“Satranç sanatında asıl iş bir taşın en değerli olduğu anı ve o anda da onu feda etmeyi bilmektir. En kıymetli taşın kaybı ile oluşacak boşlukta fırsatlar meydana gelir, etki en üst seviyeye ulaşır. Ve arzu, kadere dönüşür.” -Fringe
Kitaplığınızda olması gereken bir kitap diyebilirim. "-Kitabı hakir ve sıradan şartlarda yaşayan bir vatandaşın prensleri ilgilendiren meseleleri tartışmak ve eleştirmeye cüret etmesiymis gibi görenlere katılmıyorum. Resim çizenler, dağların ve yükseklerin doğasını anlayabilmek için ovalardan yukarı bakarak, ovaların doğasını anlayabilmek içinse…devamıKitaplığınızda olması gereken bir kitap diyebilirim.
"-Kitabı hakir ve sıradan şartlarda yaşayan bir vatandaşın prensleri ilgilendiren meseleleri tartışmak ve eleştirmeye cüret etmesiymis gibi görenlere katılmıyorum.
Resim çizenler, dağların ve yükseklerin doğasını anlayabilmek için ovalardan yukarı bakarak, ovaların doğasını anlayabilmek içinse yüksek dağlardan aşağıya bakarak çalışırlar. Buna benzer olarak, sıradan insanların doğasını anlayabilmek için bir prens olmak, prensleri anlamak içinse sıradan vatandaş olmak gerekir. " (kitaptan alıntı)
Kitap; bir hükümdarın devleti nasıl ele geçireceği, nasıl yöneteceği ve iktidarını nasıl koruyacağı üzerine yazılmış bir siyaset eseridir. Machiavelli, farklı yönetim biçimlerini inceleyerek yeni kazanılan toprakların nasıl elde tutulabileceğini, halkın ve soyluların desteğinin nasıl yönetileceğini, ordunun önemini ve bir yöneticinin karşılaşabileceği siyasi sorunları ele alır.
Kitap boyunca tarihî örneklerden yararlanır ve başarılı ya da başarısız yöneticilerin kararlarını analiz eder. Bir hükümdarın cömertlik, merhamet, sertlik, güvenilirlik ve korku gibi kavramlar karşısında nasıl davranması gerektiğini tartışır.
Machiavelli'nin yaptığı şey şu:
"İktidar nasıl olmalıdır?" sorusunu değil, "İktidar gerçekte nasıl işler?" sorusunu cevaplamaya çalışmak.
Spoiler içeriyor
"Bir toplum özgürlüğünü bir günde kaybetmez. Bunu küçük tavizlerle, farkına varmadan yapar." Romanın özü bence bu. Çok çok beğendiğim alegorik bir politik distopya roman oldu. Tıpkı Hayvan çiftliği, 1984, Fahrenheit 451 romanları gibi. Kitap; İsmi verilmeyen huzurlu bir adada geçer.…devamı"Bir toplum özgürlüğünü bir günde kaybetmez. Bunu küçük tavizlerle, farkına varmadan yapar."
Romanın özü bence bu.
Çok çok beğendiğim alegorik bir politik distopya roman oldu. Tıpkı Hayvan çiftliği, 1984, Fahrenheit 451 romanları gibi.
Kitap; İsmi verilmeyen huzurlu bir adada geçer. Adada yaşayan insanlar, doğayla uyum içinde, sakin ve özgür bir yaşam sürmektedir. Anlatıcı da bu adanın sakinlerinden biridir.
Bir gün ülkenin eski ve güçlü bir Başkanı, adaya yerleşir. İlk başta herkes onu saygıyla karşılar. Ancak Başkan, adanın doğal düzenini beğenmez. Özellikle martıları bir sorun olarak görür ve onlarla mücadele edilmesini ister.
Başlangıçta masum görünen bu müdahaleler zamanla büyür. Adanın doğal dengesi bozulur. İnsanlar iki gruba ayrılır. Bir kısmı Başkan'ın kararlarını desteklerken, diğerleri buna karşı çıkmaya başlar.
Başkan'ın etkisi arttıkça sadece doğa değil, insanların birbirleriyle olan ilişkileri de değişir. Korku, baskı, sessizlik ve kutuplaşma adanın eski huzurunun yerini almaya başlar. İnsanlar artık düşüncelerini eskisi kadar rahat dile getiremez olur.
