Spoiler içeriyor
Araf, Elif Şafak’ın en sessiz ama en huzursuz romanlarından biridir. Gürültülü olaylar, büyük çatışmalar yoktur; onun yerine içten içe kemiren sorular vardır. “Ben nereye aitim?”, “Kimim?”, “Bir yere tutunmak mümkün mü?” Roman, bu soruların etrafında döner durur, tıpkı cevapsız kalmaya…devamıAraf, Elif Şafak’ın en sessiz ama en huzursuz romanlarından biridir. Gürültülü olaylar, büyük çatışmalar yoktur; onun yerine içten içe kemiren sorular vardır. “Ben nereye aitim?”, “Kimim?”, “Bir yere tutunmak mümkün mü?” Roman, bu soruların etrafında döner durur, tıpkı cevapsız kalmaya mahkûm bir dua gibi.
Hikâye, Boston’da yaşayan, farklı ülkelerden gelmiş üniversite öğrencilerinin etrafında şekillenir. Hepsi başka başka coğrafyalardan kopup gelmiş, ama geldikleri yerde de tam anlamıyla var olamamış gençlerdir. Bir Amerikalı, bir İspanyol, bir Faslı, bir Türk, bir Meksikalı… Aynı şehirde yaşarlar ama her biri kendi iç sürgününde kaybolmuştur. Ortak noktaları, ne geldikleri yere ne de yaşadıkları yere ait hissedebilmeleridir. Hepsi bir “ara yerde” yaşamaktadır.
Romanın merkezindeki karakter Ömer, Türk kimliğiyle, Doğu ile Batı arasında sıkışmış bir figürdür. Dışarıdan bakıldığında entelektüel, mesafeli, hatta güçlüdür. Ama iç dünyasında derin bir kopukluk vardır. Kendi kültürüne yabancılaşmış, Batı’ya ise tam olarak ait olamamıştır. İnançla bağını koparmış, ama kopardığı yerin boşluğunu da dolduramamıştır. Ömer’in iç sesi, roman boyunca okura şu duyguyu geçirir: insan bazen bir yere değil, kendi içine bile sığamaz.
Gail, Amerikalı olmasına rağmen bu grubun en “yabancı” hissedenlerinden biridir. Cinselliği, bedeni, kadınlığı üzerinden toplumla sürekli bir çatışma yaşar. Kendi ülkesinde bile kendini misafir gibi hisseder. Abed, inancıyla modern dünya arasında kalmıştır; Piyu, masumiyetle kırılganlık arasında; Alegre, hayatı ciddiye almamakla hayatta kalmaya çalışır. Her biri, modern dünyanın parçaladığı kimliklerin temsilcisi gibidir.
Elif Şafak, bu karakterleri anlatırken büyük olaylara ihtiyaç duymaz. Küçük diyaloglar, iç monologlar, bakışlar ve suskunluklar romanın yükünü taşır. Karakterler birbirine yakındır ama tam olarak dokunamazlar. Birlikte yaşarlar ama yalnızlıkları ortaktır. Aşk bile bu romanda tam anlamıyla bir sığınak olamaz; çünkü insan kendine ait değilse, bir başkasına da ait olamaz.
Romanın adı olan Araf, sadece dini bir kavram değildir burada. Ne cennet ne cehennem… Ne Doğu ne Batı… Ne inanç ne inkâr… Elif Şafak, modern insanın tam da bu noktada yaşadığını söyler gibidir. Küreselleşen dünyada sınırlar kalkmış gibi görünür ama insanın içindeki sınırlar daha da sertleşmiştir. Kimlik çoğalmış, aidiyet azalmıştır.
Araf, okuru yoran ama sessizce yakalayan bir romandır. Bitirdiğinde büyük bir son beklemezsin; aksine bir boşluk hissi kalır. Çünkü romandaki karakterler gibi sen de bir süre “ara yerde” asılı kalırsın. Cevaplardan çok sorular kalır elinde. Ve belki de Elif Şafak’ın asıl derdi budur: okura kesin bir yön göstermek değil, onu kendi iç Araf’ıyla baş başa bırakmak.
