Madende çalışırken kitap okuyamadım.. Evet son üç yilda işyerinde okuma yapmadım.. Şimdi yeni isyerindeyim ve kaldığım yerden devam ediyorum.. İşyerinde 143. kitap: Jules Verne, Dünyanın Merkezine Yolculuk..
Muhteşem Gatsby 7.2/10 Göz kamaştıran ihtişamın ardında saklanan kocaman bir yalnızlığın ve imkânsız bir aşkın hikâyesi. Gatsby’nin bütün o gösterişli dünyayı aslında Daisy’ye duyduğu aşk uğruna kurması filmin en vurucu tarafı. Aşkın, hayallerin ve geçmişi yeniden yaşama arzusunun bedelini anlatan…devamıMuhteşem Gatsby 7.2/10
Göz kamaştıran ihtişamın ardında saklanan kocaman bir yalnızlığın ve imkânsız bir aşkın hikâyesi.
Gatsby’nin bütün o gösterişli dünyayı aslında Daisy’ye duyduğu aşk uğruna kurması filmin en vurucu tarafı.
Aşkın, hayallerin ve geçmişi yeniden yaşama arzusunun bedelini anlatan görselliği kadar hüznüyle de akılda kalan unutulmaz bir film.
Geçmişi yeniden yaşayabiliriz..
Yaklaşık iki sene önce bir arkadaşımla başlamıştım bu diziye. Karakterler arasındaki iletişimsizlikten ve ortamdaki kaostan ötürü devam edemeyeceğimize karar vermiştik. Ancak iki sene sonra diziye tek başıma tekrar döndüğümde, bırakma sebebimizin aslında yalnızca o gürültüyle ilgili olmadığını fark ettim. Sanırım…devamıYaklaşık iki sene önce bir arkadaşımla başlamıştım bu diziye. Karakterler arasındaki iletişimsizlikten ve ortamdaki kaostan ötürü devam edemeyeceğimize karar vermiştik. Ancak iki sene sonra diziye tek başıma tekrar döndüğümde, bırakma sebebimizin aslında yalnızca o gürültüyle ilgili olmadığını fark ettim. Sanırım ben bu diziyi biriyle izlerken kendimi pek rahat hissetmiyordum; muhtemelen arkadaşım da benzer şeyler hissedip devam etmek istememişti.
Çünkü The Bear karakterlerini çoğunlukla kendi iç sesleriyle ve düşünceleriyle baş başa bırakıyor. Özellikle ana karakterler duygularını yoğun yaşıyor. Hikâyeyi ve karakterlerin zihnini kendi akışına bıraktığımda, geçmişte beni rahatsız eden yoğun iletişimsizliğin aslında dizinin anlatım biçiminin doğal bir parçası olduğunu fark ettim.
Dizideki zaman kullanış biçimi muazzamdı. Zaman atlamaları oldukça fazla olmasına rağmen akışta hiçbir kopukluk hissetmedim. Bunda, karakterlerin daha ilk sezondan itibaren kendilerini net bir şekilde ortaya koymalarının payı büyük. Hikâye ilerledikçe onları daha iyi tanıyoruz; geçmişlerini ve davranışlarının arkasındaki nedenleri öğreniyoruz ama hiçbir yeni bilgi ilk izlenimlerimi değiştirmedi. Her yeni sezon karakterleri bambaşka insanlara dönüştürmekten ziyade zaten var olan taraflarını katmanlı bir şekilde göstermiş.
Bu açıdan karakter çeşitliliği, dizinin güçlü yanlarından biri. Birçok karaktere izlerken birçok duygu besledim. Ve açıkçası karakterler üzerine yazmak istesem de kendi duygularımı fazlaca ekleyip yazıyı hepten içinden çıkılamaz bir hâle getireceğimden endişe ediyorum. Bu yüzden sadece Carmy üzerine bir iki şey söylemek istiyorum:
Carmy üzerine düşünürken bile derin bir nefes alma ihtiyacı hissediyorum. Depresyonu ve mutfakla olan ilişkisi, hayatındaki dengeyi ayarlayamaması her şeyi doğal hissettirilmişti. Millet büyük bir krizle boğuşurken onun kaselerin boylarına takılması veya kendi zihniyle savaşırken karşısındakine sarf ettiği yıpratıcı sözler beni zaman zaman hem üzdü hem de gerdi. Karakterin ruh hâli o kadar iyi anlatılıyor ki bazen bütün acımasızlığımla hayatının sadece mutfaktan ibaret olmasını ve hatta bir şekilde buzdolabına kilitlenmesini istediğim anlar oldu. Her hâliyle unutulmaz bir karakter olacak benim için.
