Spoiler içeriyor
adalet peşinde (2009) / law abiding citizen spoiler içerir. adalet sistemiyle pazarlık yapan bir katil düşünün. ama pazarlığı kabul edilmeyince mahkeme salonundan çıkıp evine gitmiyor. on yıl boyunca plan yapıyor. gerard butler’ın canlandırdığı clyde shelton, karısı ve kızının öldürülmesinden sonra…devamıadalet peşinde (2009) / law abiding citizen
spoiler içerir.
adalet sistemiyle pazarlık yapan bir katil düşünün.
ama pazarlığı kabul edilmeyince mahkeme salonundan çıkıp evine gitmiyor.
on yıl boyunca plan yapıyor.
gerard butler’ın canlandırdığı clyde shelton, karısı ve kızının öldürülmesinden sonra katillerin hak ettiği cezayı almadığını düşünüyor. savcı nick rice’ın yaptığı anlaşma sonucunda adamlardan biri hafif cezayla kurtuluyor.
ve clyde’ın kafasında o anda bir şey kopuyor.
madem adalet böyle çalışıyor, ben de sistemi kendi kurallarıyla oynarım.
filmin en güzel tarafı da burada başlıyor.
ilk büyük şok:
darrow denen katilin infazı.
adam yıllardır hapiste.
herkes infazın nasıl gerçekleşeceğini biliyor.
zehirli iğne hazırlanıyor.
doktorlar orada.
gardiyanlar orada.
son sözler söyleniyor.
ve adam ölüyor sanıyoruz.
sonra kamera yaklaşıyor.
asıl bomba burada.
zehirli iğnenin içine ilaç yerine başka bir madde koyulmuş.
adam acı içinde ölüyor.
ve clyde bunu hapishanenin içinden planlamış.
işte film burada seyirciye şunu söylüyor:
“bu adam sadece intikam almıyor. sistemin içine sızmış.”
sonra hâkim.
ve bence filmin en rahatsız edici sahnelerinden biri.
hakim Laura Burch, clyde’ın eline düşüyor.
kadının geçmişte verdiği kararların bedelini ödetmek istiyor.
onu adeta kendi mahkeme salonunda yargılıyor.
ve sonra infaz ediyor.
burada film iyice çizgiyi geçiyor.
çünkü clyde artık sadece ailesinin katillerinin peşinde değil.
adalet sisteminde rolü olan herkesi cezalandırmaya başlıyor.
savcı.
hakim.
polis.
gardiyan.
sistem.
herkes hedef.
ve seyirci de yavaş yavaş ikiye bölünüyor.
bir taraf:
“adam haklı.”
diğer taraf:
“tamam da bu adam artık herkesi öldürüyor.”
filmin asıl başarısı da bu.
clyde’ı önce intikam alan bir baba olarak gösteriyor.
sonra yavaş yavaş teröriste dönüştürüyor.
ama bunu yaparken seyircinin sempatisini tamamen kaybetmesini de istemiyor.
çünkü savcı nick rice’ın geçmişte yaptığı anlaşmanın gerçekten adil olup olmadığı hâlâ ortada.
yani clyde’ın yöntemi yanlış olabilir.
ama öfkesi tamamen haksız değil.
işte film buradan besleniyor.
ama gelelim mantık hatalarına.
çünkü law abiding citizen burada bayağı açık veriyor.
clyde’ın planları fazla kusursuz.
adam hapishanedeyken dışarıdaki her şeyi kontrol ediyor.
telefonlara ulaşabiliyor.
kameraları manipüle edebiliyor.
güvenlik sistemlerini aşabiliyor.
hapishaneden çıkmadan cinayet işletebiliyor.
ve bunların çoğu için film bize yeterli açıklama vermiyor.
özellikle infaz sahnesi büyük soru işareti.
bu kadar sıkı denetimli bir infaz sürecinde clyde’ın zehirli iğne sistemine müdahale edebilmesi ciddi bir güvenlik açığı.
daha da önemlisi:
adamın bütün bunları hapishanedeki hücresinden nasıl organize ettiği?
film “clyde çok zeki” cevabını veriyor.
ama bu, her şeyi açıklamıyor.
bir noktadan sonra karakter değil, senaryonun görünmez eli oluyor.
bir de zamanlama meselesi var.
adamın aynı anda bu kadar çok sistemi kontrol edebilmesi, insan gücü ve kaynak açısından ciddi soru işareti.
yani clyde’ın yanında gizli bir teknoloji şirketi mi var, yoksa hapishanede tam zamanlı çalışan bir hacker ekibi mi var, belli değil.
ama seyirci olarak bir süre sonra bunu sorgulamayı bırakıyorsunuz.
