Spoiler içeriyor
'The Painting Pool, zihinsel özel gereksinimleri olan Maryam ve Reza çifti ile onların sağlıklı doğan oğulları Süheyl’in hikayesidir. Süheyl büyüdükçe, anne ve babasının zihinsel ve maddi sınırları onun değişen ihtiyaçlarına yetmemeye başlar. Akranlarının aile yapısını gördükçe derin bir çaresizlik ve…devamı'The Painting Pool, zihinsel özel gereksinimleri olan Maryam ve Reza çifti ile onların sağlıklı doğan oğulları Süheyl’in hikayesidir. Süheyl büyüdükçe, anne ve babasının zihinsel ve maddi sınırları onun değişen ihtiyaçlarına yetmemeye başlar. Akranlarının aile yapısını gördükçe derin bir çaresizlik ve öfke yaşayan Süheyl, bir gün evden kaçarak öğretmeninin evine sığınır. Film; bir yandan Süheyl'in güçlü bir sığınak arayışını ve erken büyümek zorunda kalan bir çocuğun yükünü işlerken, diğer yandan Maryam ve Reza’nın evlatlarına yetebilmek için kendi sınırlarını zorlama çabalarını ve aralarındaki o saf, hesapsız sadakati konu alır.'
🪁
"Sadece birbirinize karşı iyi olun."
"Niçin gece eve gelmesin? Süheyl niçin gece eve gelmesin? Herkes kendi evinde uyumalı. Tüm çocuklar geceleri anne-babalarının yanında yatmalı."
"İsminin anlamını biliyor musun?"
"Birazcık. Bir yıldızın adı."
"Eğer görebilirsen, çok güzel bir yıldızdır."
🪁
İran sineması, dünyanın en gürültülü dertlerini en dilsiz sahnelerle anlatma sanatıdır derler. Yönetmen Maziar Miri de The Painting Pool filminde bizi o dilsizliğin tam ortasına, kalbimizin kırılıp kırılıp yeniden onarıldığı o muazzam dünyaya bırakıverir. Hikaye ilk bakışta zihinsel özel gereksinimli bir çift olan Maryam ve Reza’nın, kendi dünyalarından çok daha hızlı büyüyen oğulları Süheyl ile olan mücadelesi gibi görünür. Oysa bu sadece bir engellilik ya da fedakarlık hikayesi değildir; bu, ebeveynliğin o görünmez sınırlarına, bir çocuğun sığınak arayışına ve insan olmanın en çıplak haline dair çekilmiş en naif manifestolardan biridir.
Filmin içinde sessizce akan ve izlerken insanın göğsüne oturan çok ağır bir durum vardır: Erken büyümek zorunda kalan çocuklar. Akranları için okul koridorları ya da sokaklar sadece kaygısız birer oyun alanıyken, Süheyl için dünya daha ufacık yaşta anne ve babasını dışarıdaki tehlikelerden korumak zorunda olduğu bir tetikte olma alanına dönüşür. Diğer çocuklar arkalarındaki sarsılmaz ebeveyn kalelerinin konforuyla koştururken, Süheyl o koridorlarda adeta kendi olgunluğunun ağırlığıyla çakılıp kalır. O, hayatı yukarıdan izleyen sessiz, kırgın bir gözlemcidir. Toplumun o acımasız yüzünü, naif insanlardan faydalanmaya çalışanların çiğliğini herkesten önce fark eder. Çünkü özel bir çocuğa bakmak ne kadar ağır olursa olsun, o denklemde ebeveyn dünyayı bilir ve çocuğunu bir şekilde korur. Ancak özel ebeveynlerin normal bir çocuğu büyütmesinde, o koruyucu zırh en baştan eksiktir. İşte bu yüzden bu hayat mücadelesi çok daha savunmasız, çok daha çıplaktır.