Bu roman, bağırmaz. Ama uzun süre susarak konuşur.
Ve şunu fısıldar:
İnsan bazen ne gitmeyi bilir ne kalmayı.
İşte o yerin adı Araftır.
Nostalji güzel bir yalancıdır. Sana yalnızca en parlak anları gösterir. Her şeyin neden bittiğini ise gizler. Eski fotoğraflarda gezinir. Geçmiş konuşmaları yeniden düşünür ve kaybettiklerinin şu ankinden daha iyi olduğuna kendini inandırırsın. Ama anılara tutunmak seni iki dünya arasında hapseder.…devamıNostalji güzel bir yalancıdır. Sana yalnızca en parlak anları gösterir. Her şeyin neden bittiğini ise gizler. Eski fotoğraflarda gezinir. Geçmiş konuşmaları yeniden düşünür ve kaybettiklerinin şu ankinden daha iyi olduğuna kendini inandırırsın. Ama anılara tutunmak seni iki dünya arasında hapseder. Bedenen buradasındır ama zihinsel olarak artık var olmayan anılarda yaşarsın. Bugününü hayatlarına devam etmiş hayaletlere veriyorsun. En zor gerçek ise şudur; genellikle yalnız hatırlarsın, sen her ayrıntıyı çözümlemeye çalışırken onlar artık seni içermeyen yeni hikayeler yazmışlardır. Onlar senin hala tutunduğun şeyi bırakarak huzur bulmuşlardır. Zihnin geçmişte yaşamak için tasarlanmadı, o tam şimdi için yaratıldı. Yeni bağlar kurmak, iyileşmek ve geçmişin ötesine geçmek için. Saklanmaya değer anılar geleceğini nazikçe şekillendirenlerdir. Onu rehin alanlar değil! Geçmişi ait olduğu yerde bırak. Bugünün sana daha çok ihtiyacı var.
Spoiler içeriyor
Roman, daha ilk cümlesinde okura sonucu söyler: Santiago Nasar öldürülecektir. Bu bilgiyle başlayan hikâye, geriye doğru adım adım ilerler ve “herkesin bildiği ama kimsenin engellemediği” bir ölümün nasıl yaşandığını anlatır. Aslında bu roman, bir cinayetten çok daha fazlasıdır; kaderin, utancın,…devamıRoman, daha ilk cümlesinde okura sonucu söyler: Santiago Nasar öldürülecektir. Bu bilgiyle başlayan hikâye, geriye doğru adım adım ilerler ve “herkesin bildiği ama kimsenin engellemediği” bir ölümün nasıl yaşandığını anlatır.
Aslında bu roman, bir cinayetten çok daha fazlasıdır; kaderin, utancın, toplumsal suskunluğun romanıdır.
Santiago Nasar, küçük bir sahil kasabasında yaşayan, genç, varlıklı ve yakışıklı delikanlıdır. O sabah, sıradan bir gün gibi başlar: kuş sesleri, limandan gelen hareketlilik, düğün gecesinin ardından dağılmış yorgunluk… Fakat köyün her köşesinde fısıltılar dolaşır: Santiago Nasar, birazdan öldürülecektir. İki kardeş, Pedro ve Pablo Vicario, kasaba meydanında açıkça, “Onu öldüreceğiz” derler. Ellerinde bıçaklarıyla dolaşırlar, kimseyi kandırmaya da çalışmazlar. Herkes duyar, ama kimse inanmaz. İşte romanın trajedisi de buradadır: herkesin bildiği ama kimsenin ciddiye almadığı bir ölüm.
Bu cinayetin nedeni ise, kasabanın geleneksel ahlak anlayışında saklıdır. Vicario kardeşlerin kız kardeşi Angela Vicario, zengin bir yabancı olan Bayardo San Román’la evlenir. Ancak düğün gecesi, Bayardo gelinin bekaretini kaybetmiş olduğunu fark eder ve onu ailesine geri götürür. Aile, utançla yanar; Angela, kiminle birlikte olduğunu soranlara bir isim verir: Santiago Nasar. Gerçek mi, yalan mı bilinmez. Ama kardeşler, aile onurunu temizlemek için Santiago’yu öldürmeye karar verir. Onlara göre mesele, “şeref meselesi”dir.
