Kötü film değil ancak bir Bong Joon-ho seviyesi de değil. Bence bunlarla uğraşacağına güçlü bir kore filmi yapsa daha iyi olurmuş. Nerede o cinayet günlüğü gibi film... Bong Yazık ediyor kariyerine. 6.5/10
“Une Vraie Jeune Fille” (İlk Sevişme) Fransız yönetmen Catherine Breillat tarafından 1976 yılında çekilmiş drama eseri. Film hakkındaki düşüncelerimi bahane edip, uzun zamandır anlatmayı düşündüğüm önemli bir konuyu yazmak istiyorum. Okumanızı tavsiye ederim, zira günümüz özelinde -özellikle Türk izleyicisi- çoğu…devamı“Une Vraie Jeune Fille” (İlk Sevişme) Fransız yönetmen Catherine Breillat tarafından 1976 yılında çekilmiş drama eseri. Film hakkındaki düşüncelerimi bahane edip, uzun zamandır anlatmayı düşündüğüm önemli bir konuyu yazmak istiyorum. Okumanızı tavsiye ederim, zira günümüz özelinde -özellikle Türk izleyicisi- çoğu sanat filmini anlayamıyor veyahut anlamak istemiyor bu nedenle fayda sağlayacağını düşünüyorum.
Öncelikli olarak Sinema -ve diğer yaratıcılık içeren türlerde- görülen sanat eserlerinin üretimi hususunda iki tür amaç güdülmektedir; Birincisi ticari amaç diğeri ise sanatsal amaçtır. Bu birçok izleyicinin gözünden kaçan bir durum. Sinema ilk ortaya çıktığında, özellikle ilk 10-15 yıllık süreçte ticari olarak hüküm gösterdi. Çünkü henüz bir sanat olarak görülmüyordu. Ortalama 3-5 dakika süren filmler, sirk ve birtakım tiyatro mekanlarında izleyici ile buluşmaktaydı. Amaç sadece eğlenmek ve hoş vakit geçirmekti. Her ne kadar Georges Méliès ve Edwin S. Porter gibi isimler “Aya Seyahat (1902)”, “Büyük Tren Soygunu (1903)” gibi ilk öykülü filmler üretmiş olsa da, sinema hala sanat olmaktan uzaktı. Ancak zamanla -bazı eleştirmenlere göre- arthouse sinemanın kurucusu olarak görülen D. W. Griffith (Bir Ulusun Doğuşu 1915, Hoşgörüsüzlük 1916) ve birtakım isimler sinemanın sadece bir eğlence aracı olmadığını göstermek ve yenilikler yaratmak için, normalden çok uzak temalar ve çekim teknikleri ürettiler. Bu sayede sonraki yıllarda (özellikle Sovyet kurgu kuramcıları; Pudovkin, Kuleshov ve Eisenstein gibi isimlere ilham olmuştur. Hatta ek bilgi vereyim bu isimler o kadar önemli ki bugün izlediğiniz neredeyse her türlü hareketli görüntü, evet hepsinden bahsediyorum; hepsini bu kuramcılara borçluyuz. Çünkü onlar bugünün sinemasal kurgu yapısını en ince ayrıntısına kadar inceleyip ortaya yenilikler attılar. Kendilerine göre sinemada birinci öncelik kurgudur. Bunu belki başka zaman detaylı anlatırım. Senaryo ve görüntüden bile önemsiyor olmaları her zaman garibime gitmiştir.) sinema sanat olarak görülmeye başlandı çünkü filmler artık uzun ve bir konu içermekteydi. Ancak hiçbir zaman ne ticari sinema, ne de arthouse sinema bu sanattan kopmadı. (burada yanlış anlaşılmasın. Sanat amacı güden yönetmenler zararına film yapmıyor, sadece birinci öncelikleri para kazanmak değil iyi bir film ortaya koymaktır.) bu nedenle özellikle birinci dünya savaşı sonrası dönemde Avrupa ağırlıklı birçok gelişmiş ülke de sanat filmleri ortaya çıktı. Hatta bu etkinin sonucunda ilk sesli filmlere kapı aralandı, dublaj ortaya çıktı, Oscar ödülleri verilmeye başlandı vs. vs.
