AŞK BAHÇESİ /SPLENDOR İN THE GRASS (1961) Ödüller:Altın Küre En İyi Erkek Oyuncu Ödülü, En İyi Özgün Senaryo Oscarı Kırılgan bir Kansas kızı zengin ve yakışıklı bir adama aşık olur. Bu yasak aşk genç kızı birçok acının içine sürükler ve…devamıAŞK BAHÇESİ /SPLENDOR İN THE GRASS (1961)
Ödüller:Altın Küre En İyi Erkek Oyuncu Ödülü, En İyi Özgün Senaryo Oscarı
Kırılgan bir Kansas kızı zengin ve yakışıklı bir adama aşık olur. Bu yasak aşk genç kızı birçok acının içine sürükler ve yavaş yavaş delirtmeye başlar. Adam kasabanın en zengin, en güçlü ailesinin mensubudur ve bu aşk imkânsızdır ...
David Amram'ın güçlü müziğinin ilk notalarından ve Bud'la (ilk rolündeki Warren Beaty) Deanie'nin (Natalie Wood) gürüldeyen bir şelalenin yanı başında bir arabanın içinde öpüştükleri ilk görüntülerden itibaren Aşk Bahçesi en başarılı Hollywood melodramlarının cazibesinin bir özeti gibidir.
Toplumun baskıladığı tutkular (öykü 1928'de Kansas'ta geçer) her şiddetli renk, ses ve hareket patlamasında, yeri değiştirilmiş biçimde ifade bulur. Duyguların bastırılması bu filmin her anında mevcuttur, insanları korkunç, işlevsiz yönlere sürükleyen bir güçtür bu. Erkekler başarılı ve maço olmak zorundayken, kadınlar bekaretle fahişelik arasında seçim yapmak zorundadır. Tıpkı Barbara Loden'in unutulmaz biçimde canlandırdığı, Bud'un kalender, özgür kız kardeşi Ginny gibi. Yönetmen Elia Kazan, stüdyoların geliştirdiği klasik anlatımla, Metot oyunculuğunun ve Fransız Yeni Dalga akımının getirdiği yenilikçi, dinamik formları kesiştirerek çalışmıştır. Bu filminde, oyun yazarı William Inge'yle işbirliği yaparak, her iki yaklaşımın üstün bir sentezini elde etmişti. Film, sınıfın, servetin, sanayinin, kilisenin ve ailenin belirlediği sosyal çelişkilerin duru, yoğun bir analizini sunar. Aşk Bahçesi aynı zamanda, karakterlerin gerçek bireyler gibi göründüğü, Hollywood klişelerinden çok uzak bir anlayışla hareket ettiği ve tepki verdiği bir filmdir.
Yukarı Bakma ( Don’t Look Up) Dost’lar! Dünyamızın içinde bulunduğu bu pandemi bonuslu ekonomik zorluklar ve de palyatif iftiraların atıldığı, bolca yalanla üretilmiş algı operasyonlarının Faşistçe hayata geçirildiği zorlu günlerde size Netfilx’te yayımlanan, baş rolünü Leonardo Di Caprio ve de…devamıYukarı Bakma ( Don’t Look Up)
Dost’lar!
Dünyamızın içinde bulunduğu bu pandemi bonuslu ekonomik zorluklar ve de palyatif iftiraların atıldığı, bolca yalanla üretilmiş algı operasyonlarının Faşistçe hayata geçirildiği zorlu günlerde size Netfilx’te yayımlanan, baş rolünü Leonardo Di Caprio ve de Merly Stepp’in paylaştığı bir filmi öneriyorum.
Film, konu ve de bugünkü yalanlarla, iftiralarla oluşturulan algı operasyonuyla siyasiler ve işadamları ve de onlara paryalık yapan ruhban sınıfı tarafından beyinleri yıkanmış, gerçeklerden soyutlanmış yığınları anlatan tam da Cassandra Sendromu tadında ilmek ilmek işlenmiş kara mizah tarzında bir filmi tavsiye ediyorum.
Leonardo’nun canlandırdığı uzay araştırmaları konusunda etkin olan bir profesör ve de aynı bilim dalındaki kadın bir doktor uzay teleskopunda 9 kilometre çapında bir kuyruklu yıldız keşfederler. Hesaplar sonucu bu kuyruklu yıldızın Dünya’ya tamı tamına 6 ay 15 Gün 3 Saat 50 dakika sonra çarpacağını ve de insanlığın yok olacağını kesin olarak hesaplarlar.
Bunu ABD uzay ajansının başındaki direktöre iletirler. Gittikleri Beyaz Saray’da Merly Stepp’in canlandırdığı Başkan, yaklaşan seçim nedeniyle onları ciddiye almaz. Gittikleri Medya ise onları Medya Maymunu haline çevirir.