Ve tabii ki hikâye diziye o kadar başarılı bir şekilde yedirilmiş ki bir ayda nasıl beş sezon izlediğimi anlamadım. Geçmişe dönülen bölümler de dizinin en sevdiğim taraflarından biri oldu. Karakterleri zamanla tanıyoruz ama daha ilk sezonda bile hiçbirine yabancılık çekmiyoruz. Sakin ilerleyen sahnelerde bile bölümü durdurup süresine bakma ihtiyacı hissetmedim. Sakin yapımlara karşı zaten ayrı bir sempati duyarım ama burada hissettiğimin yalnızca kişisel bir zevkle sınırlı olmadığını düşünüyorum. The Bear kendi ritmini o kadar iyi kuruyor ki gürültülü ve yoğun sahnelerle sakin, duru anlar birbirini tamamlıyor.
Dördüncü sezonun son bölümünde kendimden beklemediğim kadar duygulandım. Dördüncü sezon bir “veda” gibi hissettirdiğinden beşinci sezona hemen geçemedim ama beş de tam anlamıyla fırtına gibi başladı. Diziyi sezonlar arasında uzun aralar vererek izlemiş olsaydım nasıl hissederdim, gerçekten merak ediyorum. Muhtemelen yeni sezona başlamadan önce önceki sezondan en azından bir iki bölüm tekrar izlemek isterdim. Çünkü bence mesele karakterlerin nerede kaldığını hatırlamaktan çok, sezonun atmosferini tekrar hissedip yeni sezona da aynı atmosferle giriş yapabilmek ve dizi bunu iyi başarmış.
Yani ne desem eksik kalır ama yine de The Bear’i sevmeniz için birkaç neden sayabilirim: bir sürü duyguyu aynı anda yaşatabilmesi, karakterleri her yönüyle göstermesi, gerçekçiliği, temposu, diyalogların müthiş uyumu, oyunculukların doğallığı, mekân kullanımları, müziklerin sahnelerle kurduğu ilişki, bölümlerin birbirinden farklı hissettirmesi ve tabii ki daha aklıma gelmeyen ama eminim her izleyen kişide farklı nedenler yaratacak bir sürü başka husus.
Uzun zaman sonra tekrardan gönderi yazmaya çalışmak düşündüğümden daha zormuş. Ama son sezon beni de fena gaza getirdi, etkisi geçmeden hemen bir şeyler yazmak istedim. Hatta daha son bölümü bile izlemedim ve dizinin bitecek olması biraz kötü hissettiriyor. Her neyse, diziyi kesinlikle ama kesinlikle tavsiye ediyorum.
Ben çok beğendim ya ama sadece ikisinin dostluğu biraz daha bahsedilmeye değer olmalıydı biraz daha sahne görebilirdik onun dışında minnoş bi hissi vardı izlenir
Nobel ödüllü Mısırlı yazar Necib Mahfuz'a ait olan Kahire Modern; 1930'lu yıllar Mısır'ının toplumsal yapısını gözler önüne seren bir eser olarak karşımıza çıkıyor. Birbirinden farklı dört ayrı görüşe sahip üniversite öğrencileri üzerinden Mısır'ın toplumsal sömürü düzenini anlatan yazar, özellikle Mahcub…devamıNobel ödüllü Mısırlı yazar Necib Mahfuz'a ait olan Kahire Modern; 1930'lu yıllar Mısır'ının toplumsal yapısını gözler önüne seren bir eser olarak karşımıza çıkıyor. Birbirinden farklı dört ayrı görüşe sahip üniversite öğrencileri üzerinden Mısır'ın toplumsal sömürü düzenini anlatan yazar, özellikle Mahcub Abdüldaim karakteri üzerinden kitabını ilerletiyor. Bu kişi, herhangi bir değere sahip olmayan, hırslı, nihilist ve çıkarcı biri olarak karşımıza çıkıyor. Yoksul bir aileden gelen bu kişi zor şartlar altında üniversite eğitimini tamamlarken aynı zamanda mezun olduktan sonra ne iş yapacağı konusunda kara kara düşünmektedir. İyi bir memuriyet için tanıdıklarının kapısını çalar. En sonunda da bir bakanın metresi aynı zamanda da arkadaşının eski sevgilisi olan İhsan ile evlenmek koşulu ile memuriyeti elde eder. Eşi aynı zamanda bakanın metresi olmaya devam eder. Memuriyet uğruna onurundan, haysiyetinden vazgeçen Mahcub, bu durumdan oldukça rahatsız olsa da kendisine verilen bu hayatı kaybetmek istemediği için bir şey söyleyemez. Aynı şekilde eşi de lüks hayat yaşama isteğinden dolayı sevgilisine sırt çevirmiş, bir bakanın metresi olmuş ve sevmediği başka bir erkekle evlenmek zorunda kalmış, bu iki adamı idare etmiştir. İki lüks düşkünü, çıkarcı insanın durumu bu şekilde sürmez ve nihayetinde her şey açığa çıkar. Ben kitabı çok beğendim açıkçası, Necib Mahfuz'un kalemini seviyorum. Oldukça akıcı bir şekilde okutuyor kendini kitap. Bir toplumun çürümüşlüğünü, yanlış batılılaşmanın sonuçlarını kitap oldukça iyi aksettiriyor. Bazı şeylerin malesef ki bizim ülkemizde var olması da insanı bir hayli üzüyor. Dediğim gibi ben kitabı çok beğendim, size de tavsiye ederim 🌸
Çok kaliteli bir konu ama kurgu açısından zayıf. Anlatabilse çok şey anlatacakmış gibi duruyor. Uzaya gitmek yerine bir uydu inşa ediyor zenginlerimiz. Gittiler de kurtulduk diyemiyoruz. Çünkü hala insanlığın üzerinden geçinmeye devam ediyorlar.