Bundan sonraki dönem ve tarihsel olaylar (tabi ki edebiyatında etkisiyle) sinemayı sürekli olarak geliştirmiştir. “İtalyan yeni gerçekçilik” (Luchino Visconti, Vittorio De Sica, Roberto Rossellini) ve “Fransız yeni dalga” (Jean-Luc Godard, François Truffaut, Eric Rohmer, Agnes Varda, Alain Resnais) akımları ortaya çıktı (belki bunu da başka zaman detaylı anlatırım.) Bu noktada Fransız sinemasına ve izlediğim bu filme geçmek istiyorum.
Öncelikli olarak şunu bilmelisiniz. Bir filmi sevmek veya sevmemek zorunda değilsiniz. Bunu sürekli söylerim zira konudan dolayı çok fazla yanlış anlaşılmalar yaşanıyor. Zorunda olduğunuz tek şey vardır; o da filmi (başka bir sanat eseri de olabilir) ANLAMAK. Anlamadığımız hiçbir eser hakkında yorum yapmamız gerektiğini düşünüyorum, aksi halde komik duruma düşüyoruz (kendimden biliyorum). Neden sevip, sevmediğimizi bir yerlerde paylaşmanın ötesinde, kendimize aktarmalıyız. Amaç sadece tüketmek değil (tamam bunu ticari eserlerde yapın ama sanatsal eserlerde yapmayın) Uzun zamandır rafı kullanıyorum ve burada çoğu kullanıcı anlamadan paylaşım yapıyor veya paylaşım yapmak için bir şeyler izleyip, okuyor. Bu üzücü bir durum. Bu şekilde olduğunda izleyici veya okuyucu kendisine bir şeyler kazandıramaz. Sizlerden bir Nijat Özön performansı beklemiyorum tabi ki. Herkes uzman olamaz ama birtakım düşünceleri -en azından bu sanat eserleri özelinde- yerine getirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Neyse konudan daha fazla çıkmayayım.
Yeni Fransız Aşırılığı (new french extremity) olarak bilinen bir tür daha doğrusu akım var arkadaşlar. Bunun kuralları yoktur ama belirli bir düzlemde ilerler. Genelde bu türün Gaspar Noe, Catherine Breillat başta olmak üzere Clarie Denis, Patrice Chéreau, François Ozon gibi temsilcileri var. Bu yönetmenlerin amacı aşırılık. Yani normal olmayan (özellikle bu türde cinsellik ve şiddet sık kullanılır) rahatsız edici temaları işlemektedirler.
Yani şöyle söyleyeyim izleyiciyi rahatsız edemeyen başarısız kabul ediliyor. Bu noktada özellikle Gaspar Noe bunun hakkını veren öncü isimlerden biri. Bu sanatçılar manyak değiller. Bazen haklarında o kadar komik yorumlar görüyorum ki; leş, çöp, vakit kaybı, zaman kaybı, bilmem ne kaybı... Tamam öyle de olabilir, olamaz demiyorum ama nedenleri üzerinde durmamak eksiklik içeriyor. yani kimse de çıkıp bunlar neden böyle filmler çekiyor diye sormuyor, araştırma gereği duymuyor. Komik bir durum.
Velhasıl bu yönetmenler toplumda dışlanmış, içe dönük ağırlıklı karakterleri alarak sert filmler yapmayı hedeflemişlerdir. Sesli olarak anlatıyor olsam çok daha fazla detay verirdim ama bununla yetiniyorum. Ek olarak uzun yazmayı pek sevmiyorum, fazla yorucu.