Ciddiyetleri sorgulanmaya başlanır. Ama kuyruklu yıldızın gerçek olduğu diğer bilim adamlarınca da ispatlanınca Başkan, bunu tüm dünyanın kurtarıcısı pozisyonuna girme adına kullanmaya kalkar. Ama tam da kuyruklu yıldızı yörüngesinden saptıracak nükleer başlıklı bir uzay mekiği yollanırken, Başkanı destekleyen dünyanın en zengin iş adamı, Başkanı o kuyruklu yıldızda elmas, altın ve de ekonomik değeri yüksek olan madenler keşfettik. Kuyruklu yıldız dünyaya çarparsa sadece bir bölüm insan yok olacak ama ABD ekonomik açıdan tekrar dünya lideri olacak diye ikna edip, operasyonu durdurur. İnsanlara da, hepiniz bu kuyruklu yıldız sayesinde köşeyi dönüp zengin olacaksınız diye beyinlerini yıkar. Bunun üzerine iki bilim adamına karşı bir itibarsızlaştırma kampanyası başlar. İnsanlar onları sosyal medyadan ağır hakaretlerle çocuklarımızın geleceğini çalıyorsunuz diye lince tabi tutarlar.
Kadın bilim insanı, bu karşı kampanyaya karşı çıkıp, insanlara gerçeği anlatmaya devam ettiği için İstihbarat örgütü tarafından gözaltına alınır. Sessiz kalma sözü verince serbest bırakılır.
Erkek bilim adamını ise güzel ve şöhretli bir kadınla tavlayıp, kendi saflarına çekerler ama kuyruklu yıldızın çarpmasına günler kalmışken dolçe vita hayatı yaşayan bilim adamı çıktığı TV programında, tüm ikazlara rağmen bağıra bağıra gerçeği tekrar haykırır. Lütfen yukarıya bakın. Felaket geliyor der. İstihbarat örgütü onu da derdest eder ve gözünü korkutup, sessizlik yemini ettirerek serbest bırakır. Şöhretli kadın gazeteci de adamı terk eder.
Bunun üzerine, bazı beynini kullanabilen insan grubu, Yukarıya bak diye kampanya başlatır. ABD başkanı da yukarıya değil, aşağıya bakın diye kampanya başlatır. Bazıları da ne aşağı, ne yukarı bakmayın kuyruklu yıldız falan yok. Bu kapitalizmin yeni tezgahı diye karşıt protestolara başlar.
Ama birkaç gün geçmeden kuyruklu yıldız herkesin çıplak gözle görebileceği şekilde gökyüzünde görünür. Bunun üzerine, aşağı bak kampanyasıyla beyni yıkananlar, Başkan’ı yalan söylemekle suçlayıp, kuyruklu yıldız yok diyen sivri akıllılarla birlikte; hep birlikte yukarıya bakmaya başlar.
Ama iş işten geçmiştir. Başkan’da son bir hamleyle kahramanlığa soyunup, tüm imkânlarla kuyruklu yıldızı yörüngesinden saptırmaya çalışır. Ama muvaffak olamaz. Kuyruklu yıldız da, göstere göstere dünyaya çarpar, tüm canlı yaşamı sonlandırır….
Başkan ve de onu destekleyen multi milyarder takım, son alternatif olarak hazırladıkları plana göre daha evvelden hazır ettikleri uzay gemisine biner ve keşfettikleri dünyaya uygun yeni bir gezegene uzun bir yolculuk sonucu varırlar.
Ve de cennet gibi yemyeşil her yerinden sular akan gezegene indikten ve de beş dakika geçmeden o gezegenin gerçek sakini dinazor benzeri canlılara başta Başkan olmak üzere hepsi yem olurlar.
Kıssadan hisse;
Gözü doymaz emperyalistler ve de onlara onların çıkarları için yalanlarla, iftiralarla, din bezirgânlığıyla paryalık yapan siyasiler ve ruhban takımı farkına varsınlar ki;
Salt çıkarları için cehenneme çevirdikleri bu cennet yok olursa, eninde sonunda onlarda yok olmaya mahkûm.
Kısaca bu dünya kimseye kalıcı değil.
Üstelik ben, bu senaryonun başlangıç ve gelişme kısmını bir yerlerden hatırlıyorum. Ama nerden?
Sağlıcakla ve sevgiyle kalın.
THE LAUNDROMAT Yönetmen: Steven Soderbergh, 2019 - ABD yapımı. 2016 yılında kamuoyuna sızan “Panama Belgeleri” bazıları için tarihin en büyük (WikiLeaks ve Snowden’den daha büyük) sızıntısı ve gazetecilik olayı, kimilerine göreyse malumun ilamıydı ve tüm dünyada bomba etkisi yaratmıştı. 50’den…devamıTHE LAUNDROMAT
Yönetmen: Steven Soderbergh, 2019 - ABD yapımı.