🎈
Süheyl küçük yaşlardayken bu çelişki pek hissedilmez; çünkü o yaşlarda bir çocuğun dünyası da sadece oyun, hayal gücü ve koşulsuz şefkatten ibarettir. Anne, baba ve çocuk aynı saf düzlemde buluşurlar. Fakat Süheyl büyüyüp soyut düşünmeye başladığında, ihtiyaçların rengi amansızca değişir. Çocuk artık sadece sevilmek değil, anlaşılmak, akranları gibi hissetmek ve sırtını yaslayabileceği güçlü bir otorite bulmak ister.
İşte tam bu noktada, o zihinsel sınırlar Süheyl’in hızla büyüyen entelektüel dünyasına yetmemeye başlar. Çocuk, sığınacak o güçlü rehberliği kendi evinde bulamadığında içten içe derin bir öfke ve yabancılaşma biriktirir. Bu öfke asla sevgisizlikten değildir; tamamen çaresizlikten ve "ben güvende miyim, arkamdaki kale sarsılıyor mu?" diyen o küçük çocuk korkusundan doğar. Süheyl’in öğretmeninin evindeki o kusursuz, ideal düzene özenip, can havliyle "Ne olur, sizin oğlunuz olabilir miyim?" diye sorması, bir evladın ailesini reddedişi değil, bir çocuğun en doğal hakkı olan o güçlü koruma altında hissetme arzusuna yenik düşmesidir.
🍕
Yönetmen bu yakıcı çaresizliği anlatırken kelimelerin insan ruhunu nasıl keskin bir kılıç gibi parçalayabileceğini de gösterir bize. Süheyl’in evden kaçışının ardından, Meryem’in o yapamadığı pizzanın altında bir anne olarak ezilmesi, Reza’nın o çocuksu düz mantığıyla "Naziri Hanım pizza yapmayı biliyor, sen bilmiyorsun" deyişi kalbimizi un ufak eder. Hayattaki en büyük acı, insanın elinde olmayan ve ne kadar çabalarsa çabalasın değiştiremeyeceği eksikliklerin en sevdikleri tarafından yüzüne vurulmasıdır belki de. Ama işte tam o kırılma anlarında film bize muazzam bir ayna tutar ve sorar: "Gerçekten engelli olan kim?"
Bir tarafta zihinsel engelleri olan ama kalplerindeki o dürüst sadakati hiç kaybetmeyen Maryam ve Reza; diğer tarafta ise hiçbir engeli olmayan, eğitimli, entelektüel ama kendi içlerinde dilsizleşmiş, konuşmak yerine sessizce uzaklaşmayı seçen Naziri Hanım ve kocası. Bu özel çift, o parıltılı modern dünyaya evliliğin ve bağ kurmanın en temel, en unutulmuş kuralını hatırlatır: "Sadece birbirinize karşı iyi olun." İçeride o sarsılmaz kaleyi kurabildiğinde, o kaleden taşan iyilik eninde sonunda her şeyi iyileştirir.
🫧
Bu iyileşme, Reza’nın o okul pencerelerinin arkasından oğluna yaptığı konuşmayla sinema tarihinin en asil ebeveyn itirafına dönüşür. Bir babanın evladından, sadece onun babası olduğu için özür dilemesi ve onun mutluluğu için onu başka birine emanet etmeye razı olması, sevginin ulaşabileceği en bencil olmayan zirvedir. Reza orada toplumsal o sert erkeklik kalıplarını da bir anda yıkar; "Erkekler ağlar" der, "ama ağlarken başını dik tutup ağla." Yani canın yanabilir, çaresiz kalabilirsin ama dünyaya karşı kim olduğunla ilgili her zaman gururlu ol. Bu itiraf, Süheyl’in gözündeki o perdenin kalktığı andır. Süheyl, isminin anlamı olan o "görülmesi zor ama gökyüzünün en parlak yıldızı" gibi, ailesine dışarıdan bakmayı bırakıp onları ilk kez kalbiyle görmeye başlar. Gördüğü an, o naif yuvanın aslında dünyadaki en güvenli yer olduğunu anlayıp evine döner.
