Bir insanı sevmeye başlamaya bir kala sorduğum ilk soru: Bir aşkı feda etmeye değer mi? oluyor. Böylece o insanı sevmekten çok çabuk vazgeçebiliyorum. Zaman kaybetmek istemeyen zatıkalbikırıklara naçizanemdir.
"savrulurken raconun kırmızı pelerini o zarif öfkeye, zaman ki sana hasta oldu incelikli haytasın. nüksederken raksına mahallenin maşallahı eyvallahı, güzelleş be oğlum. şimdilik ölümüne kadar hayattasın şimdilik, ölümüne kadar hayattasın." Ağır Roman/Mustafa Altıoklar
Geçmiş zamanlardan bir iz taşıyorum. Bu ize bir yerleşke kuruyorum. Safi sen varsın diye içinde, bu geçmiş izi sana yeniden yeniden nüksediyorum. Bir gün bir yabancıyla bir şehrin sokaklarında geçirdiği gecenin, dokuz yılda bir devşiren aşkı ile bazen kaçamak bakışlar…devamıGeçmiş zamanlardan bir iz taşıyorum. Bu ize bir yerleşke kuruyorum. Safi sen varsın diye içinde, bu geçmiş izi sana yeniden yeniden nüksediyorum.
Bir gün bir yabancıyla bir şehrin sokaklarında geçirdiği gecenin, dokuz yılda bir devşiren aşkı ile bazen kaçamak bakışlar bazen de ellerinin saçlarına dokunma isteğini bastırma arzusu ile başlayan bir hikâyeye eşlik ediyoruz. Tren yolculuğunda, durağan hayatında, binlerce insan arasından sırf gözlerinden tanıdığı bir yabancıyla gezilecek birkaç yüz sokağın hikâyesi...
Güneşin doğuşu ile başlayan bir veda ve tekerrür ile gün dönümleri...
Yönetmenin bir gün tanıştığı bir kız ile aynı yerde ve saatte tekrar buluşmak üzere vedalaştığı hayatının aşkını ararken oluşturduğu bu ilk filmin ardından, sevdiği kadının o buluşmaya gelememesi ve öldüğünü öğrenmesi hikâyeyi daha da samimi kılıyor.
Üçlemenin ilk filminde bir başlangıcın en romantik aynı zamanda en gerçekçi halini seyrediyoruz.
İzlerken sıkılmadan, tatlı bir tebessümle eşlik edeceğiniz hikâyede ince ince işlenmiş bir tanışma ve tanış olma hali mest ediyor bizleri.
Daha derine inersek;
hikâyenin bir trende başlaması, hayattaki yolculuğumuza tekabülü olarak yorumluyorum. Ellerinde tuttukları kitaplar (All I Need is Love~Klaus Kinski, Le Mort; Histoire de l'œil~Georges Bataille) bize açık ipuçları veriyor. Belki de bu aşkta, şehvetin diğer yüzünü vurguluyor. Çünkü iki kitap da döneminde bu konuda çok eleştiri almıştır.
Başka bir bağlamda film, Viyana mimarisinin göz alıcı resitaliyle fotoğrafik hafızanıza bir şölen sunuyor.
Öte yandan öyle bir sahne ki var ki üçlemenin son filminde son sahnede bir anlam veriyor bize:
- Yanlış anlamayın, dilenci değilim. Şairim.
gündüz düşü sanrısı
limuzin gibi kirpik
ah bebeğim, o güzel yüzünle
şarap kadehime bir gözyaşı akıt
şu kocaman gözlere bak
gör benim için ne demek olduğunu
pastalar ve milkshakeler
ben bir sanrı meleğiyim
bir fantazi geçidi
ne düşündüğümü bil isterim
artık tahmin etmeni istemem
nerden geldiğim hakkında hiçbir fikrin yok
hayata fırlatılmış
nereye gidiyor olduğumuzu bilmiyoruz
nehirdeki agaç dalları gibi
suyla sürüklenen
akıntıya kapılmış
ben seni taşıyacağım
sen de beni
böyle olması gerekiyor
beni tanımıyor musun
şimdiye kadar tanımadın mı beni
"Eğer dünyada büyülü bir şey varsa; o birini gerçekten anlamaya çalışmak, biriyle bir şeyi paylaşmaya çalışmak olmalı. bunun neredeyse imkânsız olduğunu biliyorum. ama ne önemi var? cevap sadece denemek olmalı.”
Viyana/1995
.
.
.
Not: üzerine en çok konuşmayı sevdiğim filmlerden fakat izleyeli uzun zaman oldu hatırladığım kadarıyla yorumladım. O yüzden birçok noktada değinmeyi unuttuğum yerler olmuştur. En kısa zamanda tekrar izlemek üzere..