2016 yılında kamuoyuna sızan “Panama Belgeleri” bazıları için tarihin en büyük (WikiLeaks ve Snowden’den daha büyük) sızıntısı ve gazetecilik olayı, kimilerine göreyse malumun ilamıydı ve tüm dünyada bomba etkisi yaratmıştı. 50’den fazla ülkede şubesi olan Mossack Fonseca adlı Panama’lı bir hukuk şirketi tarafından 40 yıldır kayıt altına alınan 240.000’den fazla off shore şirket, vakıf ve tröste ait 11 milyon belge, ülke liderleri, çok uluslu şirketlerin yöneticileri, ünlü sanatçılar gibi birçok kişinin para aklama, vergi kaçırma, ambargo delme gibi yasadışı faaliyetlerde bulunduğuna dair ciddi kanıtlar sunuyordu.
Steven Soderbergh’in Netflix için çektiği The Laundromat bu olayı anlatıyor. Mossack Fonseca’nın Netflix’e dava açarak filmi durdurma çabası, ABD Anayasası’nca koruma altına alınmış olan ‘ifade özgürlüğü hakkı’ çerçevesinde boşa çıkmış.
Yarı teatral yarı belgesel bir komik drama tadındaki film beğeni alanında izleyicileri ve eleştirmenleri oldukça bölmüşe benziyor. 2/10 ile 10/10 arası bir puan yelpazesi var. Ben en azından ‘konuyu basite indirgeyerek bilgilendirme’ çabasına ba-yıl-dım. Ayrıca hiçbir önemleri olmadığı izleniminin adeta özellikle verildiği karakterleri oynamayı kabul eden çok ünlü oyuncularına da. Sanki “biz bu görevi minnetle yapıyoruz” der gibiydiler, hani kanımca para bile almamış olabilirlerdi (gönlümden geçen 😊). Hoş, Mossack ve Fonseca’yı (şirketin sahibi olan iki avukat) canlandıran Gary Oldman’la Antonio Banderas’ın rolleri genelde filmin dışındaydı, ama işbirlikçi düzenbaz ve ukala havaları çok yakışmıştı.
Açılışı 1 Dolar’ın yaptığı filmde Mossack ve Fonseca , seyirciyle aradaki dördüncü duvarı yıkarak eski çağlardan bugüne para’yı anlatmaya başlıyor. Bu tarz, belki mizahi güçle konunun ağırlığını hafifletmek, belki de en düşük algı /ilgi düzeyini hedefleyerek olayı somutlaştırmak amacıyla seçilmiş olabilir, ya da tepkisiz ezilenlere öfkeyle ‘siz işte böyle görünüyorsunuz maalesef’ ya da “siz böyle misiniz ki hiç tepki vermiyorsunuz?” denilmek istenmiş de olabilir; ki bazı eleştirmen ve yorumcular yönetmeni bu nedenle hedef kitleye eski sevecenliğinden uzaklaşmış ve biraz da nutuk atar gibi bulmuşlar.
Bütüne yayılan bir öykü olmaması, paranın peşinden ülkeler arası gezen kamera, araya girip çıkan simsarlarla kurbanları ve yardımcı karakterler –ki bir tanesinin Meryl Streep olduğunu film bitince öğrendim: “Dünya evrakların arkasına saklanan adamlardan ibaret.” diyen sekretere dikkat edin! - dağınıklık izlenimi verse de, konu hep aynı: “Dünyanın ekonomik düzeninin nasıl işlediği, zenginlerin varlıklarını nasıl büyütüp korudukları ve bunlara nasıl yasal kılıflar uydurdukları"
Mossack-Fonseca ikilisi bir markette -tam da çamaşır suyu alıyorken- üçkağıtçılıklarına gerekçe olarak gizlilik isteyen müşterilerinin neden kontrolü daha güç olan ‘off shore hesapları’ tercih ettiğini şöyle açıklıyorlar: “Mahremiyet, banyoda tuvaletinizi yaparken talep ettiğiniz bir şeydir, gizlilikse içeride tuvalet ihtiyacınızdan başka bir şey yaparken ihtiyaç duyduğunuz bir şey” “Bazen mahremiyet geceyi gizlilikle geçirmeye karar verebilir. Ama başkaları camdan dikizlemeden nerede birlikte olabilirler? Elbette bir offshore şirkette.” İçeride gizli bir şeyler oluyor ama penceresinden bakıldığında oda boş görünüyor.
