Charlotte Perkins Gilman döneminin önde gelen feminist aktivist ve sosyologlarından biriymiş. Kendisinden sonra gelen ve bugün adını çokça duyduğumuz Doris Lessing, Toni Morrison ve Alice Walker gibi yazarları da etkilemiş. Kitapta 4 adet öykü bulunuyor. Bunlardan ilki kitaba da ismini…devamıCharlotte Perkins Gilman döneminin önde gelen feminist aktivist ve sosyologlarından biriymiş. Kendisinden sonra gelen ve bugün adını çokça duyduğumuz Doris Lessing, Toni Morrison ve Alice Walker gibi yazarları da etkilemiş.
Kitapta 4 adet öykü bulunuyor. Bunlardan ilki kitaba da ismini veren Sarı Duvar Kağıdı isimli öykü. Bu öyküden önce, öyküyü neden yazdığına dair 2 sayfalık bir yazı da eklemiş yazar. Yazıldığı dönemde çokça tartışmaya sebep olduğu için bir açıklamaya gitmiş. Öyle ki Boston’lı bir doktor The Transcript’te bir eleştiri yazısı kaleme almış ve burada, okuyan herkesi delirtebileceğinden böyle bir öykünün yazılmaması gerektiğini söylemiş. Başka bir doktor ise bu öykünün gördüğü en iyi delilik başlangıcı tanımı olduğunu söylemiş ve yazara başından böyle bir şeyin geçip geçmediğini sormuş!
Yazar bu kısımda (öyküyü neden yazdığını anlattığı kısımda) yıllarca süren bir melankoli ve ağır ve sürekli bir sinir bozukluğu yaşadığından bahsediyordu. Bunun için çeşitli doktorlara başvurmuş ve bir doktor hiçbir şey yapmamasını, “olabildiğince uzak bir yerde olabildiğince sıradan bir ev hayatı yaşamasını, günde en fazla 2 saatini fikirsel eylemlerle geçirmesini ve bir daha asla kaleme ve fırçaya sarılmamasını” öğütlemiş! Ama bu öğüt daha da kötüye gitmesinden başka hiçbir şeye yol açmamış. Ve yazar bu öyküyü kaleme almış. İşin ironik tarafı aynı durumdan muzdarip bir kadının iyileşmesine bu öykü yardımcı olmuş. Ve ona bu kıymetli (!) öğütleri veren doktor Sarı Duvar Kağıdı’nı okuduktan sonra sinir zayıflığına yönelik tedavisini değiştirmiş :D
Gelelim Sarı Duvar Kağıdı öyküsüne: John ve eşi (hikayemizin anlatıcısı) 3 aylığına bir aile konağı kiralıyorlar ve bu evi kiralamalarının tek bir nedeni var o da doktor olan John’un eşinin sinir zayıflığına karşı duyduğu endişe ve onun iyileşmesini isteyişi. Fakat bu evde anlatıcımızı rahatsız eden bir şeyler var: Kaldığı odadaki sarı, tuhaf desenli duvar kağıdı.
Zaten kısacık bir öykü olduğundan konusundan bu kadar bahsedeceğim. Fakat ben yazarın yazdığı ilk kısmı ve bu öyküyü okuyunca çokça benzerlikler kurdum. Bahsi geçen duvar kağıdının bir sembol olduğunu düşünüyorum. Daha fazla bir şey yazmak istemiyorum öyküyle ilgili çünkü zaten kısacık bir öykü ve tat kaçırmak istemiyorum.
Bir de öykü bana çokça Junji İto’nun meşhur korku mangası Uzumaki’yi hatırlattı. Orda da insanların fütursuzca ve istemsizce sarmallara kapılışı ve deliliğe sürüklenişleri anlatılıyordu. Onu da tavsiye edebilirim buradan :)
İkinci öykü olan “Ben Cadıyken” hayata ve birçok şeye karşı öfke ve nefret besleyen bir kadının bir gün kızgınlıkla dilediği dileklerinin gerçekleştiğini fark etmesi üzerine bir kurgu. Bir alıntı bırakayım buraya:
“Önce neyden başlamalıydım? Şapkalarından, o çirkin, anlamsız, iğrenç şapkalarından mı acaba? İnsanın aklına ilk onlar geliyordu. Ardından o saçma, pahalı kıyafetleri, sahte incileri ve mücevherleri, açgözlü çocuklara benzemeleri ama en çok da zengin erkeklere bağımlı hale gelen kadınlar geliyordu akla.
Sonra diğer kadınları düşündüm; gerçek kadınları, çoğunluğu, bir hizmetçi parası bile almadan hizmetçilere layık işlere sabır gösteren, ev işleri yüzünden anneliğin soylu görevlerini ihmal eden kadınları; dünya üzerindeki bu en önemli kuvveti ve onun kör, zincire vurulmuş, eğitimsiz, sıkıcı işlere mahkum edilmiş oluşunu. Yaptıkları şeylere karşılık aslında neler yapabileceklerini düşündüm ve kalbim öfkeye hiç benzemeyen bir şeyle dolup taştı.
Bütün gücümle kadınların, bütün kadınların kadınlığın ne olduğunu nihayet anlamasını diledim; gücünü ve gururunu ve hayattaki yerini anlamalarını; dünyanın anneleri olarak görevlerinin ne olduğunu görmelerini; yaşayan herkesi sevmelerini ve onlara değer vermelerini; erkeklerin ne kadar kötü olabileceklerini görmelerini; yalnızca en iyilerini seçip daha da iyilerini dünyaya getirmelerini; insan olarak görevlerinin ne olduğunu görmelerini ve yaşama, çalışmaya ve mutluluğa kendilerini tamamen adamalarını diledim.
Nefes nefese, gözlerimde ışıltıyla durdum. Bedenim titreyerek bekledim bir şeyler olmasını.
Hiçbir şey olmadı.
Görüyorsunuz ya, bana yapılan büyü kara büyüydü, benim dileğimse bembeyaz bir dilek.”
Kitaptaki 3. hikaye olan Büyük Morsalkım isimli öyküde ise iki farklı zaman diliminde geçen bir hayalet / hayaletli ev öyküsü anlatılıyor. Kitabın benim için en gerilimli iki öyküsünden biri buydu, ilk iki öyküde gerilmedim hiç.
Kitaptaki son öykü ise Sallanan Sandalye. Hal ve Maurice iki genç gazeteciler ve kendilerine kalacak bir pansiyon arıyorlar. Bir gün bir sokaktan geçerken bir pansiyonun balkonunda sallanan bir sandalyede sallanan, altın gibi parlak saçları olan bir kız görüyorlar ve içgüdüsel olarak bu pansiyona çekiliyorlar. Sonrasında olanları okuyoruz.
Genel olarak çok keyif alarak okuduğum öykülerdi. Yazardan Kadınlar Ülkesi isimli kitap da elimde mevcut. Onun için de çok heyecanlıyım şimdiden 😍
Küçük bir eleştiri; keşke İthaki çevirilere ve redaksiyona daha çok dikkat etse! Sırf bu yüzden cümleleri birkaç defa okuduğum oluyor.
Herkese iyi okumalar diliyorum.