Kâbus gibi bir filmdi. Daha teatral bir Haneke izliyormuş gibi hissettim. Kamera açıları bir filmde ne kadar etkili kullanılabilirse o kadar etkili kullanılmış. Üstelik Karel'in kameraya attığı bakışları hâlâ üzerimde hissediyorum. Bir şaheser.
Gecenin üçünde, karanlık ve sessiz bir ortamda ve özellikle yalnız izleyin. Ben böyle yaptım ve tüylerim diken diken hâlâ. Özellikle filmin sonunda gözlerim bana oyun mu oynuyor yoksa Alma'nın yüz hatları Johan'a benzemeye mi başladı, gözlerimi dinlendirmem mi lazım yoksa…devamıGecenin üçünde, karanlık ve sessiz bir ortamda ve özellikle yalnız izleyin. Ben böyle yaptım ve tüylerim diken diken hâlâ.
Özellikle filmin sonunda gözlerim bana oyun mu oynuyor yoksa Alma'nın yüz hatları Johan'a benzemeye mi başladı, gözlerimi dinlendirmem mi lazım yoksa bu çok ama çok zekice bir ışık oyunu mu diye bir öyle bir böyle düşündüm durdum. Yemek yedikleri sahneyi soluk almadan izledim.
American Beauty filmini sevenlerin bunu da seveceğini düşünüyorum. Amerikan banliyö hayatı ve ailelerine dair eleştiriler ile mizah harmanlanmış ve The kids aren't alright.
Benim için üçlemenin açık ara değilse de kıl payı farkla en iyi filmi oldu. İzlemesi çok keyifliydi, iki buçuk saat neredeyse ama gözümü kırpmadan izledim, bazıları uzun bulabilir. Konunun merkezindeki cinayetin gizemi de, oyunculuklar da, esprileri de tam dozundaydı ama…devamıBenim için üçlemenin açık ara değilse de kıl payı farkla en iyi filmi oldu. İzlemesi çok keyifliydi, iki buçuk saat neredeyse ama gözümü kırpmadan izledim, bazıları uzun bulabilir.
Konunun merkezindeki cinayetin gizemi de, oyunculuklar da, esprileri de tam dozundaydı ama gözümde asıl parlayan nokta, senaryonun din ve inanç konuları ile daha derinlikli, basit bir "katil kim?" filminden bambaşka bir boyuta taşınması oldu. Kitap okur gibi izledim.
Daha önce Backman’ın Beartown ve Ove kitaplarını okumayı denedim ama bana daha çok bir boomer tarafından parmak sallana sallana öğütler dinliyormuşum gibi hissettirmişlerdi. O yüzden Anxious People'a başlarken önyargım vardı. Herkesin seve seve okuduğu ödüllü bir yazarı sığ, tekrara düşmüş,…devamıDaha önce Backman’ın Beartown ve Ove kitaplarını okumayı denedim ama bana daha çok bir boomer tarafından parmak sallana sallana öğütler dinliyormuşum gibi hissettirmişlerdi. O yüzden Anxious People'a başlarken önyargım vardı. Herkesin seve seve okuduğu ödüllü bir yazarı sığ, tekrara düşmüş, klişe ve zorlama buluyorum, neden uyuşamadık diyordum.
Ve bom. Fredrik Backman o parmağı indirip okuyucunun omzuna pat pat vurmayı öğrenmiş sanki. 2 günde bitirdiğim, ağladığım güldüğüm bir kitap oldu. Yazar yine bir bakıma ağır konulardan (yalnızlık, suçluluk vs.) bahsediyor ama bu sefer "bakın şimdi üzülmeniz lazım" diye gözümüze sokmuyor. Duygular küçük detaylarda gizli. Bir beyaz çarşaf, bir köprü, 10 senedir çantada duran bir mektupta gizli. Karakterlerin bir araya gelip yavaş yavaş birbirlerine ısınmaları kitabın kalbiydi.
Backman tarzını biraz sadeleştirmiş ve bu da hikayeyi çok daha samimi yapmış. Olay örgüsünden çok karakterlerin gerçekliği beni etkiledi. Bir polisiye gibi görünse de buradaki rehine alma durumu bir araç olarak kullanılmış ama yine de gereksiz bir araçmış gibi sırıtmıyordu. Yine de bu kitabı özel kılan karakterleriydi. Özellikle Zara’da kendimden çok şey buldum. Edebi bir başyapıt olmayabilir ama insanı anlayan, şefkatli ve dürüst bir roman. Yılın en iyisi oldu benim için. (Dizisi çok kötü.)