çünkü film gazı köklüyor.
ve finalde esas ters köşe geliyor.
clyde’ın hücresine bombayı kim koydu?
nick rice sonunda onun planını çözüyor.
clyde bombayı kendi hücresinde bekliyor.
ve burada film güzel bir oyun oynuyor.
çünkü clyde’ın bütün planlarının temelinde bir şey var:
sistemi içeriden yenmek.
ama nick de sonunda sistemi onun aleyhine kullanıyor.
clyde’ın kendi planlama mantığını ona karşı çeviriyor.
ve o çok meşhur finalde:
“It’s going to be biblical.”
diyen adam kendi hazırladığı oyunun içinde kalıyor.
asıl ters köşe ise şu:
clyde’ın kızının ona verdiği küçük hediyenin içine bombayı yerleştirdiği ortaya çıkıyor.
yani clyde’ın güvenli sandığı şey, aslında kendi ölümünün anahtarı.
ve burada film güzel bir ironi yapıyor.
adam yıllarca herkesi kendi kurduğu sistemle öldürüyor.
sonunda ise kendi sisteminin içinde ölüyor.
ama finali ne kadar etkileyiciyse, mantık tarafında o kadar tartışmalı.
çünkü clyde’ın bu kadar büyük bir planı nasıl kurduğu hâlâ tam açıklanmıyor.
özellikle teknolojik erişimi ve hapishane güvenliğini bu kadar kolay aşması filmin en büyük açığı.
bir de clyde’ın bu kadar uzun süre yakalanmadan plan yapabilmesi biraz fazla.
ama zaten adalet peşinde gerçekçi bir hukuk draması olmaya çalışmıyor.
bu bir intikam fantezisi.
ve intikam fantezilerinde mantık bazen ikinci planda kalıyor.
gerard butler burada kariyerinin en karizmatik performanslarından birini veriyor.
clyde’ın en korkutucu tarafı bağırması değil.
sakin olması.
adam hücrede oturuyor.
gülüyor.
konuşuyor.
ve siz dışarıda birilerinin birazdan öleceğini biliyorsunuz.
jamie foxx ise nick rice olarak sistemin temsilcisi.
başta clyde’ın karşısında fazla rahat.
sonra olay büyüdükçe adamın yüzündeki özgüven gidiyor.
ve film aslında bu ikisinin savaşı.
biri sistemi içeriden çökertmeye çalışıyor.
diğeri sistemi kurtarmaya.
sonunda kazanan kim?
sistem.
ama çok ağır bir bedelle.
adalet peşinde kusursuz değil.
hatta mantık hatalarıyla dolu.
ama 2009’da yaptığı şeyi bugün bile yapan çok fazla film yok.
seyirciye önce:
“bu adam haklı.”
dedirtiyor.
sonra:
“yok artık, bu kadar da olmaz.”
dedirtiyor.
sonra da:
“ama savcı da masum değil.”
diye tekrar düşündürüyor.
ve finalde bütün bu intikam zincirini kapatıyor.
adalet mi?
hayır.
intikam mı?
kesinlikle.
ama filmin en güzel tarafı şu:
clyde shelton aslında adaleti getirmiyor.
adaletin neden bu kadar kolay bozulabileceğini gösteriyor.
ve belki de filmin en büyük ters köşesi bu.
"Musa Aleyhisselam Allah'ın Kızıldeniz'i onun için ayıracağını bilmiyordu, sadece Allah'ın onu terk etmeyeceğini biliyordu. Planı bilmiyor olsanız bile yalnızca Allah'a güvenin."
bir ayrılık (2011) / a separation bazı filmler vardır, kötü adamı bulamazsın. çünkü ortada kötü adam yoktur. herkes biraz haklıdır. asghar farhadi’nin bir ayrılık filmi tam olarak bunu yapıyor. nader ve simin boşanmak istiyor. simin yurtdışına gitmek istiyor. nader ise…devamıbir ayrılık (2011) / a separation
bazı filmler vardır, kötü adamı bulamazsın.