Roman ilerledikçe, adanın yaşadığı dönüşümün aslında tek bir adaya değil, toplumların nasıl değişebildiğine dair bir alegori olduğu anlaşılır. Livaneli, küçük bir adayı kullanarak iktidarın, korkunun ve sessiz kalmanın bir toplumu nasıl dönüştürebileceğini göstermeye çalışmış.
Kitabın en güçlü yanı, bir siyasi görüşü değil, iktidarın doğasını anlatması. Tıpkı George Orwell Hayvan Çiftliği romanında olduğu gibi
-İnsanlar özgürlüklerini çoğu zaman zorla değil, güvenlik ve düzen vaadi karşılığında kendileri teslim ederler.
Ama kitabı eleştirdiğim taraflar da var.
Bence karakterler zaman zaman fazla sembolik. Başkan, sadece bir insan olmaktan çıkıp bir fikrin temsilcisine dönüşüyor. Bu da bazı yerlerde romanı canlı bir hikâyeden çok bir alegoriye yaklaştırıyor.
Bir diğer eleştirim de şu: Livaneli bazen mesajını okura fazla açık söylüyor. Ben edebiyatta yazarın biraz geri çekilmesini severim. Okur boşlukları kendi doldursun isterim. Son Ada ise bazı bölümlerde "Bak, demek istediğim bu." diye parmağıyla işaret ediyor gibi hissettirdi.
Tam bir hayal kırıklığı. Kitabın ismi ve "mitolojik polisiye" fikri ilk bakışta oldukça ilgi çekici duruyor. Özellikle zamanda yolculuk temasıyla tanınan H. G. Tannhaus ismi de beklentiyi yükseltiyor. Fakat içerik bu beklentinin çok çok gerisinde kalıyor. Anlatım dili fazlasıyla basit,…devamıTam bir hayal kırıklığı. Kitabın ismi ve "mitolojik polisiye" fikri ilk bakışta oldukça ilgi çekici duruyor. Özellikle zamanda yolculuk temasıyla tanınan H. G. Tannhaus ismi de beklentiyi yükseltiyor. Fakat içerik bu beklentinin çok çok gerisinde kalıyor.
Anlatım dili fazlasıyla basit, olay örgüsü sıradan, karakterler ise unutulacak kadar yüzeysel. Polisiye desen güçlü değil, mitoloji desen sadece süs niyetine kullanılmış. Kitap boyunca "Şimdi açılacak." diye bekledim ama hiçbir noktada beni şaşırtmayı ya da etkilemeyi başaramadı.
En büyük hayal kırıklığım ise, çok iyi bir fikrin bu kadar vasat işlenmiş olmasıydı. Kitabı bitirdiğimde aklımda kalan tek şey, boşa harcadığım zamandı.
Kısacası, benim gözümde bu kitap okunacaklar listesine değil, uzak durulacaklar listesine girer. Aynı zamanı çok daha iyi bir kitaba ayırmak bence çok daha doğru bir tercih olur.
Dünler özlenir, Yarınlar beklenir, Bugünler heba edilir... -Özdemir Asaf Bu söz bana şunu düşündürüyor: Belki de hayatın en büyük ironisi şudur, İnsan, yaşarken değerini anlayamadığı günleri yıllar sonra özlemle hatırlar.
Spoiler içeriyor
Araf, Elif Şafak’ın en sessiz ama en huzursuz romanlarından biridir. Gürültülü olaylar, büyük çatışmalar yoktur; onun yerine içten içe kemiren sorular vardır. “Ben nereye aitim?”, “Kimim?”, “Bir yere tutunmak mümkün mü?” Roman, bu soruların etrafında döner durur, tıpkı cevapsız kalmaya…devamıAraf, Elif Şafak’ın en sessiz ama en huzursuz romanlarından biridir. Gürültülü olaylar, büyük çatışmalar yoktur; onun yerine içten içe kemiren sorular vardır. “Ben nereye aitim?”, “Kimim?”, “Bir yere tutunmak mümkün mü?” Roman, bu soruların etrafında döner durur, tıpkı cevapsız kalmaya mahkûm bir dua gibi.
Hikâye, Boston’da yaşayan, farklı ülkelerden gelmiş üniversite öğrencilerinin etrafında şekillenir. Hepsi başka başka coğrafyalardan kopup gelmiş, ama geldikleri yerde de tam anlamıyla var olamamış gençlerdir. Bir Amerikalı, bir İspanyol, bir Faslı, bir Türk, bir Meksikalı… Aynı şehirde yaşarlar ama her biri kendi iç sürgününde kaybolmuştur. Ortak noktaları, ne geldikleri yere ne de yaşadıkları yere ait hissedebilmeleridir. Hepsi bir “ara yerde” yaşamaktadır.