Sanırım yılın en iyi okumasını yapmış bulunmaktayım. Caroline Blackwood'un Great Granny Webster’ında beni en çok etkileyen şey, aslında içeriye ait olması gereken anlatıcının bu işlevsiz aileye neredeyse gazeteci soğukkanlılığıyla dışarıdan bakabilmesiydi. Sanki bir aile üyesi değil de bir muhabir gibi…devamıSanırım yılın en iyi okumasını yapmış bulunmaktayım. Caroline Blackwood'un Great Granny Webster’ında beni en çok etkileyen şey, aslında içeriye ait olması gereken anlatıcının bu işlevsiz aileye neredeyse gazeteci soğukkanlılığıyla dışarıdan bakabilmesiydi. Sanki bir aile üyesi değil de bir muhabir gibi geçmişin kırık parçalarını topluyor, bu mesafelilik anlatıya bir objektiflik kazandırırken aynı zamanda duygusal etkiyi daha da sertleştiriyor. Anlatı tonunun bu soğukluğu, romandaki ayrıntıların neredeyse ürkütücü gerçekçiliğiyle birleşince insanların neden otobiyografik bir metin okuduklarını düşündüğünü rahatlıkla anlıyorsunuz. Kaçınılmaz bir düşünce, ben de bu yazılan insanların gerçek olmaması mümkün değil diyerek okudum.
Yazarın bir diğer büyük başarısı, karakterlerini asla tek boyuta sıkıştırmaması. Granny Webster’dan Aunt Lavinia’ya ve anlatıcının babası Ivor’a kadar herkes kendi bastırılmışlığının farklı bir biçimini taşıyor. Kırılganlıklarını kabullenmemek için kapananlar, kendini çöküşe bırakanlar, o kahverengi sandalyeye sopa yutmuş gibi oturanlar, konuşarak değil susarak hayatta kalmaya çalışanlar, perilerle konuşanlar, partileyenler... Hepsinin kusurları çok insani, bu da okura kaçınılmaz bir sempati hissettiriyor. Kimse tamamen iyi ya da kötü değil, herkes bir şekilde kendi acısının içinde sıkışmış. Bana The Haunting of Hill House, We Have Always Lived in the Castle kitaplarını da hatırlattı bu yönden.
Romanın kadınlara bakan yüzü özellikle güçlü. Blackwood bunu tematik bir “tez” olarak ortaya koymasa da, savaş sonrası dönemde kadınların sistematik olarak sessizleştirildiğini ve tüketildiğini romanın arka planında net bir şekilde hissediyorsunuz. Granny Webster’ın kendini neredeyse gönüllü bir hayaletliğe, kimseye dokunmayan ve kimsenin dokunamadığı bir yaşarken ölülüğe hapsetmesi, bu yapısal baskının en çarpıcı sembollerinden biri hâline geliyor.
Gotik atmosferin kurulma biçimi de romanın dokusunu belirleyen önemli unsurlardan. Çürümüş, soğuk, yaşanmaz kasvetli evler, özellikle Great Granny ve Grandma’nın yaşadığı mekânlar, karakterlerin iç dünyalarını birebir yansıtıyor. Yazarın mekânları bir duygu haritası gibi kullanışı, aile içi işlevsizliğin gözle görülen bir karşılığı sanki. İnsanların içi yaşadıkları yerlerden belli olur, ben buna inanıyorum.
Nesiller boyu aktarılan yabancılık hissi de çok iyi işlenmiş. Anlatıcının “gözlemci” duruşu aslında aile mirasının yeni kuşağa geçmiş bir versiyonu. Mesafeli, açıklanamayan bir acıyı aktarması boşuna değil. Babasının en yakın arkadaşı ile oturup ona ailesi hakkında sorular sorması boşuna değil.
Ve tabii ki en etkileyici hamlelerinden biri de trajediyle komediyi yan yana getirebilmesi. En acı sahnelerde bile absürd bir detay beliriyor ve insanın ister istemez gülümsemesine yol açıyor. Özellikle son sahne bana the big Lebowski filminden bir sahneyi hatırlattı. Kitabı okuyup filmi izleyenler çözdü bile hangi sahne olduğunu. O sahnede de çok gülmüştüm. Sizi çok iyi anlıyorum cenazede gülesi gelen insanlar.