Roman boyunca, okur tıpkı kasaba halkı gibi, bu cinayetin önüne geçilmesini ister. Ama her şey tuhaf bir uyumsuzlukla ilerler: bir postacı mesajı iletmez, bir arkadaş uyarmaz, papaz zamanında yetişmez, annesi kapıyı açmaz. Herkes Santiago’nun öleceğini bilir ama kimse durdurmaz. Sanki kaderin ağı çoktan örülmüştür. Herkesin küçük bir “ihmali” birleşir, devasa bir suç halini alır.
Márquez’in dili, Latin Amerika’nın sıcak havasını, kahve kokusunu, eski taş sokakların yankısını hissettirir. Gerçek ile söylenti, anı ile rüya, geçmiş ile şimdi iç içe geçer. Yazar, olaydan yıllar sonra köye dönen bir anlatıcının gözünden, cinayeti yeniden kurgular. Herkesin farklı bir hatırası vardır; kimisi “Santiago beyaz bir takım elbise giymişti” der, kimisi “yeşildi” diye hatırlar. Zaman parçalanmış, bellek bulanıktır. Gerçeğin kendisi bile artık söylentiden ibarettir.
Santiago Nasar’ın ölümü, bir bıçak darbesinden çok, bir toplumun suskunluğuyla gelir. Kasaba, suçluyu değil, kaderi suçlar. İnsanlar, ellerindeki kanı yıkayıp normal hayatlarına dönerler. Ama o gün, herkesin içinde bir iz kalır. Çünkü herkes az da olsa suçludur. Márquez, bu sessiz suçu, bir tür toplumsal ayna gibi okurun önüne koyar.
Romanın sonunda Santiago Nasar, evinin önünde yere yığılır. Bıçağın saplandığı yer, kalbidir. Ama o an, aslında çoktan ölmüştür — herkesin ilgisizliğinde, korkaklığında, kabullenişinde. Márquez bu ölümle sadece bir adamın değil, insan vicdanının çöküşünü anlatır.
Kırmızı Pazartesi, kaderin değiştirilemezliğini değil, insanların değiştirmeye cesaret edememesini anlatır. Herkesin suç ortağı olduğu bir trajedidir bu. O yüzden romanı okurken yalnızca Santiago Nasar’ın değil, bütün kasabanın, hatta insanlığın yavaş yavaş kan kaybettiğini hissedersin.
Spoiler içeriyor
Roman, 1960’ların Londra’sındaki gençlik karmaşasını, yalnızlığı ve kimlik arayışını derinlemesine hissettiren bir hikâye anlatıyor. Dedektif Hercule Poirot, cinayetin yanı sıra aynı zamanda bir genç kızın zihninde kaybolmuş, bastırılmış bir gerçeği de çözmeye çalışıyor. Bir sabah, Dedektifin kapısı telaşla çalınır. Genç…devamıRoman, 1960’ların Londra’sındaki gençlik karmaşasını, yalnızlığı ve kimlik arayışını derinlemesine hissettiren bir hikâye anlatıyor.
Dedektif Hercule Poirot, cinayetin yanı sıra aynı zamanda bir genç kızın zihninde kaybolmuş, bastırılmış bir gerçeği de çözmeye çalışıyor.
Bir sabah, Dedektifin kapısı telaşla çalınır. Genç bir kadın, solgun yüzü ve titreyen sesiyle içeri girer. Adının Norma Restarick olduğunu ve “Sanırım bir insanı öldürdüm. Ardından hemen ekler: “Fakat siz… yardım edemeyecek kadar yaşlısınız.”
Bu sözlerle çıkıp giden genç kadının ardından Dedektifin içinde derin bir merak uyanır. Kadın gerçekten birini öldürmüş müdür, yoksa aklını mı kaybetmektedir?
Dedektif bu gizemin peşine düşer, Araştırma onları, Londra’nın sisli sokaklarında, modern apartman dairelerine ve genç kızların birbirine sığınarak yaşadığı “küçük dünyalara” götürür.