Keyifli seyirler…😊
Yeni yılın ilk günü motivasyonumu yüksek tutayım diyorum sabah bir uyanıyorum Doğalgaza % 25, Elektriğe % 52 zam sen gelde şimdi 2022 yılından umudunu yüksek tut nasıl bir iktidara denk geldik ki 🥲 ömrümüzün en güzel 20 yılı hiç yaşanmadan…devamıYeni yılın ilk günü motivasyonumu yüksek tutayım diyorum sabah bir uyanıyorum Doğalgaza % 25, Elektriğe % 52 zam sen gelde şimdi 2022 yılından umudunu yüksek tut nasıl bir iktidara denk geldik ki 🥲 ömrümüzün en güzel 20 yılı hiç yaşanmadan gelip, geçip gitti .. 😌
Tesis / Thesis / Tez - 1996 Yönetmen; Alejandro Amenábar İspanyol sinemasının son yıllarda ki en büyük isimlerinden Alejandro Amenàbar’ın genç yaşta çektiği bu film 1996 yılında onun ne büyük sinemacı olacağını müjdeler gibiymiş. Amenábar'ın tezi niteliğinde ki bu olağanüstü…devamıTesis / Thesis / Tez - 1996
Yönetmen; Alejandro Amenábar
İspanyol sinemasının son yıllarda ki en büyük isimlerinden Alejandro Amenàbar’ın genç yaşta çektiği bu film 1996 yılında onun ne büyük sinemacı olacağını müjdeler gibiymiş. Amenábar'ın tezi niteliğinde ki bu olağanüstü film hem baştan sona bitmeyen adrenalin dolu bir film, hem de kusursuz bir snuff filmi. Bu ilk filmi ile Tez korku sinemasının en iyi örneklerinden.
Abre los ojos (1997), The Others (2001) ve İçimdeki Deniz (2004) gibi önemli filmleri yöneten Alejandro Amenábar, İspanyol sinemasının önemli yönetmenlerinden birisi. İkinci uzun metrajlı filmi “Tesis” ile adından söz ettirmeyi başarmıştı. Alejandro Amenábar, bu filmi çektiğinde henüz öğrenciydi ve mekan olarak okulunu kullanmış. 1996 yılındaki bir film için oldukça cesur ve marjinal bir konuya değinilmiş. Şiddet üzerinden şiddet içerikli bir filme imza aran Amenábar, sinemada farklı bir yerde durmak istediğini daha o zaman belli etmiş. Angela üniversitede şiddet içerikli bir tez hazırlarken, araştırmaları sırasında acı bir gerçekle karşılaşıyor. Aynı üniversitede okuyan başka bir gencin vahşi bir şekilde öldürüldüğüne tanık oluyor. Hazırladığı tez sıradan bir konu olmaktan çıkıyor ve gerçek hayata adım atıyor. Şiddet bir şekilde boyut değiştiriyor. Sinemada şiddet sahneleri her zaman prim yapan bir konu olmuştur fakat şiddeti bu kadar farklı bir şekilde ele alan filmlere rastlamak oldukça zor. Tesis’in hikaye anlatımı, sinema dili ve korku kavramını ele alış biçimi dikkat çekiyor. Gerilim unsurları başarılı bir şekilde aktarılmış. Oyunculuklar çok doğal ve gerçekciydi. Özellikle Ana Torrent çok iyiydi. Korkunun saf halini yansıtmaya çalışmış ve bu açıdan özgün bir çalışma olmuş. İspanya’nın Oscar’ı olarak bilinen Goya’da 8 dalda adaylık almış ve bunlardan 7 tanesini kazanmıştı. Rahatsız edici görüntüler mevcut o yüzden dikkatli izlemenizi öneririm. Kesinlikle tavsiye ediyorum. Şimdiden iyi seyirler.
CAPİTAES DE ABRİ / NİSAN DEVRİMİN (2000) 70’li yılların karanfil devrimini ve devrimden öncesi konuları anlatmaktadır. Genç subaylar tarafından gerçekleştirilen bir devrimi konu alan film bazı sahnelerinde izleyicilere komik sahnelerle gülümsetmeyi başarmıştır. Ayrıca Stefano Accorsi’nin olağanüstü performansı da izleyicileri mest…devamıCAPİTAES DE ABRİ / NİSAN DEVRİMİN (2000)
70’li yılların karanfil devrimini ve devrimden öncesi konuları anlatmaktadır. Genç subaylar tarafından gerçekleştirilen bir devrimi konu alan film bazı sahnelerinde izleyicilere komik sahnelerle gülümsetmeyi başarmıştır. Ayrıca Stefano Accorsi’nin olağanüstü performansı da izleyicileri mest etmeyi başarmıştır. Başarılı bir oyuncu kadrosuyla izleyicilerle buluşan harika bir film olarak karşımıza çıkmaktadır.
Nisan Devrimi, 25 Nisan 1974'te ordu güçleri tarafından Portekiz'deki faşist diktatörlüğün sonlandırıldığı 'Karanfil Devrimi'nin öncesini konu alır. Uzun bir süredir ülkeyi son derece katı bir şekilde yöneten başbakan António de Oliveira Salazar, faşist yönetimiyle halka terör anları yaşatmaktadır. Onlarca masum insan hiç uğruna canlarını kaybederken, ölümcül işkenceler ve her anlamda yapılan tutucu baskılar ülkeyi yaşanılmaz hale getirmiştir. Gizli servisin yürüttüğü bu operasyonları durdurmaya karar veren devrimci bir grup, tanklarıyla başkent Lizbon'a doğru yola çıkar. Bu kanlı demokrasi savaşı insanlık tarihinin en kanayan yaralarından biridir.