Bu kadar yazmışken biraz da filmden bahsedeyim. Catherine Breillat toplum içindeki bir aile üyesini (ergenliğe giren genç bir kız) ele alarak, cinselliğin keşfi ve sonrasında yaşanan duygu değişimlerini anlatmaktadır.
Anne ve babanın da konumunu sorgulatan film, insan doğasının detaylarına yoğunlaşan, kadın cinsinin nasıl ve ne şekilde arzu duyduğuna vurgu yapan ilginç bir yapımdır. Bu akımdan biri değilde başka biri çekmiş olsaydı yapacağı şey erkek perspektifinden (yani patriyarkal) bir yaklaşım sergilerdi. Ancak filmde erkeği değil kadını görüyoruz. Kadın, erkeği arzulayıp tatmin oluyor; erkek, kadını değil. (tabiri caizse cinsel açıdan ilgi duyuyor. Taciz dersem ağır kaçar ama ona yakın.)
Kendisinden daha önce “Kız Kardeşim (2001)” filmini izlemiştim. Olayı anlamama rağmen sevmemiştim. En azından neden sevmediğimi biliyorum bu güzel bir şey, aksi takdirde b*k atabilirdim :)
Diğer filmindeki gibi sert sahneleri yok ama cinsel keşif noktasında yer yer ilginç sinematografik unsurlar denemiş. Detaya girip spoiler vermek istemiyorum. Kız karakterin cinsellik ve ilk sevişmeye doğru uzanan yolcuğunda temel alınan metodlar eminim bir uzmanın gözünden daha derindir. Filmin düşük bütçeli ve amatör oyuncular içermesinden dolayı etkisiz görülebilir ancak şunu belirtmeden geçemeyeceğim; cesur ve önemli bir konuyu ortaya koymuş. Ben bayılmamakla beraber sevdim. Yönetmen hala yaşıyor ve film üretmeye devam ediyor. Türk olsaydı çoktan suikaste uğrardı herhalde :)
Daha fazla uzatmayayım. Umarım kendimi ve konuyu ifade edebilmişimdir.
En sevdiğim 10 Black Sabbath şarkısı 1- Solitude 2- Heaven and Hell 3- Planet Caravan 4- Falling Off the Edge of the World 5- War Pigs 6- Die Young 7- Over and Over 8- Under the Sun / Every Day…devamıEn sevdiğim 10 Black Sabbath şarkısı
1- Solitude
2- Heaven and Hell
3- Planet Caravan
4- Falling Off the Edge of the World
5- War Pigs
6- Die Young
7- Over and Over
8- Under the Sun / Every Day Comes and Goes
9- No Stranger to Love
10- N.I.B (Dio performans, 1982 live)
Black Sabbath hayatımda dinlediğim en prestijli gruplardan biri. Ozzy ve Dio dışında Glenn Hughes, Ian Gillan, Tony Martin gibi önemli isimlerde solistlik yaptı ve her biri ayrı güzellikte albümler çıkardı. Bazı parçaların döneminde yarattığı yenilik ve kültür açısından önemli konumda olduğunu bilsem de tamamen zevkime göre seçtim. Sonuçta en sevdiğim olarak paylaşıyorum. O nedenle neden Paranoid veya iron man yok demeyin :) İlk 20 ye alırdım ama 10 olmadı.
Ek olarak bazı parçaların live performansları ayrı bir güzel oluyor. İlgilenen olursa özelden paylaşabilirim.
"Abril Despedaçado" (Güneşin Ardında) Brezilyalı yönetmen Walter Salles'in 2001 yılında yayımladığı drama eseri. Güney Amerika'da özellikle Brezilya ve Arjantin gibi ülkelerde yaşanan toplumsal sorunlar bizim kültüre çok yakın. Bunu yönetmenin son filmi I'm Still Here (askeri devrim sonrası gücü elinde…devamı"Abril Despedaçado" (Güneşin Ardında) Brezilyalı yönetmen Walter Salles'in 2001 yılında yayımladığı drama eseri.