çünkü ortada kötü adam yoktur.
herkes biraz haklıdır.
asghar farhadi’nin bir ayrılık filmi tam olarak bunu yapıyor.
nader ve simin boşanmak istiyor.
simin yurtdışına gitmek istiyor.
nader ise alzheimer hastası babasını bırakmak istemiyor.
ve basit gibi görünen bu anlaşmazlık, eve bakması için tutulan razieh ile yaşanan bir olaydan sonra bambaşka bir hâle geliyor.
sonra mahkeme.
suçlama.
yalan.
vicdan.
para.
din.
gurur.
ve herkesin kendince haklı olduğu bir hikâye.
filmin en güzel tarafı şu:
farhadi sana kimin haklı olduğunu söylemiyor.
kararı sana bırakıyor.
bir sahnede nader’e hak veriyorsun.
sonra razieh’i görüyorsun, fikrin değişiyor.
sonra simin’i anlıyorsun.
sonra başka bir detay çıkıyor ve yine başa dönüyorsun.
film resmen seyircinin vicdanını mahkeme salonuna sokuyor.
leila hatami, simin olarak çok güçlü.
peyman maadi, nader karakterinde özellikle öfke ve çaresizlik arasında gidip geliyor.
ama filmin en unutulmaz taraflarından biri sareh bayat’ın oynadığı razieh.
kadın sürekli sıkışmış durumda.
ekonomik olarak başka yerde.
vicdanen başka yerde.
dini inançları başka yerde.
ve çocuğuyla birlikte hayatta kalmaya çalışıyor.
işte film burada sınıf farkını da gösteriyor.
bir tarafta eğitimli, orta sınıf bir aile.
diğer tarafta ekonomik olarak zorlanan bir kadın.
ama film bunu bağırarak anlatmıyor.
insanların konuşmalarından anlıyorsunuz.
yönetmen asghar farhadi’nin en büyük başarısı da bu.
kamera kimseyi yargılamıyor.
sadece odanın içine koyuyor.
sonra insanları konuşturuyor.
gerisini seyirci yapıyor.
filmin adı da boşuna bir ayrılık değil.
aslında herkes bir şeyden ayrılıyor.
simin kocasından.
nader eşinden.
razieh huzurundan.
çocuklar çocukluklarından.
ve sonunda seyirci de “ben olsam ne yapardım?” sorusundan kaçamıyor.
filmin finali ise ayrıca güzel.
çünkü sana cevap vermiyor.
iki seçenek bırakıyor.
ve kapıyı kapatıyor.
işte gerçek sinema biraz da bu.
film biter.
ama karar verilmez.
kararı sen verirsin.
bir ayrılık, boşanma filmi gibi başlayıp ahlak, sınıf, vicdan, aile ve yalan üzerine müthiş bir insanlık hikâyesine dönüşüyor.
ve bence filmin özeti tek cümle:
bazen kimsenin kötü olmadığı bir hikâyede herkes birbirine zarar verebilir.
`chatgbt gizli kodları` : çekirdek prompt seti (gerçekten işe yarayan 10'lu) 1) `eli5` (`basitleştirme`) ne işe yarar: karmaşık konuyu çocuk seviyesinde anlatır kullanım: eli5 kuantum dolanıklık gerçek değeri: öğrenmede en hızlı kavrama aracı 2) `feynman` (`öğretme testi`) ne işe yarar:…devamı`chatgbt gizli kodları` :
çekirdek prompt seti (gerçekten işe yarayan 10'lu)
1) `eli5` (`basitleştirme`)
ne işe yarar: karmaşık konuyu çocuk seviyesinde anlatır
kullanım:
eli5 kuantum dolanıklık
gerçek değeri: öğrenmede en hızlı kavrama aracı
2) `feynman` (`öğretme testi`)
ne işe yarar: konuyu gerçekten anlayıp anlamadığını test eder
kullanım:
feynman yöntemiyle anlat: kara delikler
güçlü yanı: boş ezberi yakalar
3)` first principles` (`ilk prensipler`)
ne işe yarar: konuyu varsayımlardan ayırıp en temel yapıdan kurar
kullanım:
first principles yaklaşımıyla açıklayarak anlat: enflasyon
güçlü yanı: “neden böyle?” sorusunu kökten çözer
4) `steelman` (`en güçlü karşı argüman`)
ne işe yarar: bir fikre karşı en güçlü savı kurar
kullanım:
bu görüşü steelman yap: yapay zekâ insanlığı yok eder
güçlü yanı: zayıf değil, ciddi eleştiri üretir