SPARTACUS (1960) Yönetmen: Stanley Kubrick Bir köle olarak satılan Spartaküs zamanla gladyatör eğitmeni Brutus'un dikkatini çeker. Spartaküs'ü keşfeden Brutus onun güçlü bir gladyatör yapabilmek için eğitim almasını sağlar. Spartaküs artık hazır olduğunda okulu ziyaret eden senatör Crassus onuruna verilen oyunlarda…devamıSPARTACUS (1960)
Yönetmen: Stanley Kubrick
Bir köle olarak satılan Spartaküs zamanla gladyatör eğitmeni Brutus'un dikkatini çeker. Spartaküs'ü keşfeden Brutus onun güçlü bir gladyatör yapabilmek için eğitim almasını sağlar. Spartaküs artık hazır olduğunda okulu ziyaret eden senatör Crassus onuruna verilen oyunlarda yer alır. Burada başarılı olan genç adam kısa bir sürede senatörün etik olmayan taraflarını görür ve tepkisi zamanla eyleme dönüşür. Bu isyan dalga dalga yayılıp şehrin dört bir yanına ulaşır.
Dönemine göre bir hayli yüksek bütçeli bir film olan Spartaküs birçok Oscar ödülüne layık görülmüş; dönemin en çok dikkat çeken filmlerinden biri olmuştur.
Köleliğin egemen sınıflara karşı ilk ayaklanışına çağdaş ve modern bir yorum getiren filmde Spartacus (Kirk Douglas) Roma dönemininde yaşayan cesur bir gladyatördür ve davasında ona inanıp destekleyen Varinia ile bağımsızlıkları için verdikleri mücadele anlatılmaktadır.
Spartaküs, bir savaşta Romalılara esir düşmüş, Roma’da köle olarak satılmıştı. Bir süre sonra sahibinden kaçmış ve kiralık asker olmuştu. Kiralık asker olduktan sonra bir gladyatör okulunun sahibine satılmış ve diğer kölelerle birlikte gladyatör olarak yetiştirilmişti. Spartaküs, arkadaşlarına önce kaçmak, sonra da bir ayaklanma başlatmak fikrini kabul ettirmiştir. General Crassus'un meydan okumasıyla Spartacus özgürlük ve Roma İmparatorluğu'nun gücüyle yüzleşmek zorunda kalır.
MÜŞFİK KENTER .. 🎙️ Dedesi Bağdat kadısı, babası padişah tarafından atanan Heyet-i Ayan azası’ydı. Çamlıca’da uşaklı bahçıvanlı muhteşem bir köşkte yaşıyordu. Oturmasını kalkmasını, yabancı dil bilgisi olan yakışıklı bir delikanlıydı. İngiltre'de yüksek tahsil yapmak için gitti ve bir partide gördü…devamıMÜŞFİK KENTER .. 🎙️
Dedesi Bağdat kadısı, babası padişah tarafından atanan Heyet-i Ayan azası’ydı.
Çamlıca’da uşaklı bahçıvanlı muhteşem bir köşkte yaşıyordu. Oturmasını kalkmasını, yabancı dil bilgisi olan yakışıklı bir delikanlıydı. İngiltre'de yüksek tahsil yapmak için gitti ve bir partide gördü onu...
İngiliz güzeli, şahane gülümsüyor, etrafına ışık saçıyordu genç kadın....
Vuruldu, âşık oldu ve hisleri karşılıksız değildi. Kısa bir sohbet sırasında genç kadının her gün Hyde Park’ta at gezintisi yaptığını öğrenmişti. Sabahın köründe soluğu Hyde Park’ta aldı. Birlikte at bindiler, yemek yediler, muhabbeti ilerlettiler, herşey rüya gibiydi. Tahsilini tamamlamıştı, yurda dönmesi gerekiyordu, benimle evlenip Türkiye’ye
gelir misin dedi. Genç kadın sevinç çığlığı attı, coşkuyla boynuna atlayıverdi. Genç kadının babası öldükten ve annesinin'de bir Avustralyalı ile kaçtıktan sonra, anne annesinde kalıyordu. O da torununu acilen başgöz etmiş, savaşa giden damat geri dönmemiş. Ama genç kadın henüz 16 yaşında hamile dul kalmış ve Jack adında bir evlad doğurmuştur.
Şark Expresi ile ver elini İstanbul. Delikanlı hiç sorun değil demişti ama sorun büyüktü. Esir şehrin insanlarıydı İstanbul... Mustafa Kemal Bandırma’ya binerken, İngiliz gelinin, İngiliz işgalindeki kâbusu başlıyordu.