Güney Amerika'da özellikle Brezilya ve Arjantin gibi ülkelerde yaşanan toplumsal sorunlar bizim kültüre çok yakın. Bunu yönetmenin son filmi I'm Still Here (askeri devrim sonrası gücü elinde bulunduran hükümetin "terör" adı altında birçok masum insanın hayatına müdahele etmesi. Bizdeki 80 darbesi gibi) filminde çok net gördük. Geçmişte de bu ve buna benzer birkaç filmde benzer sorunları ele aldı. Bunların izlenilmesi gerektiğini düşünüyorum. Yaşanan sorunların sadece bizde yaşanmadığını görmek lazım.
Film, bir kasabada yıllardır süre gelmiş bir cinayet zincirinin (bizdeki töre gibi) son kuşak dönemini anlatıyor. İki ailenin üyeleri sürekli birbirlerinin büyük çocuklarını öldürmekte. Öldürülen adamın kıyafeti açık bir alanda asılır. Kan kuruduktan sonra sararırsa intikam alınır. Ateşkes için kıyafetin kırmızı olarak kalması gerekmektedir. Bu süre ortalama bir aydır. Filmin başında büyük aile çocuğu öldürülen aile, kıyafetin sararması ile birlikte ortanca oğulları "Tonho"yu intikam alması için eline silah tutuşturup yollarlar. Film bu noktaya kadar normal gelebilir ancak farklı olarak şu görülmekte. Tonho öldürmek istemeyen biridir ama mecbur kaldığı için öldürmeyi kabul etmiştir.
Daha fazla detaya girmek istemiyorum. Film, bir töre konusunun yanı sıra insanoğlunun asırlar boyunca sürmüş bu tür ölüp olaylarının nedenlerini ve en önemlisi sonrasında bir anlam kazanılmadığını; intikamın mutluluk değil daha çok acı verdiğini de anlatmaktadır. Küçük çocuğuna isim verecek kadar kıymet bilmeyen bir babanın tek amacı intikamdır. Böyle bir statüde olan ailede haliyle gülmek eğlenmek bir tür haram olarak görülmüş. Özellikle bunu küçük çocuk karakterinde görmek mümkün. Okula gönderilmemiş ve kendisine verilen hediye kitabı okuyamaması, bu bağlamda beni en çok etkileyen sahnelerden biriydi.
İşin içerisinde Tonho karakterinin kısa süren aşkı da vardır. İzlenilmesi gereken bir film.
Ben yıllar önce izlememe rağmen hala bazı sahnelerini hatırlıyorum. Walter Salles keşke daha çok film üretse...
Selamlar. Bana fantastik türünde seri olmayan (devam içermeyen) kaliteli bir kitap önerebilir misiniz? En uzak olduğum tür ve iyi bir eserle başlangıç yapmak istiyorum. Mümkünse çok kalın olmasın. Zira çok derslerden dolayı çok vaktim olmuyor.
Oscar 2025 bu sabaha karşı verilecek. Tahminlerim; En İyi Film: Anora En İyi Yönetmen: Sean Baker En İyi Kadın Oyuncu: Fernanda Torres En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Zoe Saldaña En İyi Erkek Oyuncu: Adrien Brody En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu:…devamıOscar 2025 bu sabaha karşı verilecek. Tahminlerim;
En İyi Film: Anora
En İyi Yönetmen: Sean Baker
En İyi Kadın Oyuncu: Fernanda Torres
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Zoe Saldaña
En İyi Erkek Oyuncu: Adrien Brody
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Yura Borisov
En İyi Özgün Senaryo: Anora
En İyi Uyarlama Senaryo: Conclave
En İyi Uluslararası Film: I'm Still Here
En İyi Animasyon: Flow
En İyi Sinematografi: The Brutalist
En İyi Kurgu: The Brutalist
En İyi Ses: Dune: Part Two
En İyi Görsel Efekt: Dune: Part Two
En İyi Film Müziği: The Brutalist
En İyi Yapım Tasarım: Wicked
En İyi Kostüm Tasarım: Wicked
En İyi Makyaj ve Saç: The Substance
Her ne kadar brutalist altın kürede ön plana çıkmış olsa da, ben Oscar'ın benzer bir tören yapacağını sanmıyorum. Belki en iyi yönetmen kategorisinde kazanabilir. Genelde en iyi yönetmen ve film aynı yapıma gider. Bakalım nasıl olacak..