5) `swot analysis` (`stratejik analiz`)
ne işe yarar: güçlü-zayıf-fırsat-tehdit çıkarır
kullanım:
swot analizi yap: türkiye'de freelance yazılım
güçlü yanı: karar verme aracı
6) `red team` (`saldırgan analiz`)
ne işe yarar: bir fikri çökertmeye çalışır
kullanım:
red team gibi yaklaş: bu iş planı
güçlü yanı: kör noktaları bulur
7) `tldr` (`özetleme`)
ne işe yarar: uzun metni sıkıştırır
kullanım:
tldr: bu makale
güçlü yanı: zaman kazandırır
8) `step-by-step` (`süreç parçalama`)
ne işe yarar: karmaşık işi adımlara böler
kullanım:
step-by-step açıkla: youtube kanal büyütme
güçlü yanı: uygulama odaklı
9) `contrast` (`karşılaştırma`)
ne işe yarar: iki şeyi net farklarıyla ayırır
kullanım:
karşılaştır: ios vs android
güçlü yanı: karar vermeyi kolaylaştırır
10) `assumption check` (`varsayım avı`)
ne işe yarar: gizli varsayımları ortaya çıkarır
kullanım:
bu argümandaki varsayımları çıkar
güçlü yanı: eleştirel düşünmeyi güçlendirir
net gerçek (önemli)
bu sistemlerin “sihri” yok:
* hepsi aslında yönlendirme etiketleri
* ama iyi kullanılırsa:
› düşünmeyi hızlandırır
› analiz kalitesini yükseltir
› yüzeysel cevapları ezer
`1. analiz motoru` (`red` + `steelman` + `first principles`)
ne işe yarar?
bir fikri en derin seviyede parçalar, saldırır ve yeniden kurar.
kullanım:
bu konuyu analiz motoru ile incele: “türkiye'de beyin göçü”
çalışma sırası:
1)` first principles`
* bu konu hangi temel gerçeklere dayanıyor?
* varsayım ne, gerçek ne?
2) `steelman`
* bu görüşün en güçlü hali ne?
* en ikna edici sav nasıl olur?
3) `red team`
* bu fikir nereden çöker?
* hangi noktalar tutarsız?
4) `sonuç`
* net, filtrelenmiş, gerçekçi çıkarım
`2. karar motoru` (`swot` + `contrast` + `assumption check`)
ne işe yarar?
seçim yaparken “`bulanıklığı`” temizler.
kullanım:
karar motoru: istanbul'da mı kalayım, yurtdışına mı gideyim?
çalışma sırası:
1) `assumption check`
* “ben aslında neyi doğru kabul ediyorum?”
2) `contrast`
* a seçeneği vs b seçeneği net farklar
3) `swot`
* güçlü / zayıf / fırsat / risk
4) `sonuç`
* duygu değil, yapı bazlı öneri
`3. öğrenme motoru` (`eli5` › `step` › `feynman`)
ne işe yarar?
bir konuyu “gerçekten öğrenmek” için.
kullanım:
öğrenme motoru: blockchain
çalışma sırası:
1) `eli5`
* 5 yaşındaki çocuğa anlat
2) `step-by-step`
* nasıl çalışıyor? adım adım
3) `feynman testi`
* ben bunu kendi cümlelerimle anlatabiliyor muyum?
4) `sonuç`
* nerede hâlâ eksik var?
bu sistemin asil gücü
tek tek prompt değil, zincir mantığıdır:
* `basitleştir` (eli5)
* `inşa et `(first principles)
* `saldır` (red team)
* `dengele` (swot)
* `karar ver` (contrast)
* `öğren` (feynman)
`evrensel süper prompt` (1 satir)
“her soruyu sırasıyla first principles › steelman › red team › swot › contrast › feynman › eli5 zincirinde analiz et, varsayımları açıkça ayır, en güçlü karşı argümanı kur, hataları çürüt, seçenekleri karşılaştır, en basit öğretilebilir özetle bitir ve spekülasyon ile kanıtı net şekilde ayır.”
daha sert / gelişmiş versiyon (`power mode`)
“tüm yanıtları çok katmanlı düşün: önce first principles ile parçala, sonra steelman ile en güçlü savı kur, red team ile çürüt, swot ile yapılandır, contrast ile seçenekleri ayır, assumption check yap, ardından feynman ve eli5 ile öğretilebilir hale getir; tüm süreçte kanıt–varsayım–yorum ayrımını zorunlu tut ve spekülasyonu açık etiketle.”
neden bu çalışır?