Norma, üç genç kadının paylaştığı bir dairede “üçüncü kız”dır — yani en sessiz, en görünmez, en kolay unutulan. “Birinci kız” düzenlidir, “ikinci kız” sanatçıdır, ama Norma… her zaman fazlalık gibidir.
Roman ilerledikçe, Agatha Christie’nin ustalığı kendini belli eder: sıradan bir apartman dairesi, birdenbire kimliklerin ve maskelerin çarpıştığı bir labirente dönüşür. Her konuşma, her sessizlik bir ipucudur. Poirot, alışıldık sakinliğiyle, gerçeği adım adım ortaya çıkarır. Sonunda Norma’nın suçlu değil, kurban olduğu anlaşılır. Onun zihninde yaratılan korkular, birilerinin kötülükle örülmüş planlarının sonucudur.
Ama Üçüncü Kız, yalnızca bir suçun çözülüşünü anlatmaz. Aynı zamanda genç bir kadının, erkeklerin, babaların, otoritenin gölgesinde var olmaya çalışan bir kuşağın hikâyesini anlatır. Norma’nın “üçüncü kız” oluşu, toplumda sesini bulamayan, hep bir köşede bırakılan insanların simgesidir.
Spoiler içeriyor
ROman, aşk ile direnişi öyle bir iç içe geçiriyor ki okurken yalnızca iki insanın değil; bir dönemin, bir kuşağın, hatta bir ülkenin hikâyesini de hissettiriyor. Leyla ile Selim’in yolları, başlangıçta tutku ve umutla örülmüş olsa da zamanla onları ayrılık, yokluk…devamıROman, aşk ile direnişi öyle bir iç içe geçiriyor ki okurken yalnızca iki insanın değil; bir dönemin, bir kuşağın, hatta bir ülkenin hikâyesini de hissettiriyor. Leyla ile Selim’in yolları, başlangıçta tutku ve umutla örülmüş olsa da zamanla onları ayrılık, yokluk ve sınavlarla yüz yüze getiriyor. Her ayrılış, içe çekilen nefes gibi; her kavuşma umudu, sıcak bir rüyanın kıyısında bekleyen bir sabah gibi…
Romanın temel çatısını şöyle düşünebiliriz: Selim’in bir anda gözaltına alınışıyla başlayan sessizlik, Leyla’nın iç dünyasında yankılanan sorulara dönüşür. Selim gitmeden önce Leyla’ya fısıldar: “Güçlü ol Leyla. Bu da geçecek.” O andan itibaren, Selim’in yokluğu evin her köşesine sinmiş bir gölge gibi çöker; sesler kısılır, hatıralar cemre gibi düşer yüreğe. Leyla, sadece beklemekle kalmaz; beklerken direnmeye başlar.
Ancak Bekle Beni salt bir aşk hikâyesi değildir. Direnişin, adalet arayışının, baskıya karşı duruşun izleri sayfalardan hiç eksik olmaz. Leyla ve Selim’in hikâyesi, aslında susturulmuş seslerin, kaybedilen dostların, “unutma” diyen vicdanların da romanıdır. Karakterlerin yalnızlığı, bazen cümleler arasında gizlenir; bazen de sessiz bir bakışta, kapı aralığında, gece yarısı düşen yağmur damlasında belirir. Bu yalnızlık, okurda bir yankı bırakır — tıpkı uzun bekleyişlerin kalpte açtığı derin yaralar gibi.
Livaneli’nin dilinin yalınlığı, satırlar arasında saklı derinliği harmanlar: sıradan kelimeler, bir şarkı sözümiş gibi akar. Okur, Leyla’nın gözlerinde bir umut filizlenirken, Selim’in yokluğunun yarattığı boşluğu iliklerinde hisseder. Aşkları direnişi besler; direnişleri de aşklarını güçlendirir. Her mücadelenin, her bekleyişin bir anlamı vardır — bir direnç noktasıdır.
Bekle Beni, sadece bir çiftin kavuşma hayali değil; daha çok sabırla, inatla, kalayla yoğrulmuş bir bekleyiş manifestosudur. “Bekle beni, döneceğim / Bütün direncinle bekle beni” dizeleriyle çağırır okuru; umutla bekleyenlere, vazgeçmeyenlere seslenir.
