"Karanlıkta nüfus sayımı şöyle yapılır: yaşayanlar bir sigara yakar." diyor Emrah Serbes. Amansız bir hastalık gibi yer edinen karanlığın, geceden uzak ruhumdan sızışı. Yakılan sigaranın yıldız tozuna dilek dileyişim... Omuzda taşınan bir çocuk sevinci gibi terlikleriyle kapına gelen düşmüş bir…devamı"Karanlıkta nüfus sayımı şöyle yapılır: yaşayanlar bir sigara yakar." diyor Emrah Serbes.
Amansız bir hastalık gibi yer edinen karanlığın, geceden uzak ruhumdan sızışı. Yakılan sigaranın yıldız tozuna dilek dileyişim...
Omuzda taşınan bir çocuk sevinci gibi terlikleriyle kapına gelen düşmüş bir sevda gibi...
Yüzü avuçlarımın içinde devşirme bir acı ile bakan öfkeli suretin..
Yeryüzü ruhunun dengi değil. Bu dünya senin evin değil.
Bir ses var. Bu ses susmuyor. Konuşuyor ve de hatalar yapıyor. Çok fazla hata. Sonradan fark ettim hiç dinmiyor. Susarsa eğer yok olacağım. Beni ayakta tutan zihnimin gürültüsü. Beyaz gürültü bu işte. Zihnimin bana merhamet ettiği anların ninnisi. Bana yeryüzünün karanlığını fısıldayan ninni.
Çok uzak bir ülkenin çok uzak bir şehrinde yağmuru dinmeyen güneşi bulutlu bir yerinde çiçekleri papatyagillerden ağaçları yeşil erikten bir bahçesinde sırtını dayayıp toprağa içindeki akıl tutulmasını bırakıp avuçlarına yakınlardaki ülkenin kor gidişlerini düşleyen masal cininin evvel zaman kambur yüklü…devamıÇok uzak bir ülkenin çok uzak bir şehrinde yağmuru dinmeyen güneşi bulutlu bir yerinde çiçekleri papatyagillerden ağaçları yeşil erikten bir bahçesinde sırtını dayayıp toprağa içindeki akıl tutulmasını bırakıp avuçlarına yakınlardaki ülkenin kor gidişlerini düşleyen masal cininin evvel zaman kambur yüklü saman karası efsanesi... Debdebeli zamanlarda, denize kıyısı olmayan nefes darlığı anlarda, severken ve sevilmezken bir tutturmaklı olmuş gidişlere. Masal bu ya bu defa bir yabancı şehre gelmemiş, doğduğu toprağa yabancı olmuş biri. Kalubeladan beri yeryüzünde yahut Külbe-i Ahzanda yer edinmiş kendine. Yer edinmiş.
🌻 14. Temmuz Güneşi. Bugün ihtimaller dahilinde içinde ve dışında varolduğum bir hayatın süregelen sancısını bir yaşama sevinci ve iç sıkıntısı ile yaşıyorum. Hüzün ehlileştirdi beni ve bunu yaparken henüz sevmeyi korkulu bir rüyanın dışında taşıma çabamı farz edemedi bile.…devamı🌻 14. Temmuz Güneşi.
Bugün ihtimaller dahilinde içinde ve dışında varolduğum bir hayatın süregelen sancısını bir yaşama sevinci ve iç sıkıntısı ile yaşıyorum. Hüzün ehlileştirdi beni ve bunu yaparken henüz sevmeyi korkulu bir rüyanın dışında taşıma çabamı farz edemedi bile. Bir rüyaya dalışı, gün batımının geride kalmışını, rüzgarda dağılan saçların omuza değerken bıraktığı hissi sancılı bir şekilde taşıyorum. Oysaki yaşamak bir yük gibi olmaktan ziyade mevsim geçişi kadar ufak olmalıydı. Çok fazla içindeyim hayatın. Çok fazla...
Bu fazla oluş bir ciddiyet taşırken ben çıplak ayak toprağa basıyor ve bir çiçeği elimde tutarken incitiyorum. Nedir bu vahim bu derbest çiğ tanesi...
Büyümek gibi değilde geriye dönüşlerin çığlığı gibi bir umudun baştan tükenişi ve dilenen dileklerin yerini manzur bir çocuk düşüne dahi dahil olmayışı...
Can pare, nar çiçeği, çöl yasemini, bedbaht tozlu bir bulut dünya burası. Benim astımım var.
Bir insanı sevmeye başlamaya bir kala sorduğum ilk soru: Bir aşkı feda etmeye değer mi? oluyor. Böylece o insanı sevmekten çok çabuk vazgeçebiliyorum. Zaman kaybetmek istemeyen zatıkalbikırıklara naçizanemdir.