çünkü bu prompt:
* tek bir “stil” değil › düşünme zinciri kuruyor
* modeli şu sıraya zorluyor:
* parçala
* güçlendir
* saldır
* dengele
* basitleştir
yani aslında:
“cevap üretme” değil › “zihin simülasyonu”
önemli gerçek
bu prompt:
* modeli “daha zeki” yapmaz
* ama daha disiplinli ve çok katmanlı düşünmeye iter
`kaynak`:
1. en kısa: `talhaunuvai` - chatgpt gizli kodları (instagram)
2. biraz daha detaylı:kaynak: `talhaunuvai` (instagram) - chatgpt gizli kodları pdf
3. linkli hali:talhaunuvai instagram - chatgpt gizli kodları
instagram'da direkt “`talhaunuvai`” diye aratınca çıkıyor. pdf'i de yorumlara “liste” yazarak kendisinden isteyebiliyorsun.
`
normal (2026) bob odenkirk’ü görünce insanın aklına artık ister istemez saul goodman geliyor. adam ne oynarsa oynasın kafanın bir köşesinde “bu şimdi kimi kandıracak?” düşüncesi beliriyor. ama normal biraz başka. bu kez karşımızda nobodydeki gibi yaşını başını almış aksiyon makinesi…devamınormal (2026)
bob odenkirk’ü görünce insanın aklına artık ister istemez saul goodman geliyor.
adam ne oynarsa oynasın kafanın bir köşesinde “bu şimdi kimi kandıracak?” düşüncesi beliriyor.
ama normal biraz başka.
bu kez karşımızda nobodydeki gibi yaşını başını almış aksiyon makinesi de yok.
daha normal.
zaten filmin adı da boşuna normal değil.
hikâye sıradan bir adamın hayatının bir noktadan sonra hiç de sıradan kalmaması üzerinden ilerliyor.
ve bob odenkirk burada yine bildiği işi yapıyor:
fazla konuşmadan karakter yaratıyor.
adamın yüzünde sürekli aynı ifade var gibi.
ama biraz dikkat edince yorgunluk var.
öfke var.
pişmanlık var.
bir de yıllardır içine attığı “yeter artık” duygusu.
yönetmen benjamin b. brewer, odenkirk’ün daha önceki nobody filminde de yönetmen koltuğundaydı. yani ikilinin birbirini tanıdığı belli.
ama bu sefer mesele sadece “yaşlı adam herkesi dövüyor” değil.
zaten nobody sonrası aynı numarayı tekrar yapmak kolaydı.
adamı yine silahlandırırsın.
önüne yirmi kişi koyarsın.
gerisini odenkirk halleder.
ama normal biraz daha karakter tarafında duruyor.
ve bence bu daha iyi.
çünkü odenkirk’ün en güzel tarafı yumruk atması değil.
sakin dururken bile bir şey saklıyor gibi görünmesi.
film ilerledikçe de “normal” kelimesinin aslında ne kadar göreceli olduğunu görüyorsunuz.
bir insanın hayatı dışarıdan gayet sıradan görünebilir.
ama kafasının içinde başka bir film oynuyor olabilir.
tabii odenkirk’ün geçmişi yüzünden film boyunca ayrı bir problem yaşıyorsunuz.
adam markete giriyor:
“acaba burada kavga çıkacak mı?”
arabaya biniyor:
“acaba bagajda silah mı var?”
birisi laf atıyor:
“tamam, şimdi adamın gerçek kimliği çıkacak.”
yani oyuncunun kendi geçmişi seyircinin algısını değiştirmiş durumda.
saul goodman’dan sonra bob odenkirk’e güvenmek zor.
normalin en sevdiğim tarafı da bu beklentiyi kullanması.
film çok büyük bir aksiyon şöleni değil.
çok büyük bir bilimkurgu da değil.
ama bob odenkirk’ün karakteri taşıdığı, sakin başlayıp giderek sertleşen bir hikâye.
ve adam artık 30 yaşındaki aksiyon kahramanı değil.
yüzünde yıllar var.
bu da karaktere ayrı bir ağırlık katıyor.
normal bence odenkirk’ün kariyerindeki ilginç filmlerden biri.
çünkü nobody bize “bob odenkirk de aksiyon yapabiliyormuş” dedirtti.
normal ise başka bir şey söylüyor:
“adam yaşlandıkça karakter oyunculuğu daha da güzelleşiyor.”
özetle;
çok büyük beklentiyle girerseniz hayal kırıklığı yaşayabilirsiniz.
ama bob odenkirk’ü seviyorsanız…
özellikle de adamın sadece kavga eden değil, susarak bile bir şey anlatan tarafını seviyorsanız izlenir.