Sonunda, Selim geri döner mi; Leyla bekleyişin yükünü aşabilir mi, bunu sayfalarca kurgu ve sembollerle örülmüş atmosfer çözer. Ama romanı kapattığında, geriye yalnızca bir hikâye değil, kalbinize işleyen bir his kalır: beklemek bazen teslimiyet değil, dirençtir; kayıp zamana rağmen umuda tutunmaktır; sevgiyi, yokluğun yarattığı boşluklarla bile çoğaltabilmektir.
Bir nefes gibi, suskunluk gibi, bekleyiş gibi… İşte Bekle Beni, bu hissin romanı.
NOT: Bazı noktalar alıntıdır.
Ruhların Kaçışı, Hayao Miyazaki’nin büyülü dünyasına açılan kapılardan biri. Filmde küçük Chihiro, ailesiyle birlikte gizemli bir tünelden geçer ve kendini bambaşka bir ruhlar diyarında bulur. Burada anne ve babası domuzlara dönüşür, Chihiro ise onları kurtarmak için cesaretini toplayıp dev bir…devamıRuhların Kaçışı, Hayao Miyazaki’nin büyülü dünyasına açılan kapılardan biri. Filmde küçük Chihiro, ailesiyle birlikte gizemli bir tünelden geçer ve kendini bambaşka bir ruhlar diyarında bulur. Burada anne ve babası domuzlara dönüşür, Chihiro ise onları kurtarmak için cesaretini toplayıp dev bir hamamda çalışmaya başlar.
Bu yolculukta masumiyetin yerini cesaret, korkunun yerini dostluk ve kararlılık alır.
Chihiro başta korkak, şımarık bir çocukken, zamanla sorumluluk almayı, cesur olmayı ve sevdikleri için mücadele etmeyi öğreniyor.
No-Face’in yalnızlığı, Yubaba’nın hırsı, Haku’nun sadakati derken film bize unutturmadığı bir şey söylüyor: Kendini hatırlamazsan, yolunu da kaybedersin.
Filmde ilginç bir detay var. No-face sessiz ve utangaç bir varlık. İlk başta zararsız gibi görünse de ilgi gördükçe saldırganlaşıyor, şişiyor hatta kusuyor. Bu karakter duygusal boşluk yaşayan bir insanın sembolü. Sevgi alamayan, kimse tarafından görülmeyen birinin, değersizlik duygusunu dışa vuran yansıması. Miyazaki diyor ki; ilgili hak ettiğini düşünmeyen birisi birden ilgi gördüğünde bunu nasıl taşıyacağını bilemez. Kendini kaybeder. Tıpkı No- face gibi. Çünkü mesele görünmek değildir. Mesele görülmeye hazır olmaktır. Ve kendini başkalarının ilgisiyle değil, kendi ışığınla var etmektir. (Alıntı)
Yazarın, Dedektif Hercule Poirot’nun başrolde olduğu klasik polisiye romanlarından biri. Kitabın çok akıcı olduğunu söyleyemem ama güzel bir tema üzerine kurulmuş. Romanın temel kurgusu, adından da anlaşılacağı üzere, bir tiyatro oyununun üç perdesi gibi gelişen üç farklı cinayet etrafında şekillenir.…devamıYazarın, Dedektif Hercule Poirot’nun başrolde olduğu klasik polisiye romanlarından biri.
Kitabın çok akıcı olduğunu söyleyemem ama güzel bir tema üzerine kurulmuş.
Romanın temel kurgusu, adından da anlaşılacağı üzere, bir tiyatro oyununun üç perdesi gibi gelişen üç farklı cinayet etrafında şekillenir.
Olaylar, emekli bir aktör olan Sir Charles Cartwright’ın evinde verdiği küçük bir davet sırasında başlar. Konuklardan biri — saygın bir din adamı — hiçbir belirti olmaksızın, içkisini yudumladıktan kısa bir süre sonra hayatını kaybeder. İlk başta ölüm doğal nedenlere bağlansa da, benzer şekilde başka bir ölüm daha gerçekleşince olayın sıradan olmadığı anlaşılır.