"I'm Still Here" (Hala buradayım) Brezilyalı yönetmen Walter Salles'in 2024 çıkışlı yeni filmi. Uzun bir süre sonra Güney Amerika sineması izlemek mutlu etti. Yönetmen az ama öz üretiyor. Film; 1970'li yıllarda askeri diktatörlük yapan yönetimin, terör şüphesiyle bilip bilmeden binlerce…devamı"I'm Still Here" (Hala buradayım) Brezilyalı yönetmen Walter Salles'in 2024 çıkışlı yeni filmi.
Uzun bir süre sonra Güney Amerika sineması izlemek mutlu etti. Yönetmen az ama öz üretiyor.
Film; 1970'li yıllarda askeri diktatörlük yapan yönetimin, terör şüphesiyle bilip bilmeden binlerce insanı sorgu için tutuklayıp, çoğunun ölümüne sebep olmasını anlatıyor. Son derece toplumsal ve bir o kadarda gerçekçi bir bakış açısıyla ele alınmış. Filmin ana karakteri "Eunice Paiva" eşi ve 5 çocuğuyla birlikte mutlu mesut yaşarken, kocasının gözaltı sonrası, yukarıda bahsettiğim olayı yaşar. Tam her şey yoluna girecek derken kendisi ve kızlarından biri de sorgu sürecine girer. Tek istediği bu durumdan kurtulup kocasıyla eski hayatına dönmektir.
Walter Salles ile yıllar önce "Central do Brasil" filmiyle tanışmıştım. O film beni çok etkilemişti. Yönetmen, toplumsal konularını, kendi kültürünün yoğunluğu ile eşdeğer düzeyde ve bir o kadar gerçekçilikle üretiyor. I'm Still Here, onun filmografisine yakışan güçlü bir yapım.
Filmin en beğendiğim yönü kaliteli olması. Sinemada izlerseniz vereceğiniz paraya değer. 1970'leri izlemiyor resmen yaşıyorsunuz. Ancak şurada belirtmek isterim, filmi ne kadar beğenmiş olsamda konu ve yaşanan olayların çok daha fazlası bizim ülkemizde yaşandı. Bu nedenden dolayı filmi abartılmış bulan izleyiciler olacaktır ancak bu filmi kötü yapmayacaktır.
Bunun yanı sıra başrol "Fernanda Torres" çok etkileyici bir performans ortaya koymuş. Yaşadığı çoğu acıyı içine atmak zorunda kalması, izleyici gözünde sürekli empati yapılmasını olanak sağlıyor. Bunu deneyip başaramayan çok fazla oyuncu var. Bu bağlamda (her ne kadar Anora filmiyle Mikey Madison'ın performansını beğenmiş olsamda) oscarı kazanmasını isterim.
Martin Scorsese filmi o kadar çok beğenmiş ki, yönetmene mail atmış. Dedem öz sinemaya sahip çıkıyor :)
Ek olarak Fernanda Montenegro'yu (Central do Brasil başrolü) burada görmek ekstra mutlu etti. Film bittikten sonra baktım, Torres ile aynı isme sahip olmasının yanında fiziksel ve karakter olarak da çok benziyor. 95 yaşındaymış. Umarım sağlığı yerindedir..