çünkü artık bob odenkirk’ü görünce insanın aklına tek bir soru geliyor:
“bu adam gerçekten normal mi?”
filmin bütün numarası da biraz bunun üzerine kurulmuş.
hamnet (2025 / 2026) shakespeare. ama shakespeare filmi değil bu. daha çok bir baba, bir anne ve kaybettikleri çocuk filmi. hikâyenin merkezinde william shakespeare’in oğlu hamnet’in ölümü var. ve film sana “büyük yazar shakespeare nasıl oldu?” diye sormuyor. “bir insan…devamıhamnet (2025 / 2026)
shakespeare.
ama shakespeare filmi değil bu.
daha çok bir baba, bir anne ve kaybettikleri çocuk filmi.
hikâyenin merkezinde william shakespeare’in oğlu hamnet’in ölümü var.
ve film sana “büyük yazar shakespeare nasıl oldu?” diye sormuyor.
“bir insan çocuğunu kaybedince ne olur?” diye soruyor.
başrolde paul mescal shakespeare’i oynuyor.
ama filmin asıl ağırlığı jessie buckley’de.
agnes karakterini öyle bir oynuyor ki kadın neredeyse hiç konuşmadan filmin bütün duygusunu taşıyor.
ağlaması bile klasik sinema ağlaması değil.
sanki insanın içinden bir şey kopuyor da dışarı çıkamıyor.
işte film burada vuruyor.
çünkü hamnet öldüğünde mesele sadece bir çocuğun ölümü olmuyor.
bir evin dengesi bozuluyor.
bir anne değişiyor.
bir baba değişiyor.
ve shakespeare’in ileride yazacağı eserlerin gölgesi yavaş yavaş bu acının üzerine düşmeye başlıyor.
yönetmen chloé zhao filmi özellikle sakin çekmiş.
öyle sürekli “bakın burada çok acıklı bir sahne var” diye seyircinin kafasına vurmuyor.
bazen sadece bir yüz gösteriyor.
bazen boş bir oda.
bazen bir anne çocuğunun yatağına bakıyor.
ve gerisini sen tamamlıyorsun.
görüntüler de çok güzel.
kırsal ingiltere.
evler.
ormanlar.
sis.
güneş ışığı.
hepsi biraz eski bir tablo gibi.
ama fazla cilalı değil.
sanki gerçekten o evin içine girmişsin gibi.
müzik tarafında ise max richter var.
zaten adamın müziği girince filmin duygusu başka bir seviyeye çıkıyor.
piyano.
yaylılar.
sessizlik.
ve yavaş yavaş yükselen bir melodi.
tam max richter işi.
filmin en ilginç tarafı ise hamnet’in ölümünü daha sonra shakespeare’in hamlet eserine bağlaması.
isim benzerliği zaten yıllardır tartışılan bir konu.
film de buradan hareketle çok güzel bir ihtimal kuruyor:
belki bir insan yaşadığı en büyük acıyı sanatına dönüştürür.
ama burada bir noktada film biraz fazla romantikleştiriyor.
“acı çekti ve büyük eser ortaya çıktı” fikri kulağa güzel geliyor ama gerçek hayat bundan çok daha karmaşık.
yine de sinema olarak çalışıyor.
çünkü bu bir shakespeare biyografisi değil.
bir yas hikâyesi.
paul mescal iyi.
ama benim için filmin oyuncusu açık ara jessie buckley.
kadının yüzünde sürekli başka bir şey oluyor.
öfke.
suçluluk.
özlem.
boşluk.
ve en önemlisi…
kabullenememe.
film bitince akılda shakespeare’in büyük bir yazar olması değil, o evde eksilen çocuk kalıyor.
ve belki de filmin en iyi tarafı bu.
shakespeare’i bir dâhi olarak değil…
çocuğunu kaybetmiş bir baba olarak göstermesi.
hamnet öyle herkesin seveceği bir film değil.
aksiyon yok.
büyük olaylar yok.
hızlı anlatım yok.
ama sabrederseniz yavaş yavaş içine çekiyor.
ve finalde insanın aklına tek bir şey geliyor:
belki de bazı büyük eserlerin arkasında büyük fikirler değil, büyük acılar vardır.
Eren Bülbül'ü korumak için üzerine siper olan, tam 41 kurşun yiyerek şehadete eren Astsubay Ferhat Gedik... Ruhun şad, mekanın cennet olsun Kahraman TÜRK Askeri! #iyikivarsınEren