"Bütün yapraklarımı kaybediyormuşum gibi hissediyorum. Dalları, rüzgarı ve yağmuru... Neler olduğunu artık anlayamıyorum." Hafıza konulu filmlerin beni bu kadar etkilemesi tesadüf değil; önce Memento, sonra Little Fish, şimdi de The Father. Dillendirmediğim en büyük korkularımdan birisi unutmak. Üzerine düşünmeyi dahi…devamı"Bütün yapraklarımı kaybediyormuşum gibi hissediyorum. Dalları, rüzgarı ve yağmuru... Neler olduğunu artık anlayamıyorum."
Hafıza konulu filmlerin beni bu kadar etkilemesi tesadüf değil; önce Memento, sonra Little Fish, şimdi de The Father. Dillendirmediğim en büyük korkularımdan birisi unutmak. Üzerine düşünmeyi dahi istemem; sanki biraz olsun aklımdan geçse gelip beni bulacak gibi.
(Bu paragraf daha çok letterboxd için)
Bu film aynı zamanda bu uygulamayı neden kullandığımı da hatırlattı bana. Uygulamada vakit geçirmeyi, merak ettiğim filmler üzerine yazılan yorumları okumayı, takip ettiğim küçük topluluğu, film zevkini beğendiklerim kişilerin hesabını stalklamayı, insanların oluşturduğu listeleri incelemeyi veya şu an aklıma gelmeyen bir çok şeyi daha çok seviyorum ama burayı kendim için asıl kullanma sebebim, hangi tarihte ne izlediğimi kaydetmekten öte filmlerin bana ne hissettirdikleri ve ileride geriye dönüp baktığımda ne hatırlamak istediğim. Tüm incelemelerimi kendim için yazıyorum, geriye dönüp okuyacağımı bildiğim için.
Açıkçası bu kadar eski bir filmden bu kadar etkilenmeyi beklemiyordum. Film sadece vampirlik olayına odaklanmıyor, karakterlerin yaşadıkları ve zamanla nasıl değiştikleri daha çok ön planda. Louis’in insanlığını kaybetmemeye çalışması baya hoşuma gitti. Lestat zaten başlı başına olay, adamın rahatlığı ve…devamıAçıkçası bu kadar eski bir filmden bu kadar etkilenmeyi beklemiyordum. Film sadece vampirlik olayına odaklanmıyor, karakterlerin yaşadıkları ve zamanla nasıl değiştikleri daha çok ön planda. Louis’in insanlığını kaybetmemeye çalışması baya hoşuma gitti. Lestat zaten başlı başına olay, adamın rahatlığı ve vampirliğini kabullenişi Louis’le olan zıtlığını daha da güzel yapmış. Atmosferi de ayrı güzel, karanlık ve biraz kasvetli ama filme çok yakışıyor. Bazı yerleri ağır ilerliyor ama genel olarak hiç sıkılmadım. Özellikle karakterlerin arasındaki ilişki filmi benim için daha ilgi çekici yaptı. Eski olmasına rağmen hâlâ izlenir bir film bence.
○ "Eski tiyatroya öykünemeyiz. O derece uygar değiliz. Bir oyunun çıplak sözcüklerini vermemiz gerekiyor. Sahnelemeden yapamayız bunu; çünkü şimdi şu odada bile üstümüzdeki giysilerle bu duvarların arasında, istesek de istemesek de bir oyunun içinde yer alıyoruz. Her ortam bir sahnelemedir.…devamı○ "Eski tiyatroya öykünemeyiz. O derece uygar değiliz. Bir oyunun çıplak sözcüklerini vermemiz gerekiyor. Sahnelemeden yapamayız bunu; çünkü şimdi şu odada bile üstümüzdeki giysilerle bu duvarların arasında, istesek de istemesek de bir oyunun içinde yer alıyoruz. Her ortam bir sahnelemedir. Işık bile..."
