışmayan yerler var. Ortada bir savaş var ama kiminle yapıldığı belli değil, amaç ne bilmiyoruz. Eğer savaşın insanlar üzerindeki psikolojik etkisini anlatacaksan, kiminle ya da niye savaşıldığının bir önemi yok; o dramı izleyiciye geçirmen yeter ama film bunu da başaramıyor. En azından sonlarına kadar herhangi bir gerilim, sarsıcı sahne veya dram hissedemedim. Bir şeyler yapmaya çalışıyor ama olmuyor çünkü olay hâlâ savaş değil; asıl konu, hâlâ çok hızlı bir şekilde izleyicinin önüne atılan Daisy ile Eddie ilişkisinde.
Aslında film, savaşın psikolojik etkisini Daisy karakteri üzerinden vermeye çalışıyor. Bunu yer yer hissettirdiği de oluyor ama asıl işlemeye çalıştığı konu başka olduğu için bu taraf oldukça basit kalıyor. Film sonlara doğru toparlıyor; beklediğimi az da olsa alabiliyorum ama bu, asla yeterli olmuyor.
Kısacası, çok kötü yazılmış bir ilişki üzerinden anlatılmaya çalışılan bu filmi izlerken sürekli "Şimdi toparlayacak." dedim ama sonlarda gösterdiği birkaç sahne, iyi birkaç müzik ve ortalama atmosferi haricinde dolu bir şey göremedim. Oyuncuların performansları da fazla ortalama ve yer yer oldukça zorlama olduğu için filmi kurtarmaya yetmiyor, hatta bazı anlarda filmi daha da geriye çekiyor. Yapılan tercihleri hiç sevemedim; çok daha farklı ve etkileyici bir film çıkabilirmiş ortaya.
Ayrıca, Tom Holland'ı burada görmeyi hiç beklemiyordum.
5,92/10
Kayıp Bir Kuruş İçin Saatlerce Süren O Toplantı. Akşamüzeri, Başbakan İsmet İnönü Çankaya Köşkü'ne son derece yorgun, gergin ve sinirli bir biçimde gelir. Atatürk, yıllardır omuz omuza savaştığı arkadaşını böyle görünce merakla sorar: "Hayrola İsmet, nedir canını bu kadar sıkan…devamıKayıp Bir Kuruş İçin Saatlerce Süren O Toplantı.
Akşamüzeri, Başbakan İsmet İnönü Çankaya Köşkü'ne son derece yorgun, gergin ve sinirli bir biçimde gelir. Atatürk, yıllardır omuz omuza savaştığı arkadaşını böyle görünce merakla sorar: "Hayrola İsmet, nedir canını bu kadar sıkan olay?" İnönü, THK yönetim kurulu toplantısından henüz çıktığını, sabah 10:00'da başlayan toplantının aralıksız akşam 17:00'ye kadar sürdüğünü ve yapılan incelemelerde hesaplarda kırk para (1 kuruş) açık bulduklarını söyler.
İnönü'nün bu 1 kuruşluk açık yüzünden saatlerce terlettiği THK Başkanı Fuat Bulca, hesabı denkleştiremeyince istifa etmeye kalkışmıştır. İşin çarpıcı yanı, Fuat Bulca sıradan bir bürokrat değil, bizzat Atatürk'ün çocukluk arkadaşı, İstiklal madalyalı silah arkadaşı ve sırdaşıdır. Ancak İnönü kayırmacılık yapmaz, istifayı da reddeder ve Atatürk'e şöyle der: "İstifa bu gibi hallerde en kolay çıkar yoldur. Yurttaş bu parayı Türk Hava Kurumu yükselsin diye veriyor, millet verdiği paranın nereye gittiğini bilmek ister."
Çocukluk arkadaşını korumak yerine Başbakan İnönü'nün ciddiyetini takdir eden Atatürk gülümser ve yolsuzluğun küçük adımlarla nasıl büyüdüğünü anlatan şu tarihi sözleri söyler: "Demek mesele bu... Haklısın... Kırk para günün birinde 40 lira, 40 lira da 400 lira olur... Bu da giderek büyür halkın ağzında... Biz Cumhuriyeti kurarken, böyle kırk paralara çok ihtiyacımız oldu.".
Ardından İnönü, memurları seferber ettiğini ve nihayetinde o 1 kuruşun yanlışlıkla başka bir hesaba geçirildiğini buldurttuğunu açıklar.
Kaynakça:Bu tarihi vakayı günümüze taşıyan kişi ise Atatürk'ün manevi kızı Sabiha Gökçen'dir. Olay, Gökçen'in "Atatürk'le Bir Ömür" adlı hatıratında tüm diyaloglarıyla yer almaktadır.