"savrulurken raconun kırmızı pelerini o zarif öfkeye, zaman ki sana hasta oldu incelikli haytasın. nüksederken raksına mahallenin maşallahı eyvallahı, güzelleş be oğlum. şimdilik ölümüne kadar hayattasın şimdilik, ölümüne kadar hayattasın." Ağır Roman/Mustafa Altıoklar
Geçmiş zamanlardan bir iz taşıyorum. Bu ize bir yerleşke kuruyorum. Safi sen varsın diye içinde, bu geçmiş izi sana yeniden yeniden nüksediyorum. Bir gün bir yabancıyla bir şehrin sokaklarında geçirdiği gecenin, dokuz yılda bir devşiren aşkı ile bazen kaçamak bakışlar…devamıGeçmiş zamanlardan bir iz taşıyorum. Bu ize bir yerleşke kuruyorum. Safi sen varsın diye içinde, bu geçmiş izi sana yeniden yeniden nüksediyorum.
Bir gün bir yabancıyla bir şehrin sokaklarında geçirdiği gecenin, dokuz yılda bir devşiren aşkı ile bazen kaçamak bakışlar bazen de ellerinin saçlarına dokunma isteğini bastırma arzusu ile başlayan bir hikâyeye eşlik ediyoruz. Tren yolculuğunda, durağan hayatında, binlerce insan arasından sırf gözlerinden tanıdığı bir yabancıyla gezilecek birkaç yüz sokağın hikâyesi...
Güneşin doğuşu ile başlayan bir veda ve tekerrür ile gün dönümleri...
Yönetmenin bir gün tanıştığı bir kız ile aynı yerde ve saatte tekrar buluşmak üzere vedalaştığı hayatının aşkını ararken oluşturduğu bu ilk filmin ardından, sevdiği kadının o buluşmaya gelememesi ve öldüğünü öğrenmesi hikâyeyi daha da samimi kılıyor.
Üçlemenin ilk filminde bir başlangıcın en romantik aynı zamanda en gerçekçi halini seyrediyoruz.
İzlerken sıkılmadan, tatlı bir tebessümle eşlik edeceğiniz hikâyede ince ince işlenmiş bir tanışma ve tanış olma hali mest ediyor bizleri.
Daha derine inersek;
hikâyenin bir trende başlaması, hayattaki yolculuğumuza tekabülü olarak yorumluyorum. Ellerinde tuttukları kitaplar (All I Need is Love~Klaus Kinski, Le Mort; Histoire de l'œil~Georges Bataille) bize açık ipuçları veriyor. Belki de bu aşkta, şehvetin diğer yüzünü vurguluyor. Çünkü iki kitap da döneminde bu konuda çok eleştiri almıştır.
Başka bir bağlamda film, Viyana mimarisinin göz alıcı resitaliyle fotoğrafik hafızanıza bir şölen sunuyor.
Öte yandan öyle bir sahne ki var ki üçlemenin son filminde son sahnede bir anlam veriyor bize:
- Yanlış anlamayın, dilenci değilim. Şairim.
gündüz düşü sanrısı
limuzin gibi kirpik
ah bebeğim, o güzel yüzünle
şarap kadehime bir gözyaşı akıt
şu kocaman gözlere bak
gör benim için ne demek olduğunu
pastalar ve milkshakeler
ben bir sanrı meleğiyim
bir fantazi geçidi
ne düşündüğümü bil isterim
artık tahmin etmeni istemem
nerden geldiğim hakkında hiçbir fikrin yok
hayata fırlatılmış
nereye gidiyor olduğumuzu bilmiyoruz
nehirdeki agaç dalları gibi
suyla sürüklenen
akıntıya kapılmış
ben seni taşıyacağım
sen de beni
böyle olması gerekiyor
beni tanımıyor musun
şimdiye kadar tanımadın mı beni
"Eğer dünyada büyülü bir şey varsa; o birini gerçekten anlamaya çalışmak, biriyle bir şeyi paylaşmaya çalışmak olmalı. bunun neredeyse imkânsız olduğunu biliyorum. ama ne önemi var? cevap sadece denemek olmalı.”
Viyana/1995
.
.
.
Not: üzerine en çok konuşmayı sevdiğim filmlerden fakat izleyeli uzun zaman oldu hatırladığım kadarıyla yorumladım. O yüzden birçok noktada değinmeyi unuttuğum yerler olmuştur. En kısa zamanda tekrar izlemek üzere..