Uzun lafın kısası Güney Amerika sineması severler için güzel bir yapım. Sadece bunu değil yönetmenin Central do Brasil, Behind the sun, motosiklet günlüğü ve Yolda filmlerini de izleyin.
En sevdiğim 10 Judas Priest şarkısı 1- Beyond the Realms of Death 2- Run of the Mill 3- Nostradamus 4- Revelotion 5- Halls of Valhalla 6- Here Come the Tears 7- Victim of Changes 8- Night Comes Down 9- Rising…devamıEn sevdiğim 10 Judas Priest şarkısı
1- Beyond the Realms of Death
2- Run of the Mill
3- Nostradamus
4- Revelotion
5- Halls of Valhalla
6- Here Come the Tears
7- Victim of Changes
8- Night Comes Down
9- Rising From Ruins (Guardians)
10- Thunder Road
Judas çok yönlü bir grup. Seçerken fark ettim hepsi birbirinden farklı ama hepsi ayrı güzel. Metal sevmeyen insanı bile çekebilir. Şiddetle tavsiye ederim. Baştan sona dinleyin.
"Küvetimin kenarında, pencereden esip gelmiş solgun bir yaprak, adı aklıma gelmeyen bir ağacın yaprağı duruyor; ona bakıyorum, damarlarını okuyorum, karşısında ürperdiğimiz ama onsuz hiçbir güzelliğin olamayacağı o tuhaf faniliği soluyorum. Güzelliğin ve ölümün, hazzın ve faniliğin birbirine bu kadar muhtaç,…devamı"Küvetimin kenarında, pencereden esip gelmiş solgun bir yaprak, adı aklıma gelmeyen bir ağacın yaprağı duruyor; ona bakıyorum, damarlarını okuyorum, karşısında ürperdiğimiz ama onsuz hiçbir güzelliğin olamayacağı o tuhaf faniliği soluyorum. Güzelliğin ve ölümün, hazzın ve faniliğin birbirine bu kadar muhtaç, bu kadar bağlı olması ne harika! Duyusal bir şey gibi derinden hissediyorum doğa ile aklın etrafımda ve içimdeki sınırını. Nasıl çiçekler fani ve güzelken, altın kalıcı ve sıkıcıysa, doğal hayatın da tüm devinimleri fani ve güzelken, akıl kalıcı ve sıkıcı. İşte şu anda reddediyorum onu, aklı ebedi hayat olarak değil, ebedi ölüm, donup kalmış, verimsiz, biçimsiz bir şey, ancak kendi ölümsüzlüğünden ödün verdiğinde biçim ve hayat kazanabilecek bir şey olarak görüyorum. Altın çiçeğe, akıl bedene ve ruha dönüşmeli yaşayabilmek için. Hayır, bu ılık sabah saatinde, kum saati ile solgun yaprak arasında, başka zamanlarda hayranlık duyabildiğim akılla ilgili bir şey bilmek istemiyorum, ben fani olmak, çocuk olmak, çiçek olmak istiyorum."
(Sayfa 91)
Aşk seviyesinde büyük sevgiler beslediğim Hermann Hesse'nin ilk kez 1934 yılında yayımlanan, daha sonraki yıllarda çeşitli yayınevleri tarafından içeriğine eklemelerde bulunan, ana teması ağaç ve doğa olan derleme eseri.
O kadar güzel cümleleri var ki. Hayranım kendisine. Alman ve İsviçre edebiyatında (Thomas mann, heinrich böll gibi yazarlar dışında) bu kadar iyi gözlem yapabilen yazar var mıdır sanmam..
Doğayı seven her okurun okuması gereken bir eser ancak Hesse'ye başlangıç olarak tercih edilmemeli..