Poirot, önce bir gözlemci olarak geri planda kalır; ancak üçüncü ölüm gerçekleşince olaylara doğrudan müdahil olur.
Güzel gayet akıcı bir kitap. Roman, geçmişte işlenmiş bir cinayetin yıllar sonra yeniden soruşturulmasını konu alıyor. Ünlü ressam Amyas Crale, 16 yıl önce zehirlenerek öldürülmüştür ve cinayetten eşi Caroline Crale suçlu bulunmuştur. Caroline, mahkûm edildikten kısa süre sonra cezaevinde hayatını…devamıGüzel gayet akıcı bir kitap.
Roman, geçmişte işlenmiş bir cinayetin yıllar sonra yeniden soruşturulmasını konu alıyor.
Ünlü ressam Amyas Crale, 16 yıl önce zehirlenerek öldürülmüştür ve cinayetten eşi Caroline Crale suçlu bulunmuştur. Caroline, mahkûm edildikten kısa süre sonra cezaevinde hayatını kaybeder. Ancak yıllar sonra çiftin kızı Carla, annesinin suçsuz olduğuna inanarak bu davayı tekrar gündeme getirir ve dedektif Hercule Poirot’dan olayı araştırmasını ister.
Cinayetin işlendiği dönemde orada bulunan beş kişi vardır ve Poirot onları "beş küçük domuz" olarak adlandırır (kitaba adını veren çocuk tekerlemesinden esinlenerek). Her biri geçmişi kendi gözünden anlatır ama Poirot, bu farklı bakış açıları arasındaki küçük tutarsızlıklardan yola çıkarak gerçeği gün yüzüne çıkartıyor.
Yazarın romanlarında dikkatimi çeken şey şu oldu: Okura, başından itibaren belirgin bir katil profili sunuyor ve ustaca işlediği detaylarla sizi bu kişinin gerçekten suçlu olduğuna inandırıyor. Sayfaları çevirdikçe, o inanç pekişiyor, adeta ipuçları birleşmeye başlıyor. Ancak Agatha Christie tam da bu noktada devreye giriyor; sizi öyle bir manevrayla ters köşe yapıyor ki, aslında gördüklerinizin sadece zekice kurulmuş bir perde olduğunu fark ediyorsunuz. İşte o an, yazarın kurgusal ustalığına bir kez daha hayran kalıyorsunuz.
Hikâye, Poirot’nun dişçisine yaptığı sıradan bir ziyaretle başlar. Ancak aynı gün, diş hekimi Dr. Morley, muayenehanesinde ölü bulunur. İlk etapta intihar gibi görünse de, Poirot kısa sürede bu ölümün arkasında başka bir şeylerin olabileceğinden şüphelenir. Cinayetin ardından, aynı gün Dr.…devamıHikâye, Poirot’nun dişçisine yaptığı sıradan bir ziyaretle başlar. Ancak aynı gün, diş hekimi Dr. Morley, muayenehanesinde ölü bulunur. İlk etapta intihar gibi görünse de, Poirot kısa sürede bu ölümün arkasında başka bir şeylerin olabileceğinden şüphelenir.
Cinayetin ardından, aynı gün Dr. Morley’nin diğer hastalarının da dahil olduğu bir dizi gizemli olay meydana gelir. Aralarındaki bağlantılar, sıradan gibi görünen bir dişçi randevusunun çok daha derin ve karmaşık bir planın parçası olduğunu gösterir. Poirot, tanıklar, hasta listeleri, randevu saatleri ve küçük detaylar aracılığıyla ipuçlarını bir araya getirerek gerçeği ortaya çıkarmaya çalışıyor.
Kitabın temposu sakin. Patırtı, gürültü yok. Ama o sessizliğin içinde psikolojik bir ağırlık var. Sanki biri odada değil ama nefesini hissediyorsunuz gibi. Poirot’nun olayları çözüş biçimi ise alıştığımız gibi. Sessizce izliyor, küçük detayları topluyor ve en sonunda hepimizin gözünün önünde olanı gösteriyor.