○ -insanın yaşamda kendi kimliği mi olmalıydı, yoksa rol mü yapmalıydı.
○ "Oynar mısınız?"
"Talihe inanmam."
"İnanacak başka ne var?"
○ Oyun masalarının başına toplanmış insanlar sinirime dokunuyordu. Duvarlarda büyük resimler vardı, doğa ve çıplak kadın resimleri. Sanki oyun oynayanların amacının, rahat etmek ve kürklere bürünmüş çıplak kadınları beslemek olduğunu vurguluyorlardı. Hepsi haklıydı, böyle yaşayanlar da, gözleriyle başkalarının oynadıkları elleri izleyen düşkün, yaşlı kadınlar da haklıydılar. Hiç değilse oyun oynarken ayrı gayrı kalmıyordu - varlıklı doğmuş olanlar, yoksul doğmuş olanlar, orospular, dolandırıcılar, budalalar, kurnazlar, hepsi eşdeğer oluyordu.
○ "Yan yana duralım," dedi Rosetta'ya. "Şans getirirsin sen, ölümden döndün."
○ "Burada aynalar resim işlevi görecek," dedi ciddi ciddi. "Müşteriyi görmezden gelmek yanlış. Soyunan bir kadından daha güzel resim mi olur?"
○ "Kimseyi göremiyorum, neler yapıyorsunuz?"
"Kim bilir," dedi, gizemli bir biçimde. "Yapmak için inanmak gerekir."
○ Boynu kurdeleli, tapon mantolu kocakarıyı gördüm yeniden; ciddi yüzlü erkekleri, avizeleri, halıları gördüm yeniden.
○ "Bütün kapılar, yataklar, pencereler, bir geceliğine kalan insanlar birbirlerine benzerler...
○ Güzel olabilecek, bir anlam taşıyabilecek bir şeyi kişisel bir olaya, isterik bir drama dönüştürdüğünü anlayabildin mi ?..
○ "Orospuluk da bir iş, başkaları için yapıldığını sanmayın," dedim. "Çarkın dişlilerinden biri."
İkinci yarı film yükseldi. Muhteşem Elvis parçalarıyla mest oldum diyebilirim. Austin Butler resmen Elvis olmuş. Bu rol herkesin harcı değil. Çok çalıştığı belli. Resmen filmle o yıllara gidip o havayı kokladık. Elvis in muhteşem şarkıları ama bir o kadar travmatik,…devamıİkinci yarı film yükseldi. Muhteşem Elvis parçalarıyla mest oldum diyebilirim. Austin Butler resmen Elvis olmuş. Bu rol herkesin harcı değil. Çok çalıştığı belli. Resmen filmle o yıllara gidip o havayı kokladık. Elvis in muhteşem şarkıları ama bir o kadar travmatik, hüzünlü hayatı arasında sıkıştık kaldık. Hele eşinle veda sahnesi beni gerçekten çok yaraladı. Aynı zamanda bu kadar ünlü ve paralı bir sanatçının bir organizatörün kuklası haline dönüşmesi gerçekten ibret verici. Resmen Elvis'in posasını çıkarmışlar. Burada babasının bile suçu var. Altın yumurtlayan tavuk misali karısı harici kimse Elvis'e bir şey yapamamış. Yönetmeni kutluyorum iyi iş çıkarmış. Ayrıca çekimler, cast, dekorlar, kostümler çok iyi organize edilmiş. Film sizi o yıllara taşıyor ve yaşatıyor. Bence dünya starlarından bir numara da olan Elvis Presley in hayatına konuk olun ve yaşayın. Hiç aceleye getirmeyin ilk yarı sakin geçiyor ama ikinci yarı yükseliyor sonlarda patlıyor. Tek beğenmediğim Tom Hanks in makyajı. Resmen oyunculuğunu gölgelemiş diyebilirim. Film boyunca Tom Hanks (Tom Parker) ın tipi beni rahatsız etti. İlk yarıdaki sakin çizgi ve Tom Hanks makyajı yüzünden notumu kırdım.Notum 08/10 HBO Max ta izleyebilirsiniz.
[ÖDÜLLER & BAŞARILAR]: Film, Austin Butler'ın başrol performansıyla Altın Küre (Golden Globe) ve BAFTA Ödülleri'nde En İyi Erkek Oyuncu ödüllerini kazandı; ayrıca Oscar'da En İyi Erkek Oyuncu kategorisinde son ana kadar yarışıp aday gösterildi. Bunun yanında yapım, BAFTA'da En İyi Kostüm Tasarımı, En İyi Makyaj & Saç ve En İyi Casting (Oyuncu Seçimi) ödüllerini de kütüphanesine ekledi; En İyi Film dahil tam 8 dalda Oscar adaylığı elde etti."