Spoiler içeriyor
Savaşın Ortasında İnsan Kalabilmek The Ottoman Lieutenant, I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı topraklarına gelen Amerikalı hemşire Lillie'nin, Osmanlı subayı İsmail ile tanışması ve savaşın ortasında gelişen ilişkileri üzerinden ilerleyen bir yapım. Film, bu hikâye üzerinden dönemin savaş ortamını ve farklı…devamıSavaşın Ortasında İnsan Kalabilmek
The Ottoman Lieutenant, I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı topraklarına gelen Amerikalı hemşire Lillie'nin, Osmanlı subayı İsmail ile tanışması ve savaşın ortasında gelişen ilişkileri üzerinden ilerleyen bir yapım. Film, bu hikâye üzerinden dönemin savaş ortamını ve farklı toplulukların yaşadığı çatışmaları ele alıyor.
Filmin benim en sevdiğim tarafı ise Ermeni meselesini, alışılmış Batılı anlatılardaki gibi yalnızca “soykırım” perspektifinden ele almak yerine, Osmanlı Devleti'nin temel kaygısının Ermenilerin Ruslarla birleşmesini ve savaş sırasında Osmanlı'ya karşı kullanılmasını engellemek olduğu yönündeki yaklaşımı açıkça göstermesi oldu. Özellikle bunun bir Amerikan filmi olduğunu düşündüğümüzde, filmin olaylara soykırım penceresinden bakmayıp gerçekçi yaklaşmasını oldukça dikkat çekici buldum.
Haluk Bilginer ve Selçuk Yöntem'in filmde yer alması da ayrıca hoşuma gitti. Özellikle Haluk Bilginer'in o ikonik sahnesinde Avrupa ve Amerika'nın bugün var olan devletler hâline gelmeden çok önce bizim bu topraklarda olduğumuza ve onlar tarihe karıştıktan sonra bile bizim burada olmaya devam edeceğimize dair söyledikleri oldukça etkileyiciydi. Haluk Bilginer'in İngilizcesine ise söyleyecek söz zaten yok. Veteran aktör bulunduğu konumu neden hak ettiğini burada da bizlere göstermiş.
Bununla birlikte filmin kendi kurguladığı aşk hikâyesinin biraz daha gerçekçi işlenebileceğini düşünüyorum. Klasik bir aşk hikâyesinde beklediğim birçok şeyin gerçekleşmemesi, bu kısmın bende biraz havada kalmasına neden oldu. Ayrıca İsmail'in, Ermenileri zorla ölüme götüren isyancı askerler tarafından öldürülmesi de açıkçası benim için hayal kırıklığı yarattı. Hikâyenin kurgulanan bu noktasında karakterin ölümünün çok daha farklı ve etkileyici bir şekilde işlenebileceğini düşünüyorum; tarihi bir gerçekliği yansıtan bir olay değil sonuçta.
Filmin Batılı karakterleri Anadolu'nun ücra bir köşesine gelip adeta tarafsız kurtarıcılar gibi hastane işletmesi de bana biraz fazla romantize edilmiş geldi. Ancak sonradan araştırdığımda bunun tamamen kurgu olmadığını; Van'da gerçekten Amerikan Board'a bağlı bir hastanenin bulunduğunu ve savaş sırasında Osmanlı askerlerinin de burada tedavi edildiğini öğrenmek oldukça ilginçti. Bununla birlikte, bu kurumların yalnızca masum ve tarafsız bir sağlık hizmeti sunmak amacıyla faaliyet göstermediğini, dönemin Amerikan misyonerlik faaliyetlerinin de bir parçası olduğunu öğrendim, özellikle de bölgedeki Ermeni nüfusuna yönelik. Filmin ise bu misyonerlik boyutunu yeterince işlemediği ve Batılı karakterleri biraz fazla idealize ettiği kanaatindeyim. Tarafsızlık meselesi kısmen yalan yani.
Bir diğer dikkatimi çeken nokta ise İsmail ile doktor arasındaki kavga oldu. Savaş ve dövüş eğitimi almış bir Osmanlı subayının, hayatı boyunca doktorluk yapmış bir adamdan dayak yemesi bana fazlasıyla enteresan geldi. Sahnenin dramatik açıdan bir amacı olduğunu anlıyorum ancak karakterin askerî geçmişini düşündüğümüzde pek inandırıcı bulamadım.
Elbette film tarihsel bir belgesel değil ve ana hikâyesi kurgu. Ancak 1915 gibi hâlâ tartışmalı bir dönemi farklı bir perspektiften ele alması, filmi benim için sıradan bir savaş-romantizm filminden çok daha ilgi çekici hâle getirdi.
Kısacası, kusursuz bir film olmasa da tarihsel atmosferi, oyunculukları ve özellikle olaylara yaklaşımı nedeniyle izlemekten keyif aldığım bir yapım oldu. Bazı kurgu tercihleri daha iyi işlenebilirdi fakat özellikle Haluk Bilginer'in performansı ve filmin tarihsel perspektifi benim için filmi izlemeye değer kıldı.
İyi seyirler.