Hoşuma giden diğer alıntılar ve şiirler;
"Her şey beklemede, her şey hazırlık içinde, şey ince ince, şefkatle dürten bir oluş heyecanıyla düş kurmakta, filizlenmekte tohum güneşe, bulut tarlaya, körpe otlar havaya doğru. Yıllardır bu vakitlerde, sanki özel bir anda yeniden doğuşun mucizesini keşfedecekmişim gibi, sanki bir kere de ben, bir saat boyunca, gücün ve güzelliğin doğuşunu kendi gözlerimle görüp kavrayacakmışım gibi, hayatın topraktan nasıl gülerek fışkırdığına, genç iri gözlerini ışığa nasıl açtığına bizzat tanık olacakmışım gibi sabırsızlık ve özlemle pusuda beklerim."
(Sayfa 26)
"Ve vakit elverirse, keyfim de yerindeyse, nemli çayıra uzanırım ya da ilk bulduğum sağlam ağaca tırmanırım, dallarda sallanır, tomurcukların rayihasını, taze reçinenin kokusunu içime çekerim, tepemdeki dalların ağını, yeşilin ve mavinin birbirine karıştığını görür, uyurgezer gibi sessizce adım atarım çocukluğumun kutsal bahçesine. Oraya bir kez daha girivermek, ilk gençliğin berrak sabah havasını solumak ve bir kez daha, kısa bir an, dünyayı Tanrı'nın elinden çıktığı gibi, gücün ve güzelliğin mucizesinin bizzat bizde gerçekleştiği çocukluğumuzdaki gibi görmek öyle nadir, öyle enfes bir duygudur ki.
.
.
.
Yine de, benim alnımda da vardı Tanrı'nın parıltısı, baktığım her şey güzel ve canlıydı, düşüncelerimde ve düşlerimde, hiç de dindarca olmasalar da, melekler, mucizeler ve masallar kol kola gezerdi."
(Sayfa 27)
"Elveda sevgili şeftali ağacım! Lorenzo' nun arkasından baktım. Elveda sevgili ağacım! Hiç değilse, seninki düzgün, doğal ve onurlu bir ölüm, ki yüzden şanslı addediyorum seni, artık dermanın kalmayana kadar, büyük düşman kollarını burkup koparana kadar direndin ve dayandın. Sonunda pes etmek zorunda kaldın, düştün ve kökünden koparıldin. Ama savaş uçaklarından atılan bombalarla parçalanmadın, şeytani asitlerle yakılmadın, milyonlarca insan gibi sürülmedin yurdundan, kanlı köklerinle üstünkörü dikildiğin yerden bir kez daha koparılıp yurtsuz bırakılmadın, çöküşü ve yıkımı, savaşı ve etrafındaki rezaleti yaşamak ve sefilce ölüp gitmek zorunda kalmadın. Senin gibilere yakışan, sana layık bir yazgın oldu. O yüzden şanslı addediyorum seni; bizden daha iyi, daha güzel yaşlandın ve ömrümüzün sonunda yozlaşmış bir dünyanın zehri ve sefaletiyle boğuşan, etrafımızı kemiren ahlaksızlığa rağmen bir nebze temiz hava solumak için mücadele eden bizlerden daha onurlu öldün."
(Sayfa 37-38)
"Çiçek çiçek şeftali ağacı,
Hepsi de vermeyecek meyve,
Parıldar gül köpüğü gibi,
Mavilikle bulutlar arasında.
Açar düşünceler de çiçekler gibi,
Bir günde yüzlercesi.
Bırak çiçeklensin! Bırak her şeyi akışına.
Sorma sana getirisini!
Oyun da olmalı, masumiyet de
Ve çiçek bolluğu,
Yoksa dünya dar gelirdi bize
Olmazdı hayatın tadı tuzu."
(Sayfa 40)
"Yüzünde maske taşıyan değişken insanın, doğada büyüyen her varlığa ciddiyetle bakmaya başladığı anda ürkmesi kaçınılmazdır."