Romanın merkezindeki karakter Ömer, Türk kimliğiyle, Doğu ile Batı arasında sıkışmış bir figürdür. Dışarıdan bakıldığında entelektüel, mesafeli, hatta güçlüdür. Ama iç dünyasında derin bir kopukluk vardır. Kendi kültürüne yabancılaşmış, Batı’ya ise tam olarak ait olamamıştır. İnançla bağını koparmış, ama kopardığı yerin boşluğunu da dolduramamıştır. Ömer’in iç sesi, roman boyunca okura şu duyguyu geçirir: insan bazen bir yere değil, kendi içine bile sığamaz.
Gail, Amerikalı olmasına rağmen bu grubun en “yabancı” hissedenlerinden biridir. Cinselliği, bedeni, kadınlığı üzerinden toplumla sürekli bir çatışma yaşar. Kendi ülkesinde bile kendini misafir gibi hisseder. Abed, inancıyla modern dünya arasında kalmıştır; Piyu, masumiyetle kırılganlık arasında; Alegre, hayatı ciddiye almamakla hayatta kalmaya çalışır. Her biri, modern dünyanın parçaladığı kimliklerin temsilcisi gibidir.
Elif Şafak, bu karakterleri anlatırken büyük olaylara ihtiyaç duymaz. Küçük diyaloglar, iç monologlar, bakışlar ve suskunluklar romanın yükünü taşır. Karakterler birbirine yakındır ama tam olarak dokunamazlar. Birlikte yaşarlar ama yalnızlıkları ortaktır. Aşk bile bu romanda tam anlamıyla bir sığınak olamaz; çünkü insan kendine ait değilse, bir başkasına da ait olamaz.
Romanın adı olan Araf, sadece dini bir kavram değildir burada. Ne cennet ne cehennem… Ne Doğu ne Batı… Ne inanç ne inkâr… Elif Şafak, modern insanın tam da bu noktada yaşadığını söyler gibidir. Küreselleşen dünyada sınırlar kalkmış gibi görünür ama insanın içindeki sınırlar daha da sertleşmiştir. Kimlik çoğalmış, aidiyet azalmıştır.
Araf, okuru yoran ama sessizce yakalayan bir romandır. Bitirdiğinde büyük bir son beklemezsin; aksine bir boşluk hissi kalır. Çünkü romandaki karakterler gibi sen de bir süre “ara yerde” asılı kalırsın. Cevaplardan çok sorular kalır elinde. Ve belki de Elif Şafak’ın asıl derdi budur: okura kesin bir yön göstermek değil, onu kendi iç Araf’ıyla baş başa bırakmak.
Bu roman, bağırmaz. Ama uzun süre susarak konuşur.
Ve şunu fısıldar:
İnsan bazen ne gitmeyi bilir ne kalmayı.
İşte o yerin adı Araftır.
Nostalji güzel bir yalancıdır. Sana yalnızca en parlak anları gösterir. Her şeyin neden bittiğini ise gizler. Eski fotoğraflarda gezinir. Geçmiş konuşmaları yeniden düşünür ve kaybettiklerinin şu ankinden daha iyi olduğuna kendini inandırırsın. Ama anılara tutunmak seni iki dünya arasında hapseder.…devamıNostalji güzel bir yalancıdır. Sana yalnızca en parlak anları gösterir. Her şeyin neden bittiğini ise gizler. Eski fotoğraflarda gezinir. Geçmiş konuşmaları yeniden düşünür ve kaybettiklerinin şu ankinden daha iyi olduğuna kendini inandırırsın. Ama anılara tutunmak seni iki dünya arasında hapseder. Bedenen buradasındır ama zihinsel olarak artık var olmayan anılarda yaşarsın. Bugününü hayatlarına devam etmiş hayaletlere veriyorsun. En zor gerçek ise şudur; genellikle yalnız hatırlarsın, sen her ayrıntıyı çözümlemeye çalışırken onlar artık seni içermeyen yeni hikayeler yazmışlardır. Onlar senin hala tutunduğun şeyi bırakarak huzur bulmuşlardır. Zihnin geçmişte yaşamak için tasarlanmadı, o tam şimdi için yaratıldı. Yeni bağlar kurmak, iyileşmek ve geçmişin ötesine geçmek için. Saklanmaya değer anılar geleceğini nazikçe şekillendirenlerdir. Onu rehin alanlar değil! Geçmişi ait olduğu yerde bırak. Bugünün sana daha çok ihtiyacı var.