🕊️
Meryem’in o cam kavanozda sallayıp durduğu renkli düğmeler, aslında onun sökülmeye, dağılmaya meyilli ailesini ve anılarını bir arada tutma çabasının, Süheyl’in bebekliğine duyduğu o derin özlemin sesidir. Çatıdaki güvercinler ise uzağa uçsalar da her zaman kendi yuvalarına dönen aidiyet güdüsüdür. Meryem’in o güvercinlere ulaşmak için, Rıza’nın elini tutarak o dik ve ürkütücü merdivenleri tırmanması, bir annenin evladı için kendi sınırlarını nasıl sevgiyle aşabileceğinin kanıtıdır. Üstelik çatı, sokaktaki insanların acımasız bakışlarından, ekonomik yaptırımların faturasını hep en alttakilere kesen o yozlaşmış fabrikalardan ve dış dünyanın tüm kirliliğinden uzakta, gökyüzüne en yakın olan yerdir. Onlar o çatıda, kuşların arasında kendi saf cennetlerini kurarlar.
Ve o unutulmaz final sahnesinde, Meryem artık pizza yapmayı öğrenmişken, Süheyl ve ailesi alması gereken tüm sorumlulukları bir sevgi ortaklığına dönüştürmüşken, o küçük bahçede motorla neşeyle dönerler. Tam o an kamera yavaşça, bir güvercin gibi yukarıya, gökyüzüne doğru yükselmeye başlar. Bu yükseliş izleyiciye bir hoşça kal deyişidir. Yönetmen bizi iki saat boyunca o evin içine misafir etmiş, bizi o kutsal sızıya şahit bırakmıştır. Kamera uzaklaşıp diğer binaları, sokakları ve tüm şehri kadraja aldığında insanı sarsıcı, garip bir his yakalar. Fark edersin ki, o ışığı yanan milyarlarca küçük pencerenin arkasında, şu an kim bilir hangi çocuk erken büyüyor, hangi anne yetemediği için sessizce ağlıyor ve hangi evde dış dünyanın hiç anlamayacağı kadar devasa bir aşk yaşanıyor.
🖼️
Aslında bize kalan o en gerçek, en yalın çıplaklık şudur: Nasıl büyüdüğünü değiştiremezsin. Kiminle büyüdüğünü, anne babanı ya da o aile yapısını değiştiremezsin. Ama bunu fark ettiğin, yani geçmişi ve karşındakileri değiştiremeyeceğini anladığın an, aslında içeride bir yerde sen zaten değişmiş, büyümüşsün demektir. İnsan, o saf sevgiyi ailesinin gözlerinde görüp, hayatın geri kalan tüm zorlu yollarını kendi gücüyle yürümek zorunda olduğunu anladığında yetişkin olur. Aile; üzerine sayfalarca yazılıp en sonunda derin bir sessizlikle kabul edilen, suçlamayı bırakıp kendi yoluna devam etmeyi öğreten, evrendeki en duru resim havuzudur.
🧸
"Baban olduğum için özür dilerim, Süheyl. Allah seni bize aniden verdi. Sen bebekken herkes senin babana benzediğini söylerdi. Ama iyi ki yavaş yavaş annen Meryem’e benziyorsun. Büyüyüp bir adam olmana sevindim. Meryem’e gelme dedim iki adamın sohbetini bölme. Anne ve babalar çok iyidir, Süheyl. Vallahi öyle. Bunu gittiklerinde anlıyorsun. İnan bana. Yemin ederim öyle. Yeni annenin resim defterini de yırtmayasın. Güvercinler seni soruyor. İstersen arada bir uğrayıp onlara bak. Ağlama, Süheyl, oğlum. Hayır, aslında erkekler ağlar. Yalnız ağlarken başını dik tutup ağla! Kendine yeni bir anne-baba bulmana sevindim. Ben de olsaydım aynısını…"
"Sen pizza yapmasını bilmiyorsun. Nazıri Hanım pizza yapmasını biliyor. Süheyl de bu yüzden eve gelmiyor."
"Ne?"
"Tüm çocuklar pizza sever. Ben de seviyorum. Sen sürekli kotlet pişiriyorsun. O da bıktı, gelmedi".
"Sen de Nazıri Hanım gibi birisi senin karın olsun isterdin, öyle mi?"
🧸