(Sayfa 42)
"Ağır ağır söylüyor şarkısını karanlık ağaçlarda yağmur,
Esiyor ormanın üzerinde ürkünç bir kahverengi.
Dostlar, yaklaştı sonbahar, ormanda pusuya yattı bile pürdikkat;
Tarla da boş boş bakar, geleni gideni sadece kuşlar.
Ama güneydeki yamaçta olgunlaşıp göverir çubuğunda asma,
Ateş ve gizli bir teselli saklıdır kutsal kucağında.
Şimdi henüz kanlı canlı, yeşil yeşil hışırdayan ne varsa
Çok yakında solup gidecek üşüyerek, ölecek siste ve karda;
Kanı tutuşturan şarap sadece ve sofradaki gülen elma
Yazdan, güneşli günlerden kalma bir parıltıyla alevlenecek.
Anlam da böyle olgunlaşır bizde ve kararsız kışta tadın siz de,
Isıtan ateşine müteşekkir, hatıraların şarabından,
Ve akıp gitmiş günlerden çırpınıp gelen şölenler, sevinçler,
Salar suskun danslarla mutlu gölgeleri yüreğe."
(Sayfa 75)
"Esasında, hem bizde hem de doğada aynı bölünmez tanrısal varlık faaliyet gösterir, öyle ki dış dünya yıkılsaydı bile içimizden biri onu yeniden kurmaya muktedir olurdu, zira dağ ve nehir, ağaç ve yaprak, kök ve çiçek, doğadaki tüm varlıklar içimizde önceden şekillenmiştir, zira özü sonsuzluk olan, özünü bilmesek de çoğu zaman kendini bize sevme gücü ve yaratma gücü olarak hissettiren ruhtur onların kaynağı."
(Sayfa 77)
"Her çiçek meyve olmak ister,
Her sabahın arzusu akşamdır,
Her şey fanidir bu dünyada,
Değişimden, kaçıştan başka.
En güzel yaz bile ister
Hissetmeyi sonbaharı ve solduğunu.
Sessizce dur, yaprak, sabırla dur,
Kaçırmak isterse rüzgâr seni.
Oyna oyunlarını, savunma kendini,
Bırak olsun ne olacaksa.
Bırak, seni kıran rüzgârın esintisi,
Uçursun seni yuvana."
(Sayfa 90)
"Tuhaftır dolaşmak siste!
Yalnızdır her çalı, her taş,
Hiçbir ağaç görmez diğerini,
Yalnızdır her biri.
Dünyam dostlarla doluydu,
Aydınlıkken henüz hayatım
Oysa şimdi, sis inerken,
Yok artık hiçbiri.
Bilge değildir sahiden
Karanlığı bilmeyen biri,
Kaçınılmazdır karanlığın usulca
Onu herkesten ayırması.
Tuhaftır siste dolaşmak!
Yaşamak yalnız olmaktır,
Hiç kimse bilmez diğerini,
Yalnızdır her biri."
(Sayfa 94)
"Bir şairin düşlerinin sarmaşığı Dallanıp budaklanamaz daha zarifçe, Daha kolay bırakamaz kendini rüzgâra, Daha asil yükselemez maviye. Şefkatli, körpe ve ince mi ince Sarkıtırsın upuzun ak dallarını Gizliden gizliye korkuyla Titrerler her nefesle. Böyle usulca salınarak İstersin kendini o ince…devamı"Bir şairin düşlerinin sarmaşığı
Dallanıp budaklanamaz daha zarifçe,
Daha kolay bırakamaz kendini rüzgâra,
Daha asil yükselemez maviye.
Şefkatli, körpe ve ince mi ince
Sarkıtırsın upuzun ak dallarını
Gizliden gizliye korkuyla
Titrerler her nefesle.
Böyle usulca salınarak
İstersin kendini o ince
Ürpertilerinle benzetmeye
Gençliğimdeki saf bir sevgiye."
- Hermann Hesse