Faytona binip köşke geldiler. Nerden bulup getirdin bu gâvuru dedi delikanlının ailesi! Memleket İngiliz süngüsü altında inim
inim inlerken, İngiliz gelin olacak iş değildi yani. Kara çarşafa girdi İngiliz gelin, Müslüman oldu, Nadide adını aldı. Nüfus memuru doğum yerinin Londra olduğunu gördü, Londra Mondra olmaz, olsa olsa Bandırma’dır diye kaydetti!
Memleket kurtuldu, cumhuriyet kuruldu. Hariciye’ye giren delikanlı, Lozan’da İsmet İnönü’nün özel kalem müdürü oldu. kanun gereği, hariciyecilerin eşi ecnebi olamazdı. İnönü pek beğendiği delikanlıya kıyamadı, boşan, birlikte yaşa, mesleğine devam et dedi. Delikanlı bu teklifi hakaret olarak kabul etti. Benim için ailesini, memleketini, dinini terk eden eşime bunu yapamam dedi, bastı istifayı. O zamanlar memur değilsen yaşam zordu, hayatları kaydı. Önce eldeki avuçtaki bitti, sonra gümüşler satıldı, ardından köşk gitti, kiraya çıktılar. Tükene tükene gecekonduya kadar düştüler. Çocukları olmuş, saracak bezleri yoktu, çarşafları yırttılar. Delikanlı eşinin hiç sızlanmadan dimdik duruşunu gördükçe yeniden âşık oluyordu eşine. Kahrından alkole dadandı, çalışamaz hale gelirken, sefalete sürükleniyorlardı. Hayatlarında eksilmeyen tek kavram mutluluktu. İngiliz anne adı gibi hakikaten nadidey'di. Kör kuruşa muhtaç hallerinde bile çocuklarına kuru ekmeği paylaşmayı öğretti. Birgün İngiltere Elçiliğin'den görevliler çocuklarını al İngiltere’ye dön, eğitimlerini üstlenelim, sosyal güvencen olsun dediler. Ama Nadide Kapıdan kovdu adamları! Eşim, çocuklarım Türk, burada babalarının yanında yaşayacaklar. Benim
için hayatını feda eden eşimi paraya değişmem dedi. İki millet, iki devlet, iki din arasında perişan olmuşlardı ama aşkları sapasağlamdı. Cumhuriyet sadece parası olanlara değil, gariban ailelerin çocuklarına da fırsat eşitliği sağlıyordu. Okumaya niyetleri varsa, okutuyor, yeteneğin önünü açıyordu.
Eşi delikanlı gibi yaşadı ve öylede öldü. Nadide hayatının en çetin günlerini yaşadığı İstanbul’da kızının evinde zatürreden öldü. En çok kızına güvenir ve küçük oğlunu severdi.
Bu koca yürekli kadının küllerinden doğan kızı Yıldız, oğlu Müşfik Kenter’di .. "
THE POWER OF THE DOG / KÖPEĞİN GÜCÜ (2021) Thomas Savage'ın 1967 tarihli aynı adlı romanına dayanan, Jane Campion tarafından yazılıp yönetilen 2021 yapımı western drama filmidir. Filmde Benedict Cumberbatch, Kirsten Dunst, Jesse Plemons, Kodi Smit-McPhee, Thomasin McKenzie, Genevieve Lemon,…devamıTHE POWER OF THE DOG / KÖPEĞİN GÜCÜ (2021)
Thomas Savage'ın 1967 tarihli aynı adlı romanına dayanan, Jane Campion tarafından yazılıp yönetilen 2021 yapımı western drama filmidir. Filmde Benedict Cumberbatch, Kirsten Dunst, Jesse Plemons, Kodi Smit-McPhee, Thomasin McKenzie, Genevieve Lemon, Keith Carradine ve Frances Conroy rol alıyor . Film, Avustralya, Kanada, Yeni Zelanda, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri arasında uluslararası bir ortak yapımdır.
Köpeğin Gücü, dünya prömiyerini 2 Eylül 2021'de 78. Venedik Uluslararası Film Festivali'nde yaptı ve burada Campion En İyi Yönetmen dalında Gümüş Aslan kazandı ve 17 Kasım 2021'de sınırlı bir şekilde gösterime girmesi planlanıyor. 1 Aralık 2021'de Netflix'te yayınlanacak. Film, özellikle Campion'un senaryosuna ve yönetmenliğine, oyuncu kadrosunun (özellikle Cumberbatch, Dunst ve Smit-McPhee) performanslarına, sinematografiye ve Jonny Greenwood'un müziğine yönelik övgüler aldı.
"İz bırakarak ölümsüz olmak, ölmeye değer bir ölüm"
Jane Campion'un Venedik'te Altın Ayı alan filmi. Jane Campion'u, Yeni Zellanda'li yonetmen, en bilinen ve bu filme benzer psikolojik katmanlı filmi 1993 yılı yapımı Piano filmidir.