Kitabı bitirdiğinde “Tam olarak ne anlattı? Neydi şimdi bu?” diye soranlar olacaktır. Bu kitabı okuyanların kendi ilişkilerini düşünmeden, kendilerinden bir şeyler bulmadan geçme şansları pek yok bana göre.
Kısa olsa da okuması zordu. Savaş travması yaşamış birinin parçalanmış zihnine adım atınca, yazarın harika aktardığı alaycılık ve hayattan kopmuş birinin kayıtsızlığı iliklerinize işliyor. Zaman örgüsünün bir düzleme yatırılmamış olması müthiş zekice bir seçim olmuş özellikle savaşı görmüş, Dresden'den kurtulmuş…devamıKısa olsa da okuması zordu. Savaş travması yaşamış birinin parçalanmış zihnine adım atınca, yazarın harika aktardığı alaycılık ve hayattan kopmuş birinin kayıtsızlığı iliklerinize işliyor. Zaman örgüsünün bir düzleme yatırılmamış olması müthiş zekice bir seçim olmuş özellikle savaşı görmüş, Dresden'den kurtulmuş yazarın bunu yapması bir tesadüf değil tabii ki. Dünyanın aptallığı ve yüzeyselliğinden başka ne düşünebilirsin ki böylesine bir terörden sonra? İnsanlık dışı olan her şeyi görüp nasıl evine dönüp düğün kataloğundan renk seçmen beklenir? Nasıl o savaş madalyasını gururla takman beklenir? Bir vagonda 50 kişi ile birlikte sıçıp, ceset kokuları ile üşüyerek, aç uyumaya çalıştıktan sonra, parçalanmış vücutlar gördükten sonra ve bir o kadarını parçalaman da senden beklenen bir görevken eve dönünce "perdelerimi beğendin mi? Savaş nasıldı bakalım?" sorusuna nasıl bir cevap verebilirsin ki?
Diğer savaş karşıtı kitapların aksine, dramatik hiçbir şey yok, süslü hiçbir şey yok. Biz kötüyüz, siz iyisiniz, insanlar kötü diye ahkâm kesmiyor. Savaşın gerçekliğine tanıklık ediyorsunuz. Bana yakın zamandaki Srebrenitsa Soykırımını hatırlattı en son onun hakkında bir kitap okurken her şey bu derece önemsiz görünmüştü, kendi içimde "ağlamak istiyorum ama nasıl?" diye sorup duruyordum. Bitirdikten sonra hayatın sıradanlığına dönmek saçma geliyor.
Gecenin köründe tek başıma izlediğim için mi, zaman geçirmek için kafamı dağıtacak uyduruk bir korku filmi izleyeceğimi sandığım için mi bilmiyorum ama çok fena tedirgin etti daha ilk dakikasından itibaren. Huzursuzluk verici.
Bir kadın olarak karakterin yaşadığı çaresizliği ve ne yapacağını bilemediği o sıkışmışlığı çok çok çok net hissettim. Yazarın en iyi başardığı şey bu her kadının yaşadığı kapana kısılmışlık hissini çok iyi aktarması. Bütün ev içi yükler, çocuğu doğurma, büyütme, tanıma,…devamıBir kadın olarak karakterin yaşadığı çaresizliği ve ne yapacağını bilemediği o sıkışmışlığı çok çok çok net hissettim. Yazarın en iyi başardığı şey bu her kadının yaşadığı kapana kısılmışlık hissini çok iyi aktarması.
Bütün ev içi yükler, çocuğu doğurma, büyütme, tanıma, var etme, psikolojik yükler kadınların tek başına üstlendikleri şey yüzyıllardır. Kültür kültür dedikleri şey bu işte. Yorgunum ama görünmüyor, yaptığım hiçbir şeyin değeri yok hâlbuki ben bir yaratıcıyım. Mucizevi şeyler yapıyorum ama çoğu yerde emzirme odası bile yok. Bu yorgunluk, terk edilmişlik, bıkkınlık, toplumdan kendinden kopuş görmezden geliniyor.
Dırdır etme, şikayet etme, sus otur, senin görevin bu değil mi, sen bunun için var olmadın mı, ben de yorgunum, ben de öyleyim ben de böyleyim. Seni anlamıyorum, dinlemiyorum, görmüyorum. Neden öfkelisin, histerik davranma. Gülümse.