Çok sanrılar çektim hiçbiri Mathilda kadar arafta kalmamıştı. Leon için süt içmenin sinematik iyi unsuru, bir çiçeği saksıda sevmenin köklerinin olmayışı ile bağdaşması yahut kapı deliğinden baktıktan sonraki ikilemin Matrix kadar değerli oluşu üzerine konuşmak istemiyorum. Leon'u sadece hissetmek ve…devamıÇok sanrılar çektim hiçbiri Mathilda kadar arafta kalmamıştı.
Leon için süt içmenin sinematik iyi unsuru, bir çiçeği saksıda sevmenin köklerinin olmayışı ile bağdaşması yahut kapı deliğinden baktıktan sonraki ikilemin Matrix kadar değerli oluşu üzerine konuşmak istemiyorum. Leon'u sadece hissetmek ve keyfini çıkarmak istiyorum.
"Ben aşk istiyorum ya da ölüm" ikilemi bile Mathilda, kapıyı çaldığı vakit yaşadığı ikilemdi. Hikâyenin sonunda şehrin orta yerinde ilk mevsim çarpmasında ölecek çiçeği toprağa gömmesi belki bir senaryo hatası belki de Mathilda'nın ölümün bu kadar içinde olmasına rağmen bir o kadar da uzak oluşu ile ifade ediliyordu. Yine de Mathilda mevsimler taşıyordu içinde.
İntikam iyi bir şey değil Mathilda.
İnan, unutmak daha iyi.*
Değil. Bu konuda çok sert bir noktada ayrılıyoruz. Bence nefret bizi canlı tutan asıl şeydir. Unutmak esamesi kulağımıza fısıldanan bir rüzgâr, kâfi; fakat intikam sessiz ve sert bir devinim.
Bak Mathilda;
İnsan, umursamadığı her şeyin galibidir.*
Ben de diyorum ki:
Bak Leon;
İnsan bu hayatın hiçbir zaman galibi değildir ve ölüm de en büyük kanıtıdır.
Leon, içinde dönüp durduğu Sisifos lanetinden uyanmak isteyip istemediğinden emin değildi. Kapı deliğinden bakışı, dünyaya baktığı o küçük yerdi. Daha fazlası değildi zira bir anlamı yoktu onun için. Kapıyı açıp açmama konusunda duraklaması ise o dünyaya birini alıp alamayacağı sorgusuydu. Leon, elindeki kayayı bırakıp bırakmayacağını bilmiyordu. Çünkü o kayayı taşımak hayatta hiçbir amacı olmayan Leon'un tek amacıydı yahut belki de kayanın yerine Mathilda'nın geçmesiydi korkusu. Mathilda, bu hikâyenin inciriydi. Leon ise kirpisi.
Ölümü geciktirmek sonsuzluğu kısaltmaz
diyor birisi,evet ama
hayatı uzatır sanki
sanki ama ne adına
hayatın kendisi adına
sonsuz bir törenle susuyorum
sonsuz dirim için, o sonsuz adama
sonra duyguya...
Kayayı Delen İncir/T. Uyar
Gogol, toplumsal bir eleştiri parodisi çiziyor bize. Döneminin yozlaşmış devlet dairelerini, vergi sistemini, evlilik, cemiyet hayatı ve köle ticaretini ironik bir tavırla irdeliyor. Ölü canlar, sadece ölü birkaç sayı olarak yer ediniyor büyük ve soylu üst sınıfta. Sınıf kini, yumuşak…devamıGogol, toplumsal bir eleştiri parodisi çiziyor bize. Döneminin yozlaşmış devlet dairelerini, vergi sistemini, evlilik, cemiyet hayatı ve köle ticaretini ironik bir tavırla irdeliyor. Ölü canlar, sadece ölü birkaç sayı olarak yer ediniyor büyük ve soylu üst sınıfta. Sınıf kini, yumuşak bir zeminde işleniyor. Üslubun durağan, parça ve bağdaşık olmayışı hikayeyi daha da derinleştiriyor. Okur bu parçaları bir araya getirirken buluyor hikâyeyi. Fazlasıyla irdelenen ölü ticareti nereye varacak diye merakla okurken fark ediyoruz ki aslında devlet yapısında oluşan açıklıkların kolayca suistimal edilebilirliğini ince ince doğaçlıyoruz. Benim için sürükleyici ve tadında bir hikâyeydi.
İki kumru yavrusu sana gösterecek
Kaskatı kesilmiş cesedimi
Ve onların acı ötüşleri sana anlatacak
Benim, gözyaşlarımla boğularak öldüğümü.*