Bu film Thomas Savage'in aynı adlı romanından uyarlanmış bir western, psikolojik, gerilim ve dram.
Filmlerde her sahnenin ve konuşulan her sözün bir anlamı olmalıdır. Hiç bir sahne boşuna çekilmez ve söylenen her söz, anlatılan hikâyede çözülmede bir anahtardır. Bu film bunun çok açık kanıtı. Her sahne, her söz anlamlı ve anahtar.
Film roman anlatımı şekliyle, bölümler halinde, kitap gibi ilerliyor. Karakterler anne ve oğul ile iki erkek kardeş olarak, her biri bir başrol, birer yanrol şeklinde. Mizansen dağlarla çevrili bir çiftlik. Dağların ardında uzun, kıvrımlı bir yol ile kasabaya bağlanıyor. Kasabada ve şehirde uygarlık, üniversite, burjuva, bu hayati yaşamak isteyen anne ve baba var.
Iç dünya ise, dağların içinde, kocaman evde, aynı odada yatan zıt karakterde, iki yetişkin erkek kardeş ve başka bir evde, aynı şekilde fazla yakın ilişkili anne oğul var.
Iki erkek kardeşten biri şehirli, temiz, modern iken, diğeri aykırı, ayrıksı ve asi. Bizim odak noktamız da bu aykırı adam. Diğer uyumlu kardeş, diğer evdeki kadınla evlenince, ve de o kadın ve oğlu evlerine dahil olunca, aile olmalarına imkan olmayan bu dörtlü aynı evde yaşamaya başlayınca, onların her birinin geçmişindeki sır yükleri ile birlikte film de başlıyor.
Phil, aykırı, asi ve kaba kabuğuyla yaşıyor. Tıpkı sert dağlarla çevrili yaşadığı mekan gibi. Dağlardaki görünen şeyi gören, Phil'in kabuğundan içini de görebilecek.
Dağların ardındaki dünya üniversite, burjuva ve gösteriş ona uzun yıllardır uzak. Aynı şekilde yaşadığı alanın içindeki dağın ardındaki hayata benzer şekil olan ne varsa ona yine uzak. O özün peşinde. O yüzden banyo yapmıyor ama nehirde ritüel şeklinde gerçekten arınıyor.
Kadınlara düşmanlığı, annesiyle başlıyor. Annesiyle olduğu tek sahnedeki, mesafe, soğukluk garip geliyor. Öldüğünde ise, annenin yüzü yakın plâna alınıyor ve bir yas hali yok.
Pihl, kadınların şekle sokma, özdeki sade yaşamı bozma yetisini reddediyor. Kadın uygarlığın çirkin, şatafatlı ve şekilci yüzü. Uygarlıktan ise, araştırma, bilim ve müzikle yani özünü besleyecek yönleriyle yararlanıyor. Hatta kadın dokunuşunu istemediğinden, eve gelen Rose'un ruhunu müzikle kemirerek, onu hasta ediyor. Müzik bir silah gibi kadını her gün yavaş yavaş yok ediyor. Rose' a düşmanlığı ve yok etme isteği, ayni zamanda ve belki de esas olarak, bir aşk kıskançlığı.
Phil yıllar önce Branco Harry' ye olan hayranlık ve aşkla bu rafine hayatı seçmiş. Belli ki, aile ona göz kulak olması için tam zıt karakterde kardeşi eşlik ettirmiş.
Branco Harry'in aşkı ile, onun yaptıklarını, ondan öğrendiklerini yaşatarak bir dünya kurmuş. Bu dünyada aslında Phill iki kişi yaşıyor.
Dağlardaki şekli anlayan, kendinin Branco Harry ile tanıştığı yaştaki genç ile kabuğu da açılıyor. Aynı aşkı bir daha hissediyor, canlanıyor.
Ancak karşısındaki gencin ona aşık olmaması en önemli fark. Gencin anne sevgisini geçemiyor. Anne adeta, "Canimi kılıçtan, biricik hayatımı köpeğin pencesinden kurtar" diyen oluyor.
Phil ise, Branco'nun onda bıraktığı izi, o da bu gençte bırakmak istiyor. Ölümüne sebep olacağını bile bile...O kement, ona kalan semer gibi gençte yaşayacak.
Bu bir western, gerilim, dram filmi gibi tarif edilebilir. Bence bu muhteşem bir aşk filmi. Kendini aşkına adayarak, aşkın özü ile bir yaşam biçimi seçen bir adamın öyküsü.
Tıpkı filmdeki insanlar gibi, onun iç dünyasını anlamayanlara, göremeyenlere sert ve kaba ise, aynı şekilde izleyiciyi de, göremeyenlere anti kahraman, görenlere ise en naif, duygusal ve düzgün bir insan.
