Spoiler içeriyor
Adım John Coffey. Kahve gibi, ama yazılışı farklı. İri cüssesinin arkasına sığınan saf, masum bir çocuktu John. Bu dev adam, inanılması güç bir özel güce sahipti. Canlıları iyileştirme, onlara yaşam verme gücüne. Paul Edgecomb'un değişi ile o Tanrı'nın bir mucizesi…devamıAdım John Coffey. Kahve gibi, ama yazılışı farklı. İri cüssesinin arkasına sığınan saf, masum bir çocuktu John. Bu dev adam, inanılması güç bir özel güce sahipti. Canlıları iyileştirme, onlara yaşam verme gücüne. Paul Edgecomb'un değişi ile o Tanrı'nın bir mucizesi idi.
İlk olarak filme küçükken TRT 1'de rastladığımı hatırlıyorum, idam sahnesine rastlamıştım, ama ailem 'etkilenirsin' diyerek izletmemişlerdi o sahneyi. Yıllar sonra internete sahip olup filmi hatırladığımda tekrar tekrar izledim, o idam sahnesini. Filmin tamamını bilmediğim için beni fazla etkilemiyordu, hiçbir zaman da filmi tamamıyla izlemeye cesaret bulamıyordum. Hem fazlasıyla dramatik olduğu için, hem de çok uzun olduğu için. Sonunda bugün izleme cesaretini yakaladım ve izledim, ve film bittiğinde neden ertelediğime dair hayıflandım. Her neyse bunun bir önemi yok, en sonunda uzun zamandır hep ertelediğim bu muazzam sanat eserini izledim. Evet sanat eseri; her karesi, her cümlesi ayrı bir sanat eseriydi sanki. Stephan King adeta kalemini konuşturmuş, Tom Hanks, Micheal Clarke ve daha nice oyuncular da yaşatmışlardı, Stephan King'in bu öyküsünü. Oynamamışlar, yaşamışlardı. Nefret, hüzün, gerilim, iğrenme, hafif bir mutluluk... Bütün bu duyguları 3 saatlik bir filmde yaşadım. Nefret ettim, gardiyan Percy'den ve Vahşi Bill'den nefret ettim. Gerildim, birkaç sahnesinde gerildim, ama bunu iliklerimde hisettiren sahne Del'in idam sahnesiydi. Bu ne vahşice bir ölüm şekliydi, düşününce bile içim ürperiyor. Filmde beni gülümseten tek şey Bay Jingles olmuştu, ne şirin bir fareydi o öyle.
''Lütfen patron, beni karanlıkta bırakma. Karanlıktan korkarım!'' Kaç kez izledim bu sahneyi bilmiyorum, sonunun değişmeyeceğini bile bile her seferinde John Coffey'in kurtulmasını umut ederek izliyorum, her izlediğimde de bunu umut edeceğim. Biliyorum son asla değişmeyecek, John Coffey idam edilecek, ama ben bunu umut etmekten vazgeçmeyeceğim. Şaşırdım, insanların sinema izler gibi idam anlarını izlemesine şaşırdım. Rıfat Ilgaz Hababam Sınıfı ile ilgili bir röportajda biri idam edileceği zaman panayır havası gibi bir havanın olduğunu, insanların bunu izlediğini belirtiyordu, yanılmıyorsam. Ne kadar korkunç!? Bir insanın infazına canlı canlı tanık olmak ve onu soğukkanlılıkla izlemek.
"Onları sevgileri ile öldürdüler, inan bana patron bu tüm dünyada böyle.'' Ah ne kadar doğru ve ne kadar acı bir söz. En çok da sevdiklerimiz ile, zaaflarımız ile sınanmaz mıyız? Düşmanlarımız da bizi oradan vurarlar en çok, çünkü bilirler ki sevdiklerimiz hassas noktalarımızdır, kalbimizin en hassas noktaları. Tanrı da Edgecomb'u sevgisiyle cezalandırmıştı, o çok uzun yaşamıştı, ama her gün ölmüştü. ''Bu benim cezam John Coffeey'in idamına izin verdiğim için, Tanrı'nın mucizesini öldürdüğüm için.'' Gerçekten bu denli ağır bir cezayı haketmiş miydi Paul? O kötü bir adam değildi, sadece emredileni yaptı, istemedi ama yapmak zorundaydı. Çünkü yasalar böyleydi, çünkü yasalar o dev cüsseli adamın ölmesini istiyordu. Paul, John'un masum olduğunu söylese bile kimse ona inanmayacaktı ki zaten... Belki ertelenecekti, belki o an olmayacaktı ama John Coffey eninde sonunda o idam sandalyesine oturtulacaktı. Ölümü de en azından güvendiği kişi tarafından oldu.
"Tanrım bazen 'yeşil yol' çok uzun görünüyor. Umarım rahat bir ölüm yaşayıp sevdiklerine kavuşmuşsundur Bay Paul Edgecomb. Ve umarım gittiğin yerde bol bol ışık vardır John Coffey.
Filmle ilgili son bir detayı paylaşıp yazımı bitirmek isterim. Aslında Michael Clarke'nin boyu hapishane müdürünü canlandıran James Cromwell'den kısaymış, ama kamera açıları ile onu dev bir adam olarak göstermişler. Bu da filmin sadece senaryo ve oyunculuklarla değil, çekim teknikleri, kurgusu ve daha bir çok şeyi ile de bir baş yapıt olduğunu kanıtlar.