Bu gerçekçi olmayan ve sadece kadını kırmak için yaratılmış kutsal anne iyi anne, iyi eş beklentilerini irdeliyor. Kadının kendi gücü gasp ediliyor. Yok sayılıyor. Elinden alınıyor. Küçümseniyor. Sonra da "bir de güçlü olduğunu iddia ediyorsun." denilerek bu şiddet, bu sistem pekiştiriliyor.
Ki burada karakter "şanslı" sayılabilecek kadınlardan. Görece iyi bir eşi, eğitimi olan, üçüncü sınıf olmayan bir ülkede yaşayan bir kadın. Bu topraklarda yaşayanların daha çocuk yaşta başına gelenleri hepimiz biliyoruz.
İşte bu konularda harika bir kitap çıkmış ortaya.
AMA.
Bir süre sonra bir okur olarak, başarılı bir kurgu okumak isteyen biri olarak tekrarlardan sıkıldım. İşin fantastik bir şiddet eğilimi boyutlarına kayması bütün olayı bozdu benim için. "Hepimiz hayvanız, kadınlar, anneler, olarak kapana kısılmış hayvanlarız." gibi bir kurguya evrilmesi hissettiğim bütün öfkeyi, gerilimi gözlerimi beynime yapıştıran bir göz devirmeye dönüştürdü.
Bu kitabın artık modern dönemde, insanlarda Noel neşesi fikrini uyandırdığı tartışılmaz, bu anlamda Noel zamanını yeniden şekillendirdiği de ama şahsen, okurken en ufak bir neşe hissetmedim. Dickens lütfen artık vaaz vermeyi bırak. Bana nasıl “daha iyi bir insan” olmam gerektiğini…devamıBu kitabın artık modern dönemde, insanlarda Noel neşesi fikrini uyandırdığı tartışılmaz, bu anlamda Noel zamanını yeniden şekillendirdiği de ama şahsen, okurken en ufak bir neşe hissetmedim. Dickens lütfen artık vaaz vermeyi bırak. Bana nasıl “daha iyi bir insan” olmam gerektiğini öğretmeye çalışan eserlerden hoşlanmıyorum ve her sahne sanki bana özellikle belli yapay bir duyguyu hissettirmek için tasarlanmış.
Bir de yoksulluğun ele alınışı var ki tam nargileci, şekerci AKP'lilerin istediği fakirlik. Herkes şükür modunda. Yaşadığımız dünyada gerçekçi değil, hatta romantikleştirilmiş. Dickens bize “neşeli yoksul” tipini veriyor, yiyecek zor bulmalarına, köle gibi çalışmalarına rağmen nasıl oluyorsa ışık saçan, güleç bir aile. Bu belki Viktorya dönemi alegorisi olarak işe yaramış olabilir ama modern bir okurun yapısal eşitsizlik anlayışıyla çelişiyor, çelişmeli, çelişsin bir zahmet insanlığın gelişen bir tür olduğuna inanmak istiyorum.
Kitap, sanki bu sadece Scrooge’un kendi problemiymiş gibi kişisel hayatında yaşadıklarını suçluyor, o kalbi ve o zihniyeti üreten sosyoekonomik sistemi değil. Bu, insanlara kendilerini iyi hissetmeleri için sunulmuş bir fanteziden öteye gitmemiş, kesinlikle radikal hiçbir tarafı yok bana göre. Toplumsal sorunlar irdelenmemiş, ayrıcalıklı olanların (zengin piçler, patronlar size diyorum) kalbini yumuşatmaya, orta kesimi de "zenginler iki üç yardım yapsın hayrına işte." gibi sığ ve yüzeysel bir düşünceyle yatıştırmaya çalışılmış, duygusal olarak manipüle eden bir şova dönüştürülmüş.
Bununla birlikte, kültürel etkisine baktığımızda, Dickens'ın bu kitapla, herkesin aynı duygularla birleştiği "lay lay lay bütün dünya inansa kardeş olsa." gibi bir etki yarattığı da tartışılmaz. Ben de işte özellikleri bu duygunun ne kadar sahte olduğunun farkında eleştirel okuma yapan bir okuyucu olarak, ve bunun farkında olmamanın ne kadar tehlikeli olduğunun, her anından nefret ettim. Bir kere daha okullarda bu kitabın tiyatrosunu görürsem kusacağım artık. Saygılarla Dickens, sana okuma yazma öğretenin .... diyeceğim bir eser çıkmış ortaya.