Phil tıpkı doğa gibi aslında. Muhteşem görüntülerdeki ve müzikteki ağırlık gibi. Doğanın ve müziğin nasıl kaba ve yorucu olduğunu gösteriyor, kendisi gibi. Içindeki özü anlayana ne kadar naif ve muhteşem olduğunu da gösteriyor, yine kendisi gibi .. "
LİON Lion, Garth Davis tarafından yönetilen ve senaryosu Saroo Brierley ile Larry Buttrose'un kurgusal olmayan kitabından Luke Davies tarafından uyarlanan 2016 yapımı dram filmi. Aldığı ödüller: BAFTA En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü, Avustralya Sinema ve Televizyon Sanatları Akademisi En…devamıLİON
Lion, Garth Davis tarafından yönetilen ve senaryosu Saroo Brierley ile Larry Buttrose'un kurgusal olmayan kitabından Luke Davies tarafından uyarlanan 2016 yapımı dram filmi.
Aldığı ödüller: BAFTA En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü, Avustralya Sinema ve Televizyon Sanatları Akademisi En İyi Erkek Başrol Oyuncusu Ödülü
Senaryosunu, filmin başrol karakteri Saroo Brierley’in Larry Buttrose ile beraber yazdığı otobiyografik “A Long Way Home” (2013) isimli kitabından uyarlayarak Luke Davies’in kaleme aldığı “Lion”, yönetmen koltuğunda oturan Garth Davis’in ilk uzun metrajlı sinema filmi.
“İki farklı oyuncu kadrosu” ile birbirleriyle bağlantılı “iki değişik hikâyenin” anlatıldığı bu biyografik drama, 1986 yılının Khandwa Hindistan’ında başlıyor.
Beş yaşındaki Saroo (Sunny Pawar), ağabeyi Guddu (Abhishek Bharate), kız kardeşi Shekila (Khushi Solanki – Rohini Kargaiya) ve taş ocağında çalışan annesi Kamla (Priyanka Bose) ile birlikte yaşamaktadır.
Son derece yoksul olan ailenin Guddu’nun bir gece işinde yük taşıyarak kazandığı paraya da ihtiyacı bulunmaktadır.
Annelerinin haberi ve izni olmamasına karşın kardeşinin ısrarına dayanamayan Guddu, çalışmak üzere onu da yanında götürür.
Saroo çok küçük iş de bir gece işi olduğu için normal olarak Saroo’nun uykusu gelir ve indikleri tren istasyonundaki bir bankta uyuyakalır.
Guddu’nun giderken, “Buradan ayrılma!” diye tembihlemiş olmasına rağmen Saroo biraz dinlenip kendine geldiğinde, ağabeyini aramaya koyulur.
Koyulur, koyulmasına da ..
Guddu’nun adını seslenerek şaşkın şaşkın gezinirken perondaki bir trene biner ve bir kez daha uyuyakalır.
Uyandığında artık o, Khandwa’dan 1.600 km doğudaki Kalküta, Doğu Bengal’e doğru yol almakta olan bir trenin içindedir.
İşin daha da kötüsü bölgede konuşulan Bengalceyi hiç bilmemesidir
Böylelikle kimselere, derdini de anlatamadığı gibi dımdızlak ortalıkta kalmıştır.
Geceyi bir alt geçitteki diğer kimsesiz çocuklarla geçirmeye kalkar ama orada çocuk tacirlerinin saldırısına uğramasının ardından kaçarak canını zor kurtarır.
Evine yayan dönmek üzere tren yoluna çıkan Saroo orada, bambaşka niyetlere sahip güler yüzlü Noor’a (Tannishtha Chatterjee) rastlar.
Karnını doyurduğu gibi yıkanarak temizlenen Saroo’nun da bulunduğu Noor’un evine sabah, Rama (Nawazuddin Siddiqui) gelir.
Bir tuzağa düşürülmek üzere olduğunu fark eden Saroo, oradan da kaçar.
İki ay sokaklarda sürünen Saroo, 1987 yılında kendisini evlat edinecek Avustralyalı Sue (Nicole Kidman) ve John Brierley (David Wenham) çifti ile tanışmasına vesile olacak olan bir çocuk bakım evine gönderilir.
Bir yıl sonra aralarına Mantosh’da (Keshav Jadhav – Divian Ladwa ) katılır.
Ve ..
Bu ilgi çekici hikâyenin ikinci bölümü yirmi yıl sonrası ile devam eder.
Bundan sonrasında Saroo’yu Dev Patel canlandırırken, mevzuya Saroo’nun sevgilisi Lucy’de (Rooney Mara) dahil olacaktır.
Elbette pek çok sorunun yanıtlanacağı, Dev Patel ile senarist Luke Davies’in birer BAFTA Ödülü kazandıkları filmin, temposunda ciddi anlamda “frene basıldığını” hissettiğimiz gerisi her zamanki gibi tamamen sizlerde.
Keyifli seyirler .. "